1. YAZARLAR

  2. Mahmut Şimşek

  3. Seni Arıyorum Adamım
Mahmut Şimşek

Mahmut Şimşek

Siyasi Analist - Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Seni Arıyorum Adamım

A+A-

Editör Notu: Yazarımız Mahmut Şimşek'in  06.03.2002'de yazmış olduğu yazıyı aynen yayınlıyoruz..

Mahmut ŞİMŞEK
 
        Alatürka liberalizmin koşullarında yaşayan bizler; yeteneklerimizle, davranışlarımızla, inanç ve özgürlüklerimizle, ne kadar insani ve rahmani bir erdemlilik içinde yaşıyor ve olup bitenlerin ne kadarının farkındayız acaba?

        Hani, birey olarak genelde çevremizde olup bitenleri ve karşımızdakini sorgularız, ama, sıra bize geldiğinde de,insan gibi ”özeleştiri” yapıp, kendimizle hesaplaşma yerine, ya yüzeysel bir şeyler düşünür, ya da mırıldanır geçeriz. Böylece anlık ve geçici otokontrol ile birey kendi kalitemetresini bulmaya gücü yetmez. Çünkü sistem bireyin dışında bireyin beynini kelepçeli ve “düzene uygun kafalar” haline getirerek, kendi koşullarının ardı sıra bir otomasyona, modern bir “mankurt”a bağlamaya çalışır. Duraksamadan işine bakar. Biz yürürsek, sistem koşar. Biz koşarsak, o uçuyor.  Biz yoruluruz,  o yorulmaz. Onu bizler yaratmışız, ama ona yetişemiyoruz. Meslek sahibi bir bireyi yitirmemiz halinde onun yerini doldurmaya biz insanlara 25-30 yıl gerekirken, sisteme ise, eskiyen yanını, yeni modülüyle yenilemeye bazen birkaç saat, bazen de bir kaç gün yeter ve bunu da üstelik bize kendisi için yazdırdığı Pazar-kâr yasalarıyla yaptırır. Kısaca, ne yaparsan yap, hiçbir konuda ve koşulda sisteme yetişemezsin.

        Herkese gerekli olan adaletin ve ahlakın bozulması, genleşmesi, insana en yakın liberal sistemin bile umurunda değil. Bireyin özgür davranışlar içinde, kendi ahlaki tavırlarını yaşamasına görünürde o da istemli, hatta bireyin yaşadığı her türlü gelişmeyi, teknolojik iletişimi, tüm gücüyle ve de peryodik olarak tetikler. Bu tetikleme birey öncelikli görünse de, pazar payını çoğaltmacı ve dayatmacı karakteri hep öncelliklidir. Sistemin bireyi avlamaya çalıştığı an; bireyselden toplumsala yönelen bireyin toplumsallaşma anıdır. Bireyin, her devinimi, varsıllığıyla doğru orantılı olduğu halde, bu bireyden gizlenir. Birey kendisini özgürlükler içinde ve genelde güvende his eder. Birey, inançlının inançsız, vefalının vefasız, kişiliklinin kişiliksiz ve günoğlu haline getirildiğinin çoğu zaman farkında bile olmayabilir. Yani, herkes ve her kesim Paran kadar konuş'u anlayana kadar çocukça özgürlük bilyalarıyla oynayabilir.

         Sistem güçlendikçe bireylerde de öz ve biçimsel kültür, eşitlik  “miş” gibi aynılaşır. Gerçek yaşamın siluetlerinde varsıllık inceden inceye kabalaşarak sosyoekonomik ve kültürel etiketlerle farklı olma, önde olma bedelini istemeye başlar.                
  
       Yaşadığınız yerin karlı, buzlu bir kış gününe istediğiniz için değil, olanaklarınızla evinizden, işyerinizden dışarı çıkınca ancak kışın zorluğunu veya zevkini anlayabilirsiniz. Çünkü, ister marka giysilerle gönlünüzce, ister bir Diyarbakır şarkısında;”Yalın ayak baş açık / yola düştüm kış günü” dendiği gibi mecburiyetten çıkın. Zengin veya fakir olabilirsiniz. Önemli mi? Özgürsünüz ya... Sistem, “Liberaller özgürdür”  patentiyle yaşamı her adımda süsler veya sanallaştırır. Asıl kahredici ve rezil karakterini ise her defasında bireylerinden böyle gizler. Liberalizmin şeffaflığı ve toplumsal mastarı, bireyin parasal seviyesiyle eşdeğerdedir. Fark edilmeyen ise, genelde o görkemli insan ruhunun kapital karşısında paryalaştığını yine insanın kendisinin görememesidir. Gaipten bir ses durmadan;” Bu sistem de her şey var, ama paran kadar. Paran yoksa, sen de satılabilecek şeylerini sat. Etrafına şöyle bir bak. Kimin kimi ve kimlerin nelerini satılığa çıkardığını bir gözetle.” der. Her şey, herkese parası, bazen de ruhunu (ihanetini) sunduğu kadardır. Sistemin Bilbordlarında artık yalnız mal satılık değil. Haraç mezat namus satılık, din satılık, fikir satılık, halk satılık, vatan satılık.

         Şunu unutma Adamım; bu sistem sana iki şeyi asla bir arada vermez. Biri onur, diğeri paradır. Bu sistem sana para verirse onurunu alır, onur verirse paranı alır. Yani başka bir deyişle bu sistemde; parası olanın ruhu, ruhu olanın da parası yoktur. Ama, “bende ikisi de var ve benimkiler temizdir” diyen varsa, ikisine de iyi baksın biri mutlaka kirlidir. Sistem, zaten başka türlü işlemez, işlese kendisini geliştiremez.   Hele hele adaletin ve ahlakın çöküntüye uğradığı (hatta yüz üstü bırakıldığı) gelişmekte olan bizim gibi toplumlarda; bireylerin inanç ve yaşam özgürlüğünü savunmak, haklarını aramak, standartlarını yükseltmek için taraftar bulmak, artık oldukça zor, hatta geçtir. Bu nedenlerle, sistemi anlamayan kimi inanç sahipleri ve katmanları etraflarına bakıp beyhude “Son Gavur”u ararlar. Herkesin para için gavurlaştığı veya müslümanlaştığı bir dünya da “son gavur”un, “son müslüman”ın kim olduğunu aramanın veya anlamanın ne önemi var?

       Ortak akıl ve toplumsal ruhtan dem vurduğu halde, bireyi bunlardan alıkoymak isteyen liberal yönetimler; mecbur kalmadıkça ve zorunlu olmadıkça bireysel özgürlüklerin kullanılmasını umursamaz, önemsemez ve görmemezlikten gelir. Hani o meşhur, 'bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler.' efsane söylemin küreselleşmiş, teknolojik şeklinin bizim gibi ülkelerde nasıl uygulandığını merak edenlere, sadece; siz oraların yasamalarına, yürütmelerine ve yargılarına bakın yeter, deme yanılgısına çar çabuk kapılmayın. Liberalizmin özgürlükleri gibi yasaları da lastik gibi uzar, kısalır, yumuşar ve sertleşir. Yani alışmaya ve birlikte yaşamaya çalıştığımız sistem; cimrinin cömertliği gibi sinsice bizi gözetler, her türlü bireysel davranışımızı; ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal haklarımızı savunmamıza, hoşgörüsüzlüğümüze ses seda çıkarmaz, oldukça hoş görülü davranır. Ta ki, biz bireyler teklikten gruplara, cemaate, toplumsallaşmaya, nihayet kitleselleşmeye başlayana ve pratikte prular (çoğulcu) haklarımızın peşine düşene kadar. İşte o zaman hoş görülü liberal yönetimler ve savunucuları; anti sosyal, ilkel, liberal giysilerini bile çıkarmadan; çirkin, kanlı dişlerini gerekirse kendi yarattıkları değerlere (insan hak ve özgürlüklerine) geçirmekte tereddüt etmezler. Çağdaşlık, demokratlık, küreselleşen modernite Deka'laşır (Devre kaybına uğrar.) Toplumun yaşam dengesini bozar, bireysel inanç, hak ve özgürlüklerden söz edilemez olur.

                    “Hoş görünün suistimal edildiğini, adaletin ve ahlakın zaten başı boş kaldığını, değerlerin çöküntüye uğradığının yeni anlaşıldığını” bu kez onlar topluma izaha kalkarlar. Bir terbiyeci ararlar. O' da genellikle kaba kuvvet, militarist darbeci olur. Kaba kuvvete maruz kalan toplumların ise, nasıl davranmaları gerektiği tepeden inmeci bir şekilde belirlendiği ve denetlendiği bilinir. Artık, o ülkede “vatan haini” ile “vatan kahramanı” olmanın süresi 24 saat bile değil. Toplum, hoş görülü liberal hukuk yerine, baskıcı yasalarla sistematik olarak pres altına alınır. Belli bir süreçten sonra toplumda yasalar yerine korku yasallaşır. Açıkçası bireyin ve gurupların dünyevi kıyameti başlamıştır. Her birey ve grup kendi manyetik alanındakilerden ve kendinden korkmaya başlar. Bu birey ve gruplar kayıp ve kazançlarını kuyumcu terazisinde tartarcasına pür dikkat kesilirler. Olmayacak ve hiç gerçekleşmeyecek kurtuluşlarını anti insani davranışlarla aramaya koyulurlar. O, “devletin kuşu” iken Devekuşu arayışlarına başlamıştır. Ancak, onu koruyacak hiçbir politikası yoktur. Kafasını gömdüğü ispiyonajdan ihanete, rüşvetten şantaja, sabotajdan öldürmeye kadar her türlü bedelle kendini, servetini ve ekibini (çetesini) korumaya çalışır. Ne yazık ki, bu arayışları hep otoritenin korku yasalarına çarpar. Her davranışı otoritece tasnife alınmıştır. Onun için, bu memlekette 24 saatte zengin edilen 24 saate de fakir hale getirilebilir. Ve o birey sonuçta, sudan çıkarılan balık gibi çaresizce debelenir, onursuzca yok olur.

          Adamım, senin yukarda ki bu tanıma giren bir birey olmadığını, böyle bir  grubun içinde de kalamayacağını bilmek isterdim.

          Yaşadığın kentte tanıdık insanlar sana, sözlerinin net ve sert doğrular olduğunu söylüyorlar mı? TV oturumlarına, konferanslara, panellere katılma imkanın var/yoksa bile, dernek veya kahve sohbetlerinde, dost veya meslek erbabınla doğaçlama söylemlerinin kimseleri kırmayan, netliği ve doğruluğuyla sorunsal olanı tek başına seslendirip, içtenliğinle; ”artık yeter” dercesine karşı koyuşuna veya en azından; “ Yaşarsa insan, havada sıkılı bir yumruk gibi yaşamalı” diyen kendi duruşunu, iç huzurunu bulabiliyorsan,  demek ki sen farklısın.
Adamım, varsay ki, iş dünyasından birisin. Siyasetçinin, bürokratın, işadamının sarmalını görüyor, yaşıyorsun. Üstelik işadamının, bürokratın ve siyasetçinin ciğerini biliyorsun, tanıyorsun. Belki o ciğeri bir zamanlar ve hâlâ sen de taşıyorsun. İşadamının ve siyasetçinin ruhunu biliyorsun,  o ruhla, bir süre belki sen de yaşadın. Her soydan ve boydan antidemokratik, demokratik düşünce grubunda ve toplumunda, o toplumun hak etmeyen egemen adamlarıyla oturdun, hâlâ oturuyorsun, konuşuyorsun, belki hâlâ çalışıyor da olabilirsin. Hep kendin oldunsa, düşüncelerini de adam gibi söyledinse,  mesele yok.

Halkının aleyhinde olanlara, zamana ve zemine bakmaksızın yalnız karşı durmuyor, doğru olanı kendince ve nasıl olması gerektiğini de halkının bir misyoneri gibi öneriyor, olmadı yazıyor veya seslendirmeye çalışıyorsan, mesele yok.

Kendi çevrende mesleğinin, inancının, kimlik ve aidiyetinin örgütlenmesinde çağdaş ve demokrat bir nefer olmayı hedeflediysen. Ciğerini fırlatıp atma pahasına, eğer hâlâ ruhunu satmadıysan, mesele yok.
Dost doğru duruşunla, toplumda kimin ve kimlerin, yönetenlere kuyruk salladığını, onca zenginliklerine rağmen, hâlâ ve daima biraz daha çıkar için  köpekleşen gözleri net teşhis edebiliyorsan, çektiğin tüm zorluklara rağmen; bireyin ve toplumun hakkı, adaleti ve barışı dışında başka forma giymediğin için, o kimileri içlerinden sana, duruşuna imrendiklerini ve karşında ruhen ne kadar yoksul ve bizar kaldıklarını  seziyorsan, mesele yok.
            Demek, sen insan için adaleti, imanı, vefayı ve dostluğu kişisel çıkarında görmeyenlerdensin.
            Demek, bizi hâlâ bitiremediler.
            Yaşıyorsan, seni arıyorum be Adamım. Bu topraklarda seninle, senin gibilerle daha yapılacak ne çok işimiz var.
            Kimsin,
            Ne re ler de sin? demiyorum.
            Nerede olursan ol!
            Seni görmüyor, hatta tanımıyor olabilirim.
            Şunu bil ki, ben de Gandi değilim.
            Sabrım ve gözyaşlarım yok. Şapkam da...
Ama yaşıma bakmadan, yaşını sormadan, senin önünden ayağa kalkmışım, duygusal Ortadoğulu gülüşüyle seni selamlıyorum ADAMIM!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT