1. YAZARLAR

  2. Adnan ŞİMŞEK

  3. İdam cezasına karşıyım, ama...
Adnan ŞİMŞEK

Adnan ŞİMŞEK

Gazeteci / Genel Yayın Yön.
Yazarın Tüm Yazıları >

İdam cezasına karşıyım, ama...

A+A-

Bu satırların yazarı idam cezasına karşıdır, ancak zaman zaman aklın, hayalin almadığı ve tarif edilemeyecek düzeyde yaşadığımız vahşilik bizi iliklerimize kadar çaresiz bırakıyor. Bu durumlarda akıl sahibi, vicdan sahibi ve yüreği taşlaşmamış her vatandaş gibi ben de “ne yapmalıyız” veya “bu şiddetin önü nasıl alınır” diye düşünüyorum. İşte bu gibi insanlık dışı olaylarda aklıma idam cezası geliyor. İdam yıldırıcı mıdır, değil midir bunu bilmiyorum ama bu tip tarif edilemez vahşetin sanıklarının hiçbir koşulda yaşamaya haklarına olmadığını düşünüyorum.

Geçtiğimiz ay içerisinde yaşadığımız iki olayı size tekrar hatırlatmak istiyorum. Her iki olayı da hatırladığımda içim yanıyor. Ancak bu olaylar bedenimizi yangın yerine çevirse de hatırlamaktan vazgeçmemeliyiz. Vazgeçmeyelim ki, yeni vahşetler yaşanmasın.

Hatırlatmak istediğim ilk olay Kars'ta yaşandı. Kaçırılan, dokuz yaşındaki fotoğrafları halen belleklerimizde olan Mert Aydın'ın cesedi 07 Nisan tarihinde çöplükte bulundu. Tecavüze uğrayan küçük çocuğun başı taşla ezilmiş, ardından da elle boğularak öldürülmüş.

İkinci olay Adana'da yaşandı. Nisan ayının son haftasında altı yaşındaki Gizem Akdeniz'in kaybolduğu polise bildirildi. Polis titiz bir çalışmayla iki gün içerisinde Gizem'in katilini yakalayarak küçük çocuğun cesedine ulaştı. Elleri, ayakları ve ağzı koli bandı ile bantlanmış olan çocuk önce bıçaklanmış, sonra da yaralı haldeyken üzerine benzin dökülerek yakılmış. Olayı anlatan cani, Gizem'in çığlıklar atarak yandığını söylüyor. Annesi, “benim kızım emziksiz uyuyamaz” diye, Gizem'in emziğini mezarına bıraktı.

Katil'in annesi Ayşe Akdeniz'in ağzından şu cümleler dökülüyordu.''O katil oldu, onun cezasını versinler. Ben ona idam istiyorum. O benim oğlum değil'

Keşke böyle yazıları hiçbir zaman yazmayacağım bir ülke olabilseydik. Keşke çocukları canilerden, vahşilerden koruyabilseydik. Keşke çocuklarımızı sahip çıkabilsek, onları sevip, saygı duyabilseydik. Çocuklarımız şiddete, suiistimale maruz kalmasaydı keşke. Ne yazık ki böyle olmuyor. Çocukları koruyamıyoruz.  Türkiye bir şiddet ülkesine döndü. Özellikle de kadınlara ve çocuklara yönelik bir şiddet ülkesine. Sabah haberlerinde kadın çocuklara yönelik şiddetle uyanıyor, akşam haberlerinde günü yine şiddet hikâyeleriyle kapatıyoruz.

Nazım Hikmet, “Çocuklara kıymayın efendiler” diyor. “Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler” diyor. Bırakın şeker yemesini çocukların, koyun gibi boğazlıyoruz onları, her daha da pervasızca…

Çocukları sevmiyoruz. Onları hesaplarımızın bir aracı olarak görüyoruz. Kimi çoğalmanın, neslini sürdürmenin aracı olarak görüyor. Kimi, onları geçinmenin aracı haline getiriyor. Daha okul yaşına gelmeden çırak oluyorlar. Mendil satsın, araba camlarını temizlesin diye kavşaklarda, caddelerde unutuluyorlar bazen. Daha birkaç aylık bebekken, dilencilik aracına dönüştürüyoruz. Kimi zaman eline bayrak tutuşturup milliyetçilik malzemesi yapıyoruz. Kimi zaman boynuna poşu sarıp zafer işareti yaptırıyoruz. Kimi zaman üç beş yaşındaki çocukları sarıp sarmalayıp seccadenin başına oturtup fotoğraflarını çekiyoruz. Bir anda çocuklar, ailelerinin siyasi görüşlerine malzeme oluyorlar. Her gece televizyon ekranlarında, şirketlerin reklam ikonları olarak kullanılan küçücük çocukları izliyoruz.

Çocukları sevmiyoruz.

Çocukları sevseydik, bu kadar sahipsiz bırakmaz, bu ölçüde mağdur etmezdik. Bugün itibariyle, devletin resmi rakamlarına göre 10 bin çocuk kayıp. Yanlış okuduğunuzu düşünmeyin, tam 10.000 kayıp çocuk var Türkiye'de. Değişik nedenlerle kaçırılmış, kaybolmuş, kaçmış 10 bin çocuk.

Diyarbakır'da ise rakamsal sonuçlar facia. Okul önünde bekleyen ailelere tanık olmuşsunuzdur. Anneler babalar evlatlarının kaçırılaması için okulların önünde saatlerce beklemek zorundalar. Emniyet tedbirleri sadece azıcık caydırıcı.

Emniyet demişken, önceki gün şu haberi okumuştum.

Kayıp çocuklarda beklemeden 155'i arayın...

Emniyet Genel Müdürlüğü, kaybolan çocuklarda 24 saat beklenmesi bilgisinin yanlış olduğunu, çocuğun kaybolduğuna dair en küçük bir şüphede önce 155 ihbar hattına, sonra karakola başvurulması gerektiğini bildirdi.

Çocuğun kaybolduğu kanısı oluştuğu ilk andan itibaren aile ve yakınların aramaya başlamadan önce polise başvurulması, çocuğun bulunmasında büyük önem taşıyor.  
Özellikle 0-6 yaş aralığındaki çocuklarla ilgili kayıp olaylarında, mümkün olduğunca hızlı şekilde polise çocuğun eşgalinin, eğer bir araca bindirildiği görüldüyse aracın modeli ve plaka bilgisinin verilmesi gerekiyor. 
Kayıplarda ön yüzden çekilmiş son fotoğrafın ekiplere ulaştırılması önemli olurken, 155'e ilk ihbarın gelmesiyle kayıp çocukla ilgili polis telsizine anons geçiliyor, böylece bölgedeki en yakın devriye polis ekibi çalışmalara en hızlı bir şekilde başlıyor.


Yeniden idam cezasına dönersek… Türkiye'de 1991 yılında idam cezası kaldırıldı. Sadece adli suçları içerecek şekilde, vahşice işlenen ve toplumun vicdanında derin izler bırakan çocuk cinayetleri için idam yeniden tartışılabilir, ancak her gün, binlerce defa, günlük hayatımızın bir rutini gibi çocukları istismar ediyor, kullanılıyor, şiddete maruz bırakıyoruz. Ve bütün bunların da “normal” olduğunu düşünüyoruz. Henüz bu satırları yazarken, dün (04.05.2014) Adana cezaevinde tecavüze uğrayan çocuklarla ilgili haberler düşüyor internete

Çocukları sevmiyoruz.

Eğer sevseydik bu kadar yalnız, çaresiz, sahipsiz ve karanlığa terk edilmiş olmayacaklardı.

Ne dersiniz yanılıyormuyum...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT