1. YAZARLAR

  2. Belgin Mete IŞIK

  3. Tabular ve Çocuklar
Belgin Mete IŞIK

Belgin Mete IŞIK

Gazeteci
Yazarın Tüm Yazıları >

Tabular ve Çocuklar

A+A-

Son günlerde sosyal medyada çalkalanan Anıtkabir'de çocuk parkı ve parka yapılan saldırı ile ilgili paylaşımları hayretle ve de dehşetle izlerken, birden çocukluk, daha doğrusu okul çağlarıma döndüm. Üniversite hariç, bütün okul hayatım boyunca en büyük stresim, öyle sınavlar filan değil, her hafta Cuma günleri yapılan bayrak törenleri ve anmalardaki saygı duruşlarıydı. İlkokul, ortaokul ve özellikle de lise çağlarında okul bahçesine inip, sıraya girer girmez başlardı o tuhaf gerginlik.  Aslında sadece beni değil, o ortamda bulunan bütün öğrencileri tetikleyen bir şey vardı ve bu şey herkesi geriyordu sanırım. Öğretmenlerin aksi, asabi ve cırtlak bağırmaları, “susun, sıraya girin, kendi aranızda konuşmayın”.. “bak hala konuşuyor”... nidaları eşliğinde azarlana azarlana, zoraki ve gergin bir sessizliğe bürünürdü sonunda herkes. Derken o bir anlık sessizliğin içinde bir “çıt” sesi illaki duyulur ve bütün sıralardaki öğrenciler, başları önlerinde dudaklarını büzüp, yanaklarını şişire şişire kikirdemeye başlarlardı. Ben de tutamazdım kendimi, patlayıncaya, çatlayıncaya gülmek gelirdi içimden, gözlerimden yaşlar süzülür, suratım alev alev yanar, kendimi tutmaktan hıçkırık tutardı. Sonra bir öğretmen sessizce bu kikirdeyen sıraların arasından süzülüp, birinin ya kulağına yapışır, ya da omuzuna sertçe vurur “terbiyesizler, kesin sesinizi” diye azarlardı. Ama biz yine de sessizce ve nedensiz gülerdik. Sanırım bir tür başkaldırıydı bu, otoriteye, dayatmaya, zorlamaya bir başkaldırı. Saygı, sonuçta bizim içimizde hissettiğimiz birşeydi ve neye, kime saygı duyacağımıza ve onu gösterme yerine ve zamanına biz karar verebilmeliydik. Birileri -ki burada öğretmenlerdi- bunu dayattığı zaman durum aslında gerçekten çok samimiyetsiz ve bu samimiyetsizlik de çok komik oluyordu.

Lise yıllarını geride bırakıp, üniversiteye başladığımız yıl, 12. Eylül darbesi yapılmıştı. 12 Eylül'ün başyapıtlarından (!) YÖK de böylece hayatımıza çöreklenmişti. Dönemin ahval ve şeraiti içinde bu 70'lerin koministleri arasında zehirlenmiş olma riski yüksek yeni üniversite nesline zorunlu olarak “Atatürk Devrimleri ve İnkılap Tarihi” dersleri okutmaya başladılar. O zaman ben ve çevremdeki çoğu öğrenci arkadaşım bunu eleştirmiş, saçma bulmuş olsak da, ekonomi öğrencilerine Marx'ı okutmayacak kadar korkak ve/fakat profesörlerin saçlarını sakallarını kestirme erkini bile elinde bulunduran YÖK'e laf anlatma bizim haddimizi çok aşmıştı.

Okullar bitti, herkes evlenip barklanıp çoluk çocuğa karıştı, işe güce daldı ve korkarım o masum çocukluk, gençlik yıllarını da tamamen geride bıraktılar ve uzun yıllar direndikleri dayatmacı tabuların ve saplantıların ellerine salıverdiler kendilerini. Kimbilir belki de tabulara karşı çıkarken onun en derin dehlizlerinin içine giriverdiler. Okul çağlarındaki Kemalist dayatmalar ve bu tabuya verilen tepkiler sırasında zamanla onu putlaştırıp, gerçek hayattan koptular.

Bir liderin, bir ideolojinin bu denli bağnazca tabulaştırılması çok hastalıklı. Bu derin körlük, gelecek nesillerin üstüne de kabus gibi çöken ve gençlik dinamizminin üretkenliğini baltalayan bir nevroz.

Bırakın çocuklar Anıtkabir'de, cami bahçelerinde, kilise bahçelerinde, oynasınlar. Mabetlerinize çocuk parkı kurmaktan çekinmeyin, oraları çocuklardan mahrum edip, çocuklarınıza karanlık ve kasvetli bir dayatmacılıkla yapay ve samimiyetten uzak saygı şırınga etmeyin. Bırakın çocuklar herşeye, herkese erişebilir olsunlar, kendi iradeleri ile seçimler yapsınlar ve bir lider olmak veya tarihde önemli bir yer edinmek için ille de "tanrı" olmak zorunda oldukları hissinden uzak, ideallerine "tanrı" olmadan da erişebilme motivasyonuyla büyüsünler. Kendilerinin de bu dünyada bir değer olduğunu ve bu değerin o taptığınız liderlerinkinden hiç de az olmadığını bilerek yaşamlarını yönlendirsinler. Sizleri gerçekliklerden uzaklaştıran tabuları bırakın, çocuklara bir şans verin.
 

Önceki ve Sonraki Yazılar