1. YAZARLAR

  2. Mahmut Şimşek

  3. Türkiye Zor Bir Demokrasi Virajında, Ya İslâm...
Mahmut Şimşek

Mahmut Şimşek

Siyasi Analist - Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye Zor Bir Demokrasi Virajında, Ya İslâm...

A+A-

Editör Notu: Bu makale 22 yıl önce yazarımız Siyasi Analist Mahmut Şimşek tarafından kaleme alınmış olup, aynı zamanda o günlerde Yeni Yüzyıl Gazetesinde yayınlanmıştır. Türkiye'den Suudi Arabistan'a sıçrayan "Ilımlı İslam" ın yayılma eğrisi konulu yazının özeti...

Türkiye Zor Bir Demokrasi Virajında, Ya İslâm...

Suçlamak gibi olmasın ama dini, hukuki ve siyasi alanlardaki ay­dınlarımız yeni dünya düzenine uy­gun kafalar haline mi geldi? Tamam, gelişmelere ayak uydurmak tesli­miyetçilik olmayabilir. Güçlüden ya­na olmakta her zaman kaypaklık olmayabilir. 

Vahşi kapital cici çocuğu liberalizmi delikanlılaştırırken, artık aradığı devlet değil, inançlı birey de değil, elinde kapitali olan “özgür!” bireydir. Alternatifsiz liberalizm de zaten düşünceleri değil, egoları pompalıyor. Nihilizm, modernizm, din ve milliyetçilik, yeni dünya düzeninin sahiplerine kah gül, kah diken olmaya devam ediyor. Bizde ise paylaşımı bil­meyen, yeniyi yakalayaman geri kalmış klasik devlet yönetimleri ağırlıkta ve hırçınlıklarında inadına ısrarlı.

Avrupa ülkeleri teknoloji savaşında şaha kalkan ABD karşısında yaklaşık elli yıldır fluluktan kurtulmaya çalışarak, giderek netleşen renk ve tavırla AB'ye de bu­luşmayı programlaştırmış. Ayakta kalmak için de en az ABD kadar çözümledikleri sosyoekonomik, politik-kültürel ve yeni insan haklarını yarınlarda da sürdürülebilir, yaşanılası bir seviyede tutmak için, en önemli teknolojile­rinin yan musluklarının (pazarlarının), belki de can mus­luklarının hâlâ bizim gibi ülkeler olduğunu unutmadıklarındandır. Çünkü dün sadece hammadde deposu olan topraklar ve insanları, günümüzde yeni teknolojilerinin yeni pazarı olarak iştah kabartıyor. Politik davranışlarıyla bundan umarsız oldukları, yada oportünist, sosyal şoven olmadıkları söylenilebilir mi? Hayır. Yanı başlarında Yugoslavya ve Sovyetlerin yıkılışından son­ra, bu bölgelerden gelen ulusal özgürlük sesle­rini duymadılar bile. Peki, “Beştaş” oynanan Kürdlerin yüzelli kusur yıldan beri bilinen Raman, Musul, Kerkük vb. pet­rol yatakları olmasaydı, hatırlanılırlar mıy­dı?
         Yenidünya düzeninde ezilen uluslara arka çıkmak çok gerilerde kaldı. Yenidünya dü­zeni, ezilen ulusları değil, ezilen insanları, sivil kitleleri korumak ve liberalizmin özgür bi­reyini yaratmak peşinde.
         Siyasileri­miz şunu iki defa düşünmeli; Kuzey Irak, Türk ordusu tarafından işgal edildiğinde; Batı, Türkiye'yi hangi diploma­tik dille, nasıl bir kaygıyla eleştirdi? Şüphesiz Batı’nın kuşkusu ve kaygısı Kürd ulusu için değildi. Öyle tahmin ediyoruz ki ve şüphesiz hepinizin de tahmin ettiğini ve bildiğini sandığımız, Osmanlıdan bu yana Avrupalının ve Lozan’ı imzalamayan ABD'nin gözü Kürdün jeoenerjisindedir, sosyolojisinde değil.
Dünya petrol rezervinin yüzde 21.85'şi Kürd toprak­larda. Tali ama güncel olan; kuzeyden ve doğudan ge­lecek petro-gaz güzergâhının yine Türkiyenin Doğusu, Güneydoğusu olan bu top­raklar olabileceğidir. Yoksa ne ABD ve ne de ABD (Avrupa Birleşik Devletleri) Kürdün karakaşına hayran, ne Türkle Kürdün birlikte, kardeşçe, eşit ve insanca yaşama­larına sevdalılar, ne de birbirlerini bitirmelerinden zerre kadar tedirginlik duyarlar.
Kabaca karikatürize etmeye çalıştığımız bu dış çıkarcı tablonun yanında Türkiye'nin ekonomik, siyasal, kültürel ve insansal yapısı ne durumda? İktidarda bulunanların, güya kendilerinin yazıp çizdikleri politik programlarını, bir öğrenci vurdumduymazlığıyla nasıl bir kö­şeye fırlatabildikleri, iktidarlarını günlük, hatta an­lık davranışlarla Amerikan pragmatizmini kıskandıracak içi boş Türk pragmatikliğinin, kurnazlığının kara mizahı olma da neden bu kadar ısrarcı olabiliyorlar?
Herkesin bildiği gibi; devlet adamı dış politikada kararlılık arz eder. Ulusal duy­gusallığa değil, ancak zorunlu hallerde ulusal duyarlılığa ve ona da diplomatik bir dille başvu­rur. İç politikada ise ülkesinde ki ulusal ve sosyal eşitsizliklere at gözlükleriyle bakmaz. Ama devlet dâhil, tüm ülke yö­netenleri veya yönetmeye talip olanlar; bugün birçok konuda teşhisinde gecikilmiş hasta sahibi paniğini yaşıyorlar. Bakın, "Teröre" Donkişotun yel değirmenlerine saldırdığı gibi saldırmakla "terör" bitmedi. Aksine uluslararası platformlara taşındı. Sistemin ektiği çağdışı to­humlar olduğu sürece de "terör" denilen şey kah kırda, kah kentte metastaz bir nüve gibi azalıp çoğalacaktır.
1950'li yıl­lardan bu yana beyni beynimize bir türlü uymadığı anlaşılan kapitalist liberal demokrasiyi eğitim seviyemize, müslüman oluşumuza, Kürd Haklarını sümen altı etmemize ve teknolojimize bakma­dan, biz istiyoruz. Batılı bize; "şu şu eksikle­rinizi giderin" deyince de yönetenlerimizin Osmanlı damarı­ tutuyor, efeleniyoruz. "Siz bizim iç işleri­mize karışamazsınız." diyoruz.
Peki, bütün bun­lar neden oluyor ve Türkiye'nin ön­celikli sorunu nedir? Kıvırmadan söylemek gerekirse; Türki­ye'nin sorunlarına güçlü yanlarını seferber etmeyi becerecek demokratik bir siyasi ön­derliğin bugüne kadar olmadığını birinci elde ara­mak gerekir. Gelmiş geçmiş siyasi önderlikleri büyüteç al­tına koyduğumuzda, teşbihte hata olmazsa ya köyün tek sahibi zalim ağa ve sonrasında da modern çiftliklerin sahibine özenen kov­boy(sığırtmaç) lar gibi kasaba politikacıları karşımıza çıkıverir. Ekonomik, politik ve toplumsal gelişmele­rin arkasından sürüklenmelerle, devrilmelerle altı defa gi­denin, yedinci defa yine gelip yönetim pirami­dinin uç noktasına oturanlarla yönetildiğimizi görüyor, yaşıyoruz ama kılımız kıpırdamıyor.                                                               
                                                ***
Dünyayı küreselleştiren, tekno­lojiyi elinde bulunduran devletlerin alabo­ra ettiği jeopolitik haritada Türkiye'de baş­layan Özal devrinin liberalize ettiği sosyal ve ekonomik düzenlemelerinden biri de, Başkanlık sistemini üstten oturtamayacağını anlayınca, Yerel Yönetimlere yönele­rek 3030 sayılı yasayla Büyükşehir Belediyelerini oluşturmasıydı. Şehirlisini ve kırsalın köylüsünü büyük olana biraz daha liberalce itaat ettirme­ye, alıştırmaya çalıştı.

Bu değişimde biraz da empatileşerek merhum Özal’a bakacak olursak; o, ülkeyi yeni dünyanın liberal ekonomisine yeniden uyarlarken, laik sistemin gayri meşru iki çocuğu olan; siyasallaşan İslâm ile siyasallaşan Kürd’e sistemin içinde yer arıyor, sistemin geleceği için artık bu ikiliyi mubah görüyor ve sosyal liberalizm kulvarında bu yönde bir çaba sarf edilmesine inanıyordu.

Ancak, yetmiş küsür yıldan beri sivil sunumlu, Askeri özlü, ısmarlama ve tek yanlı bir tarihle öğretilen iç düşmanların, yine siyasallaşan islam ve siyasallaşan Kürd olduğunu şüphesiz o da biliyordu. Parlamentodaki gücüne rağmen, sistemin kaygan siyasi zemininden ve zamanın doğruluğundan pek emin değildi. Bu iki üvey evladı sisteme kazandırmak isterken Kürdü öteliyor, ama geldiği mecra olması nedeniyle, müslümanın orijin olanıyla, siyasal olanından hangisine cesaretle el atması gerektiğini de kestiriyor, ama nasıl seslendireceğini henüz bilmiyordu.

Bu islami ikiliden birincisinin; cemaat­lerde, ticari kurumlarda ve vakıflarda, tutunmaya çalışan, özünde “darül harb” düşüncesini savunanlar olduğunu, ikincisinin ise; partilerde, ticari ve finans kurumlarda, vakıflarda, derneklerde konuşlanan, gerektiğinde takkiyeci, gerektiğinde sistemle nasıl uyum sağlayacaklarını ve dünyalıklarına nasıl dünyalık katacaklarını bilenleri görüyordu. Yani, şekilsel inançlıların laik sistemi, laik sistemin de onları kabullenebileceğine Amerikan liberal kültürüyle tahmin etmiyor değildi. Ülkenin bölgede ki periferisine bakıldığında, şimdilik liberal bir dış siyaset için modern islamın iç siyasetten daha fazla prim yapacağını o da seziyordu.

Esasen şekilciliğin ve batı özentisinin boy verdiği çok partili dönemden sonra, yaşam hakkı pek verilmese de din kokulu müdavim bir partinin yanı sıra, hemen hemen her siyasi parti ve lider; milliyetçilik gibi, Atatürkçülük gibi, "Kutsal Yeşil"in bir ucundan tutup kolayca politika­larının içine çekiyor ve bu kesimin soy ve makam mirasçılarına laik parlamentoda kendilerini güçlendirmenin ve seçim kazanmanın jokeyi olarak listelerinde yer veriyorlardı. Son yıllarda ki seçimlerde ise, İnanç özgürlüğünü liberalizmin dünyalığıyla birlikte isteyenlerle İslâm’i bir düzeni orjin hukukuna göre isteyenlerin bile “çıkar” kokan çelişkili seslerinin, niye bir birine karıştığını ne müridi ne de sıradan mü’mini bir türlü kavrayamıyordu. “Kapalı Kapılar” ardında, kimin eli kimin cebinde olduğu belli değildi. İnanç ilişkileri de liberalize edilmeliydi. “Serbest Pazar, serbest dolar dolaşımından sonra, sıra siyasi inanç özgürlüğüne neden gelmesin.” diyenlerin başında yine Sayın Özal vardı. 

Doğrusu, girilen bu hassas yolda; inanç özgürlüğünü kendi boyutunda köktendinci, karşı devrimci olarak gören laik Asker kökenli bir Cumhuriyetten istenecek şeyler olamayacağını herkes kadar apaçık bilen de yine Sayın Özal’dı. Bu konuyu gündeme taşımak istemesinin bile demokratik cesaret meselesi olmasının ötesinde, lahuti bir inancın anti demokratik, serüvencisi olma anlamını ve riskini de beraber taşıyacağını da biliyordu. Demek ki, o, bu gelişimi ve değişimi tartarak ve belli bir çerçevede riskleri de göze alarak, liberal bir çıkış yolu ararken bir bildiği vardı. Antenleri içerden ziyade sanki dışarı da daha uzundu ki, inanç özgürlüğü için, Amerikanvari bir yöntemle Asker Cumhuriyetin laikleriyle liberal özgürlükler temelinde uzlaşmaya çalışıyordu.

Bu, yukarıdan laik sistemin, aşağıdan da bin 400 küsur yıllık Müslüman inancının anayasalarını reforme etmek, evcilleştirmek anlamına mı geliyordu? Bu, aynı zamanda bölgede dostlarımızın çıkarlarını savunan jandarmalığımızın yanı sıra, liberalizmin yasalarını Müslüman yasalarına absorbe eden katalizörlük görevini de yüklenmek anlamına mı geliyordu?

Kabrinde ki merhum Özal’a gıybet olmasın, belki misyonu buydu, belki o da bu değişime böyle bakıyordu. Seslendirilmesi, sunulması ve aranılması zorunlu taleplerden ilki liberalleşmesi için modernize edilmesi gereken ve sistemin ekonomik demokrasi yapısına rahatsızlık yerine, sistemi rahatlatacak yeni İslami payandayı olabildiğince sakin ve yerinde bir transformasyonla ABD’nin politik limanına çekmek ve radarlarına kitlemek gerekiyordu. Buna, hem kendisi hem de yandaşları oldukça hevesliydi. Peki, bu transformasyon (değişim) için dine karıştıracakları Demokrasi suyunu veya demokrasiye karıştıracakları din suyunu nereden bulacaklardı? Bu suların formülü neydi ve nasıl elde edilecekti? Üstelik başarılı olunmasa, teolojik günah bir yana, on yılda bir gelmeye şartlanmış “müesses nizam”ın (laik sistem Askerlerinin) yaratacağı ve yaşatacağı ortamlar, buna kalkışanların boynuna kalması da vardı. Ki, Osmanlının siyasi erk mücadelesi geleneğinde ve de Asker mazbatalı Cumhuriyet tarihinde, yüzlerce kanlı sayfa ve binlerce kurban ismi hâlâ akıllardaydı. Üstelik sosyoekonomisi dibe vurmuş Müslüman bir ülkenin liberal demokrasi laboratuarında böyle bir formül maya tutar mıydı?

         Orjin İslam’a gelince; doğru adıyla söylense ve henüz birçok ülkede ancak ilegal muhalefette olan orijin İslâm’ın sisteme bakışı kendi mecrasında ateş­le barut bir çizgide durduğuydu. Yukarıda değindiğimiz gibi; bu çizginin elbette kendi kanun koyucusu (Allah)a ve Kur’an (Şe’riat) a göre bu sistemle uzlaşmaz çelişkileri vardı. Pek seslendiremeseler de bu kesim için yaşam; peryodik olarak (her zaman) Darül Harb’ı ifade etiğinden, gerek yaşadıkları ülkelerin iktidarları gerek Batı demokrasileri için böyle teolojik bir yönetimi isteyenler uzlaşmaz, vurmaya yatkın, terör tanımına yakın, köktendinci (fundamentalist) olarak görülmekte. Son yıllarda bu hareketlerin en küçük pratik devinimi bile, kilometrelerce ötede kanlı bir uyku kaçıran olarak izlenmeye alındığı da bilinmekteydi. Konu rejim ve çıkar olunca, Batının ve laiklerin bu bakışı, yaklaşımı ve korkusu; kendi dünyalarında haklı ve doğru bir yaklaşım olarak da taraftar bulabilmekteydi.

         Peki, teolojik inanç dâhil her şeyi önce laiklik terazisinde görmeye ve göstermeye şartlanmış bir ulus devlette, buna yeltenen akl-ı evvellerin cüreti nereden gelebilirdi? Korkutan sorunun yanıtı çok basitti. Herşeyimizle benzemeye ve yol arkadaşı olmaya çalıştığımız liberal Dünyanın yeni sahibi söylemese de dünyayı yeniden yapılandırmaya soyunduğu her hareketinden belli değil miydi? Zamanın ve mekanın sahipleri aynı formülü işaret ediyorlardı. Müslümanın yazılı fıkıh (hukuk) yasalarını yavaş yavaş sulandıracak (esnetecek) ve Ortadoğu yol haritasında bunu uygulayacak laik ve müslüman bir ülke yönetimi lazımdı. Aranılan özelliklerde bu ülkeden daha batı özlemcisi, daha laik, üstelik vecibesiz müslüman bir ülke nerede bulunabilirdi? Peki, ama İslâmda da abdest; su ve teyemmümle (toprakla) alınabiliyordu.  Başkaca, üçüncü bir abdest alma yolu da yoktu. Bireysel inanç özgürlüğüyle bir kısım sekülarizme uyan bireysel hak ve özgürlüklerin dışında, İslâmın Şe’ri Hukuku ile kapitalist demokrasinin birlikte yürüyebileceği ehven-i şere kaçılmasa, hatta takkiye yapılmasa pek öyle ortak noktaları da yoktur ve olduğu da söylenemezdi. Bu işin uzmanı değiliz ama çıkış noktamız yine Kur’an Hukuku ile Demokrasi kültüründen anladıklarımızdır. Belki bir nebze İslamın hukuki yönetimi, müslimden çok gayri müslime daha hoş görülü(saygılı) ve demokrat bir yapıdadır, o kadar...

Şimdi, kuldan korkusuz cahiliyemizi biraz azaltmak için, saf saf sorsak; İslam’ın müminlerinden devlet olma talebi var mı? Allah(c.c) onlardan günümüzde de böyle bir sorumluluk bekliyor mu? Bu sorularımıza islamda İcazet sahipleri ne yanıt verirdi, bilmiyoruz. Beynimizin birikim sularında İslam yönetiminin Medine’ye hicrettinden sonra “Medine Vesikası” ile nasıl bir organizasyon oluşturduğu açıksa ve Müelefe-i Kulüplerinin amacı bugün de orta yerde duruyorsa ve eğer islam, başta kendi insanının yaşamıyla, hatta tüm canlıların yaşamıyla an be an ilgilenen, onların bireysel ve toplumsal tüm haklarını, ekonomik, politik özgürlüklerini kendi hukukuna indirgeyen, inceleyen ve karara bağlayan, dünü, bugünü ve yarını (ahireti) aidiyetinde olanlarının (müminlerinin) önüne koyan, belirleyen, dayatan, bunları periyodik olarak izleyen ve izleten bir rejim, bir yönetim biçimi ise; İtaatkar bir toplumu, kendi dünya devlet düzenini yönetecek bir Anayasası, hukuk sistemi, ekonomi biçimi ve adaleti belirlenmiş lahuti (ilahi) ve nihai bir inançsa; yaşamış değişmez önderi ve onun yolunda yaşayan önderleri varsa, sınırları, erkleri, emredileni uygulamak ve yasaklananları önlemek bir sosyal örgütlenme ve yönetim biçimini hedeflemekse, tüm bunlar inananlarına neyi işaret eder? Ve bugün ol nedenlerle değil midir ki, İslamın teknik kurallarına liberalizmin yaşam ve Pazar kurallarının katıldığını gören ve “sulandırılmış İslam’a hayır” diyen ülkelerin orijin İslam özlemcisi halkları; ya silahlı “Allahın Askerleri” oluyorlar ya da yine bu hareketlerden birini desteklemekten başka bir seçenek göremiyorlar. Yeni dünyanın sahibi ve bağlaşıkları bu hareketleri Ortadoğu’da, Afrika’da, güney ve uzak Asya’da kanlı, kaotik zeminlere sebeb olarak gösterirken; bu ülkelerin sürüklendiği iç savaşların, kaosların mimarlığına ve de finansörlüğüne batılı ülkeleri iten nedenlerin başında cici demokrasiyi gösteriyorlar. Oysa Allahın temsilcilerinin dediği başka, kapitalin liberal temsilcilerinin dediği başkadır.

       Hepimiz biliyoruz ki, ABD, bu ülkelerde ekonomik çıkarlarını, pazarlarını tehdit altında gördüğünde aldığı riskleri genelde böyle kamufle eder. Bu ülkelerin halkını değil, yöneticilerini gözüne kestirerek, onlara “demokrasi” adı altında en ilkel Jakobenciliği, çoğu kez faşizan militer ara dönemleri öğretmeye talip olur. Onları böyle elde etmeyi çıkarlarına daha uygun, daha kolaycı ve daha ucuz bulur. “Liberal Özgürlük”ler için yerli maşa varken elini yakmaz. Hedefledikleri ülkelerde çıkarlarını, planladıkları taktik ve stratejilerini, yukarıda değindiğimiz tedbirlerle uygulamaya alır. Ama son yıllarda, islami radikal çıkışları denetim altına almanın kolay olmayacağını anlayan dünyanın yeni tekil gücü; bu kez yönetimlerle işbirliği ve “demokrasi ithali” fikrine ilaveten;“artık Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya değil, gerekirse yetiştirmeye gitmeliyiz,” planını öne aldığı görülüyor.

       Bugünün terörize edileni de dahil, özünde orjin İslamın; “her Müslüman cihat için doğmuş bir mücahittir.” tezine karşılık, Batılı ve batı yanlısı ülke yönetimlerinin de bu unsurları; “pimi çekilmiş bomba”ya benzettikçe; bu ülkelerde uzun bir süre daha pazarın ve çıkarın karşı karşıya getireceği inançlara ve insanlara her türlü provokasyon malzemeleri, imansız peynir gibi ucuza bulunabileceğidir.

       Evet, dün her türlü ilkel yola başvurarak bu ülkelerden ham madde alanlar, bugün de hem ham maddeyi ucuza almak hem de mamul made satmak isteyen aynı küresel güçlerdir. Bunlara karşı duran halkların elinde ise İslam tutkalından başka bir güç veya bağlaşık da görülmüyor. Bunu kestiren dünyanın liberal gücü, onların bu ilahi gücünü ve güvenini sarsmak, “İslamı Anayasasıyla birlikte evcilleştirmek” için modern taktikler geliştirmekte.  

       Sistemin liberal demokrasisine islami katmak için sistemle barışmaya çalışanlar, ABD’nin yeni müslüman politikasını yaşatma yarışına girenler, Ortadoğu distribütörlüğü için bu anlamda tetikteler. Bu tiyniyette olanlara yukarı da;‘su ve teyemmümün dışında üçüncü bir abdest alma yolunu aradıklarıydı’ demiştik. Bu üçüncü yolcular; şarapla abdest almaya fetva arama kadar günah dolu bir yolda olsalar da ülkenin siyasetinde, ekonomisinde ve kültürel alanlarında çoğalıyorlar. İslami literatürde yeri olsa da bu kesimin pekte sevmediği bir tabirle “takkiye“ yapa yapa mesafe alıyorlar. Peki, ama  bu oportünist-takkiyeci- günahkar çıkış yolu nasıl ve kimlerle rehablite edilecek?

        ABD’nin ve Batının, “laik bir sistemde islam dininin demokrasi ile dezenformasyonunun, modernize edilmesinin, en iyi tarlasının yaşadığımız topraklar olduğunu bizden iyi bildiğini” yukarıda vurgulamıştık. Bu unsurlara Askerin laikçe gülümsemesi bile sistemde siyasetten öne çıkmalarına yetecek. ABD, bu yol için ya icazetli laik (sahip)lere güvence sunacak ya da onlara rağmen modern islamı liberalize ederek 2004 yılında iktidara taşıyacak. Ya sonrası? Sonrası da bal gibi bilinir ama yine de söyleyelim; vahşi kapitalizmin ilkesi ve dostu yoktur. O, yolunun üstündeki her şeyi öteler. Girdiği her yerde yalnız kendine ve çıkarına yer arar. Kendisini temsil edecek olanı da ya yeni baştan yaratır ya da kendine benzetir. Bu benzetme anti İslamı içerse bile; “varsın içersin. Yeni Dünya düzeniyle, hele hele bir müesses nizamla yıldızların sivri köşeleri yuvarlaklaştırılsın, sisteme kaynak yapılsın, tutmadıysa takkiye ne güne duruyor,” diyenler, özünde yalnız politikalarını değil, inançlarını da liberal pazarda satışa çıkardıklarını anlayamayan bu şark kurnazlarımıza desek ki; “asıl İslamı sahibinin eliyle sulandırıp, yeni bir siyasi ürün olarak satışa sunanlar Emperyal demokratlardır. Asıl ‘oyun içinde oyun’, satış içinde satış onların stratejisidir.” desek, veya;” neden ‘ılımlı modern İslam’ tezi öncelikli kılınmak isteniyor?” diye sorsak, acaba kimilerinin aklına neler ve işlerine ne kadar çomak sokmuş oluruz?

        Türkiyenin jeostratejik yapısı, jeopolitik (siyasi) felsefesi ve gidişatı liberal gemide yer arayan modern İslami cenahtan yana. Körfez savaşından sonra, 21. Yüzyıla beş kala öyle görülüyor ki, modern İslam artık liberalizmin yeni lojistik desteği olma yolundadır. Bu lojistik destek için Demokrasi Suyunu getirecek Emperyal Gemi uluslararası sularda olsa da siyaset limanlarımızın öyle çok uzağında olmadığı bilinmelidir.

         Ben iyi bir müslüman değilim, ama şunu çok iyi biliyorum; bu ülkede namuslu olmak ve namuslu kalmayı sürdürmek kadar, namuslu ve gerçek bir Müslüman olmak da zor zanaat. Sözüm elbette; “bunda ne günah var.” diyenlere, yani abdest için İslam da üçüncü yolu arayanlaradır.

         Bakın, abdestsiz konuşabileceğimiz ve liberal demokrasi duvarına en kolay yazabileceğimiz Kürd Haklarına 50 yıldır demokratik bir çare bulamıyoruz.

         Anlaşılan o ki, Türkiye kavranması zor bir demokrasi virajında. Hani ekonomistlerin iyi bildiği ve iyi dedikleri bir U dönüşü formülü var. Ancak demokrasileri bizim gibi olan ülke­lerde de sosyal U dönüşü halkların aleyhine olsa da, bu U dönüşünü siyasi anlamda özleyen şahinlerin varlığı da bir gerçektir.
         Ama do­ğa hâlâ inanılmaz ve unutulmaz derslerle dolu; ‘sabahları güneşin doğmandan yakla­şık üç dakika önce, akşamları ise mağrub za­manı gün batışından iki dakika sonra, do­ğanın bize sunduğu muhteşem benzerlikte gri bir renk tablosunu oluşturduğu bir an var. O an güneşin doğduğuna mı, battığı­na mı karar veremezsiniz.’ Sanki demokra­simiz de doğa grisini sosyal grilikle değiştir­miş. Tablo bu.
         Müslümanca son bir şey daha söylersek, bazı mümin kardeşlerimiz kızar mı acaba? Bu ülkede insanlar, Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemde ki “Müslümanlar, Kâfirler ve Münafıklar” diye bilinen tasnife ne de çok benzer duruyorlar. Hadi, Kâfirler evinde kalsın. Peki, şu ümmi halimle yaşadığım yerden baktığımda etrafta fikriyle, zikriyle öyle pek Müslüman göremediğimi söylemek zorundayım. Ama bir şey var ki gözden kaçmıyor. Katılımcı demokrasinin bile ne olduğunu anlamak istemeyen ulusal laiklerin yanı başında, müslümanın temel felsefesini liberal siyaset batağıyla sularken bulacağı dünyalıkla rahatlayacağını sanan Münafıkların sistemin köşe başlarını tutmaya hazırlandıkları görülüyor.
        Çok mu ileri gittim, bari sen hakkını helal eyle Allahım...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT