Şimdi anlatacağımız iki portre, özellikleri, kişilikleri ve karakterleri bakımından birbirlerine çok benziyorlar. İkisini de bu kent unutmadı ve ikisi de çok ama çok sevildi.
Biri gizli ve karanlık güçler tarafıdan öldürüldü. Diğeri ise halen görevde, Allah ona uzun ömürler versin.
Bunlardan birincisi, Diyarbakır eski Emniyet Müdürü Gaffar Okkan'dı. Göreve başlamasıyla birlikte, akla hayale gelmeyecek ilklere imza atıyor, bir anda halkın sevgilisi haline geliyordu. Devletle vatandaşı kucaklaştıran, devletin tüm imkanlarını halkın önüne sererek, seferber etmiş, halk tarafından çok sevilmişti.
Gaffar Okkan Sakarya'nın Hendek ilçesinde, orta düzeyli bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelmişti. O kendini sürekli "Fırıncı Fikri'nin oğlu" diye tanımlıyordu. Öldürüldüğünde Diyarbakır halkı, ilk kez bir devlet görevlisi için ağlıyordu. Cenazesinde kürtçe ağıtlar gök yüzünü sallıyor, kadınlar kürtçe zılgıtlarla, çoluk çocuk demeden, yüzbinler onun ardından göz yaşlarını tutamıyordu.
24 Ocak 2001'de katledildi, aradan tam 11 yıl geçti, bu halk halen "Gaffar Baba"sını unutmadı, o görevdeyken bu kente bir sevgi tohumu ekti ve aramızdan ayrıldı. Onun ektiği o tohum, yıllar sonra halkın yüreğinde koca bir orman haline dönüştü. Tarih 24 Ocak 2012 biz halen onu unutmadık, unutamadık. Mekanın cennet olsun Gaffar baba, diyelim ve ikinci portremize geçelim.
Anlatacağımız ikinci kişi ise, Diyarbakır eski Vali Yardımcısı Ahmet Aydın. Şimdilerde İstanbul'da görevli, ama onun aklı halen o çok sevdiği Diyarbakır'da kaldı. O'da Gaffar Okkan gibi Diyarbakırlı değildi, Denizli'nin, Çivril İlçesi, Kıralan Kasabası'nda dünyaya gelmişti. 1990 yılında Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, avukatlık stajını'da bu kentte yaptı. 1992 yılından itibaren devlet görevlisi olarak ilk kez hayata atıldı.
Çeşitli Kaymakamlıklar, yurt dışı görevleri ve Vali yardımcılıklarının ardından, kader yolu çok sevdiği Diyarbakır'la bir kez daha kesişiyordu. 2005 yılından itibaren okuduğu ve köklü dostluklar kurduğu bu kente, bu kez Vali Yardımcısı olarak geri gelecekti.
Allah'ın bir lütfu olsa gerek, ondaki bu Diyarbakır sevgisi, ona evliliğide yine bu kentten nasip edecekti. Aydın kendini bu kentin damadı değil öz evladı gibi görüyordu.
Artık görev zamanıydı, kendisini kucaklayan, bu kente bir vefa borcu gibi işe koyuldu. Klasikleşen devletçi ve sert zihniyeti bir kenara koyarak, hizmeti esas tutuyordu. Göreve başlamadan bu kent, ve halkını çok iyi tanımıştı. Halkın çoğunun işsizlik ve ekonomik olarak yoksul olduğunu biliyordu. Bu nedenle halkın özellikle de fakir ve muhtaçlar için adeta seferber oldu.
Kentin varoşlarında yaşayan bir çok Diyarbakırlı, bu hizmetlerinden ötürü, onu yüreğine basmıştı. Hastası, müşkülü olan, işsiz olan, çocuğunu okutamayan, parasızlık içinde kıvaranan, aç olan, kim varsa doğruca onun yolunu tutuyordu.
Yaptıklarını da reklam veya suistimale mahal vermemek adına, çok fazla basında yeralmasını istemiyordu.
Göreve yeni başladığında, 13 PKK'lın öldürülmesi sonucu, Bağlar ilçesinde halk neredeyse ayaklanma boyutuna gelmiş, çok büyük bir protesto vardı. ortalık bir anda karışmış, olay yerine intikal eden ne vali, ne de emniyet güçleri halkı bir türlü teskin edemiyorlardı.
İşte aynen o günlerde yanına şimdi ki Belediye Başkanı Osman Baydemir'i de alarak korkmadan biranda kendini halkın içine attı. Yaptığı konuşmalarla ortalık sukünete kavuşmuştu. İşte sevginin karşılığı bu olsa gerek. Yoksa o gün Allah korusun ortalık bir kan gölüne, hatta savaş sahnesine dönebilirdi. Çünkü o sırada yanında bulunan Baydemir bizzat Ahmet Aydın'a "Sayın Valim eğer sen bunları yapmasaydın Allah korusun burada en az 200-300 kişi ölebilirdi" diyordu.
Daha sonra halkın çok sevdiği, o kentin gözbebeği tek eğlencesi Diyarbakırspor'a Başkan olacaktı. Kulübün hali içler acısı bir durumda, borç gırtlağa dayanmış, neredeyse o zamanın parası 15-20 Trilyonu geçmişti.
Kulübü kimse almak istemiyordu. Diyarbakırspor ismini duyan ortadan kayboluyordu. Velhasıl kimseye başkanlığı veremediler, çünkü bu devasa borcun altından kimse kalkamıyordu. O yılmadı, "O zaman, ben başkan olacağım" dedi ve işe koyuldu. (Gaffar Okkan'da bu takımı çok seviyordu). Kulüpten alacağı olan kişileri tek tek makamına çağırıyor ve bu borcu en aşağı çekmek için kıran kırana pazarlık etti. 10 lira borcu olanı, 1 lira ile razı ediyor, bir çoğununada borca çizgi attırıyordu. İnat edip ayak direyen, bazılarına da, aba altından sopa göstererek, "bu parayı nerden buldun" yasasını hatırlatıyordu. Sonuç olarak devlete olan vergi, ssk dışında, esnafa ve kişilere olan o 15-20 Trilyon borcu, bir anda 1 Trilyona kadar indirmeyi başardı.
Kulüp yıllar sonra rahat bir nefes alıyor, öyle ki bir ara başkanlığı döneminde, futbolculara ödemeleri gereken prim ve transfer ücretleri için, o kadar sıkıştılar ki, kamu kurumlarında çalışan personel maaş ödemelerinden doğan 4 Trilyona yakın banka promosyanlarını geçici olarak gözünü kırpmadan takımdakilere bir anda dağıtabilecek kadar cesur biriydi. Bu riski alabilecek bir kişi daha bugüne kadar çıkmamıştı.
Kulübün omuzlarındaki yükü bitiren Aydın, daha sonra gerçek sahiplerine devretmenin zamanı geldi diyecek ve kongre ile başkanlığı bırakacaktı. Ardından o batağa saplanmış kulüp 1 yıl sonra şampiyonluğa kavuşacaktı.
Şampiyonluğun ardından, sonra gelenler har vurup, harman savurarak Diyarbakırspor'u yeniden batağa saplayarak işte bugünlere kadar gelecektik.
Aradan geçen zaman içerisinde, 2009 yılında İstanbul'a tayini çıktı. O çok üzgündü, çünkü burada daha yapacak çok iş vardı, gitmek istemiyordu. İstanbul için daha öncede kendisine görev çıkmış, o Diyarakır'da kalmak için doğruca mahkemenin yolunu tutmuştu. Diyarbakırda kalmak için dava açan tek vali yardımcı olarak tarihe geçecekti. Herkesin koşa koşa gittiği, rüyaları süsleyen İstanbul gibi metropol bir şehre, Diyarbakır'ı tercihi ederken meslektaşları onu şaşkınlıkla izliyorlardı.
Tayini çıktıktan sonra, Diyarakır'da kalması için herkes bir anda seferber oldu. Hem sosyal paylaşım sitelerinde, hemde kentteki tüm STK'lar, hatta 100 binlerce insan Ankara'yı zorluyor ve Aydın'nın tayin emrinin durdurulması için büyük bir kampanya başlatılacaktı. Hatta o dönemlerde "Ahmet aydın yerinde kalsın" diye bir web sitesi bile oluşturulacaktı.
Fakat bu kez Ankara çok kararlıydı, çünkü o artık görev ihtisasını tamamlamış, önünün çok daha açılması için İstanbul'a gönderilecekti.
İstanbul'da kendisine verilen makam aracının plasının son dört harfini "0021" seçecek kadar sevgiye sahipti.
İstanbul'a göreve başlamasının ardından, halen bu kenti ve dostlarını unutmayan Ahmet Aydın, küçük, büyük, fakir, düşkün demeden, herkesle diyaloğunu ve dostluğunu sürdürmeye devam etti.
İstanbul'da görevdeyken, yıllar sonra ülkeye geri dönen Kürt aydın ve edebiyatçı, Kemal Burkay'a kürtçe "Herati" yani "Hoşgeldin" dediğinde, ulusal basında kıyametler koptu. İlk kez devletin resmi bir görevlisi, yıllarca inkar edilen bir dille, hemde resmi bir protokolde karşılama yapıyordu. Bunlar barış ve kardeşliğin pekişmesi adına çok güzel hareketler olarak göze çarpıyordu..
Ardından bu kez İsrail Büyükelçisini makamında kabul ederek, basında çıkan resimlerde tesadüfen alçakta kalan büyükelçi ile bir karede gözüktüler. Bunu tüm ulusal basın "Alçak koltuğun hesabı görüldü" veya "İntikamı alındı" gibi manşetlere taşıyordu. Oysaki bu kesinlikle tesadüfen oluşmuş bir görüntüydü. Daha sonra makamında ki o koltuklar apar topar değiştiriliyordu.
Ahmet Aydın, Diyarbakır'dan ayrılalı 3 yıl geçti. Ne bu memlekeket onu, ne de o Diyarbakır'ı unutamadı. Gaffar Okkan'ın açtığı o yolda, o'da yürüdü ve ardında koca bir sevgi bıraktı. Ömrü uzun olsun, ömrü onun olsun. Gönlümüzde bu tür bürokratların daha çok olması, artması ve eskilerde kalan sürgün kent imajının artık yok olması yönündedir. Onu bu kente yakın zamanda bu kez Vali olarak görmek en büyük arzumuz, Çünkü o bunu çoktan hakketti.
Siyasetçilere duyurulur, böyle memleket canlısı kişilere sahip çıkmak en büyük görev olsa gerek... İzin verinde, Gaffar Okkan'ın tamamlayamadığı o görevleri Ahmet Aydın yerine getirsin..











































































