1. YAZARLAR

  2. Ali Fikri IŞIK

  3. Kasımpaşa - Başakşehir oryantilizmi
Ali Fikri IŞIK

Ali Fikri IŞIK

Gazeteci ve Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Kasımpaşa - Başakşehir oryantilizmi

A+A-

Eğer iflah olmaz ergenler değilsek; eğer çevremizle – belki de hayatımızla – kurduğumuz tek ilişki, taraftarı olduğumuz takımın maç skorlarının sonuçlarından ibaret değilse, bize keyif veren, bizi ayartan bu oyunun büyülü etkisi hakkında daha derin sezgilere sahibiz demektir. Yani sezgisel olanla düşünsel olan arasında o küçük eşikteyiz ve o küçük eşikte demlenen o muhteşem tat, eğer biraz gayret edersek, bizi fikir dünyasına taşıyabilir. O zaman soruyu şöyle formüle edelim: futbolun o şahane tadı, hiç bitmeyecek duygusu veren hazzı ve bir aşk ilanı kadar ayartıcı olan karakterinin altında, kavram olarak hangi olgular yatıyor? 

Gördüklerini anlamlandırmaya çalışan herkes bilir ki insanın kendi bedeni ile biçimlendirdiği bütün oyunların altında güzelliğin bilimi olan estetik ve anlam dünyasının anahtarı olan akıl vardır. Futbol oyunu, bedenimiz ve aklımızla, oyun başlamadan önce tasarladığımız aksiyonlar dizisinin şekillendirdiği bir estetik nesnedir. Eğer bu tanım doğruysa, bu oyunun güzellik harcında hem akıl hem de bedensel özellikler vardır. O zaman bir futbol maçını bu iki temel kriteri gözardı etmeden izlemek adeta bir zorunluluktur. Elbette bu iki kriterin daha alt kategorileri var; o kategorileri daha sonraki yazılarda bir bir izah etme fırsatını bulacağız. Ama bugün, bu iki kriterin rehberliği ile Kasımpaşa - Başakşehir maçını irdelemeyi deneyelim. 

Aslında benim futbol algıma aşina olanlar bilirler ki, ben oyunu oyuncuların oynadığı bir aksiyonlar dizisi olarak değerlendirmiyorum. Bana göre her oyun teknik direktörlerin oyunudur. Başka bir deyişle, her oyun bize teknik adamların aklını ve estetik algısını sunar. Uzun zamandır izlediğim ve Şenol Güneş'ten sonra Türkiye'de gerçek anlamda kendini aşmaya çalıştığını sandığım bir teknik adam olarak değerlendirdiğim Rıza Çalımbay'ın, bu sezonda Kasımpaşa'nın ona sunduğu imkanlar içinde neler yapabileceğini merak ediyorum. Öte yandan Türk teknik direktörler içinde en muhafazakar (futbol düşüncesi ve algısı açısından) Abdullah Avcı'nın da bu sezona nasıl hazırlandığına ilgi duymuyor değilim. 

Maçın ilk 30 dakikası, yüzyıldır aşina olduğumuz, kaotik ve kozmopolitan o ünlü itiş-kakış içinde geçti. Sanki iki takımın da teknik direktörü yokmuş, sanki iki takım sezon öncesi hiç hazırlık çalışması yapmamış, sanki iki takım oyuncuları maçtan bir saat önce İstiklal Caddesi'nde toplaşıp, Kasımpaşa'da halı sahası maçına, üstelik gazozuna maç yapacak olan sokak oyuncularının önceden tahmin edilemeyen belirsizliği ile geçmiş. Sanki biri ansızın topu ortaya atmış ve kırmızılı olanlar topu kapmaya beyaz olanlar da kaptırmamaya çalışan acemi oyuncu gurupları gibi bir görüntü sergilediler. 

31.dakikada atılan golün önceden çalışılmış bir kurgusallık içermediği her halinden belliydi. Çünkü 30.dakikada Kasımpaşa'nın sonuçsuz kalan girişimi sanki golle sonuçlanan o aksiyonlardan daha olguncaydı, daha kurgulanmış gibi duruyordu. Bütün bu de-facto, kendiliğinden, topun herşeyi belirlediği, akıldan ve estetikten yoksun yaka-paça oyununu sezon başı maç stresine bağlamak mümkün ise de benim aklım böyle ucuz bir algıyı/bahaneyi reddediyor. 
Emre Belözoğlu'nun koluna kaptanlık pazubandını takan Abdullah Avcı'yı futbol sevgisi ve oyun ahlakı adına sosyal olarak küçümsediğimi kesinlikle ifade etmeliyim. Emre Belözoğlu'nun bu oyuna katabileceği hiçbir estetik değer ve ahlaki erdem yoktur. Çürümüş olan çürümüştür ve sadece kokar. 

İlk 45 dakika boyunca zavallı top küçük bir soluk alma vakti bulamadan deli danalar gibi bir sağa bir sola savruldu. Galiba ilk yarının resmi (dilerseniz gayr-ı resmi de diyebilirsiniz) özeti buydu. 
İkinci yarı ise, anlaşılan o ki soyunma odasında Abdullah Avcı öğrencilerine “önde baskı yapın “ demiş. ; bu talimatı alan oyuncular baskı yapmaya çalıştılar ama bu bildiğimiz mahalle baskısından öteye geçmedi. Mahalle kabadayısının diş gıcırdata gıcırdata attığı afili voltalarını andıran sert ve kof baskı bu oyuna derman olacak merhem değildi. 

Kusura bakmayın futbola dair şeylerden sözedemiyorum; sözgelimi bir top dolaşım modelinden, bir pas tipinden, bir sabit akış şemasından ya da bütün bunları sahici kılacak olan oyun içi “oyun yapılarından” sözedemiyorum. Çünkü hakikaten bunlar yoktu. 
Maç öyle tuhaf bir görüntü sergiliyordu ki, sanki karşılıklı iki rakip değil de, aynı anlamsız oyunu oynayan ya da aynı anlamsızlığın antremanını yapan bir tek takım vardı. Gerisini siz tahmin edin. Doğrusunu söylemek gerekirse ne Çalımbay'ın ince zekasını gördüm ne de bütün afra ve tafrasına rağmen, standartları olan Abdullah Avcı'nın muhafazakar oyununu. Bu “öylesine” bir maçtı; “öylesine” başladı, “öylesine” gelişti ve nihayet “öylesine” de sonuçlandı. 

Diziliş zırvaları ve oyuncu performansı palavraları ile zihninizi işgal edip, bu yetmiyormuş gibi ayrıca ruhunuzu tecavüzkar bir istila ile deforme etmeyi reddettiğim için sanırım size bir özür borcum var. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT