1. YAZARLAR

  2. Adnan ŞİMŞEK

  3. Henüz vakit varken...
Adnan ŞİMŞEK

Adnan ŞİMŞEK

Gazeteci / Genel Yayın Yön.
Yazarın Tüm Yazıları >

Henüz vakit varken...

A+A-

Son otuz yıl içerisinde ülkemizin ekonomik, sosyal ve toplumsal dokusunda tahribata yol açan Kürt meselesinin çözümü konusunda henüz umutlar yitirilmedi.

Bugün bile barışı konuşma şansımız var. Ancak her geçen gün barıştan ve çözümden söz etmek güçleşiyor.

14 Temmuz günü Diyarbakır'da yaşanan olaylar, barış üzerine konuşmayı zorlaştırdı. Öyle bir noktaya doğru gidiyoruz ki barış konusunu gündeme getiren herkes büyük bir risk alarak, hedef haline gelecektir.

Kürt sorununda ciddi bir yol ayrımına giriliyor. Çözüm ümitleri gittikçe azalıyor. Israrla barışa vurgu yapan Leyla Zana ve Galip Ensarioğlu gibi isimler kendi partilerinden dışlanma tehlikesiyle karşı karşıyalar.
14 Temmuz'da Diyarbakır'da yaşananlar, barışın çok zor, ayrışmanın ise çok kolay olduğunu gösterdi.

Olayları Ankara'dan izlemek bile beni çok yordu, kaldı ki birbiri ardına yapılan açıklamalarda olayları hafızalarımıza kazındırdı.
Kamu gücünü elinde tutanlar, pervasız ve ölçüsüz bir şekilde bu gücü her kullandıklarında kitlelerin bilinç altındaki bağımsızlık ideali daha somut hale geliyor.
Sayın Başbakan Suriye olaylarını eleştirip, Beşar ESAD'ı Hama kasabı ilan ettiği sıralarda REUTERS Ajansı Diyarbakır'daki şiddetin görüntüsünü bütün dünyaya duyuruyordu.

Her şeye rağmen, bütün olan bitene rağmen, henüz vakit varken, Kürt meselesi, hırslı ve ihtiraslı kamu yöneticilerinin iradesine terk edilmemelidir. 14 Temmuz'da Diyarbakır'da yaşanan şiddet, kitlelerin birlikte yaşama iradesini hedef almaktan başka bir işe yaramadı.
 

Devlet yine bu işlere her zamanki gibi  prim verdi. Zaten istenen tablo da buydu. Bu şiddete maruz kalan milletvekilleri, belediye başkanları, partililer ve binlerce insanın, “ben Kürt olmaktan vazgeçtim” diyeceğini mi düşünüyorsunuz? Eğer böyle düşünüyorsanız çok kısa bir zamanda Kürt sorunu üzerindeki bütün inisiyatifinizi kaybedersiniz.

Henüz vakit varken, CHP'nin başlattığı toplumsal mutabakat arayışına sahip çıkılmalıdır. Her parti bu mutabakat arayışına kendi temsilcileri üzerinden dahil olmalıdır. Leyla Zana ve Galip Ensarioğlu gibi isimlerin elini güçlendirmek gerekir.

 Sayın Başbakanın ruh hali Kürt sorununun çözülmesi konusundaki en büyük engele dönüşmüş durumda. Kürt sorunu bu saatten sonra inişli çıkışlı ruh haline teslim edilemez. Barışa ve uzlaşmaya yabancı, kamu yöneticilerinin şiddetine teslim edilecek aşama ise 90'lı yıllarda geçildi.
 

Şiddetin mevsimi geride kaldı. 12 yıldır, yirmi birinci asrı yaşıyoruz. Bu yüzyılda, kendi halkına şiddet uygulayan liderler enkaza döndüler:  Saddam, Kaddafi, Mübarek, Bin Ali vs.
 

Kürt sorunu, dünyanın güçlü devletlerinin de taraf olduğu uluslar arası politikanın konusuna dönüştü. Dolayısıyla bu sorun, Türkiye'nin iç meselesi olmaktan çıktı. Türkiye, her yanlış adımında bu “iç mesele” üzerindeki etkisini kaybediyor.

Devletler şiddeti bazen bir müdahale aracı, bir çözüm yöntemi olarak kullanırlar. Şiddet çoğu zaman kendi stratejisini içinde taşır. Ancak büyük devletler, içinde bulunduğumuz yüzyılda şiddeti bir politika aracı ve bir müdahale yöntemi olarak kullanmaktan uzaklaşıyorlar.

Türkiye 90'lı yıllarda ölçüsüz ve kontrolsüz bir şiddet uyguladı. Şırnak'ta olduğu gibi, şehrin tamamı hedef haline getirilerek ağır silahlarla tarandı. Lice'de suikaste uğrayan dönemin Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın cinayeti (ki bugün Ergenekon iddianamesinde yer almaktadır) gerekçe gösterilerek Lice ilçesine yönelik saldırılarda onlarca insan öldürüldü.

Adam öldürme ayrıcalığına sahip kamu görevlileri binlerce insanı “faili meçhul” denilen cinayetlerle katletti. 90'lı yıllarda uygulanan şiddetten öte bir şiddet tarif edemezsiniz. Kontrolsüz, uçsuz bucaksız bu şiddet coğrafyası, Kürt meselesinin daha kararlı olmasını sağladı.

Devlet açısından bakıldığında uygulanan bu şiddetin Kürt sorununu daha ileri taşıdığı açıkça görülmektedir. O zaman şu sorulmalı, devlet neden alternatif politikaları uygulayamıyor. Neden yeni argümanlar geliştiremiyor.

Devletin şiddet dışı yöntemleri kullanamamasının muhtelif nedenleri var. Bu nedenlerin en önemlisi devletimizin genetik kodlarıyla ilgilidir. Bu kodlar içerisinde barış, uzlaşma, hoşgörü gibi şeyler pek yer almıyor. Okul yıllarımızda bize dış düşmanlarımız, içi düşmanlarımız kimdir diye sorulurdu. Yani kendisini düşmanları üzerinden tanımlayan bir geleneğe sahibiz.

 Buna rağmen barışın mümkün olduğunu düşünenlerdenim. Böyle giderse benim gibi düşünenlere “saf” muamelesi yapılacak. Ancak bu işin başka yolu kalmadı. Barışın dışında kalan bütün yollar denendi. Bütün çıkmaz yollara girilip, çıkıldı.

PEKİ, NE YAPMALI?

Ben kendi adıma yapılması gerekenleri adım adım sıralamak istiyorum. Bunlar herkesin malumu şeyler, yeter ki çözüm niyeti olsun:  İlk adım olarak ayrımcı ve ayrıştırıcı siyaset dili terk edilmeli, şiddete  yol açan ve ırkçılık üreten, yabancılaştırarak düşman yaratan dışlayıcı terminolojiden vazgeçilmelidir. 

Kürt dili konusunda atılacak adımlar Hükümet'in tek taraflı tasarruflarına dönüşmemeli, Kürtçe eğitim ve öğretim konusunda ilgili tarafların mutabakatı aranmalıdır.

Kürtçe'nin seçmeli ders olarak öğretilmesi önerisi Kürtçe öğretimden, eğitime dönüşecek bir süreç olarak ve üzerinde mutabakat sağlanarak yeniden gözden geçirilmelidir. Eğitim-öğretim konusunda seçenekleri bünyesinde barındıran esnek süreçler üretilmelidir.

Öcalan'ın cezasını ev hapsine veya ''F'' tipi cezaevine dönüştürmek konusundaki Hükümet yaklaşımı, sürece doğru başlamaya vesile olacak iyi niyetli bir girişim olarak değerlendirilmektedir.

Toplumsal mutabakatı oluşturan her kesim şiddetle arasına mesafe koymak konusunda net, açık, anlaşılır ve somut yöntemler geliştirmelidir.

Uludere Katliamı konusunda Kürt halkının vicdanında karşılığı olan girişimlerde bulunularak, Uludere'nin sadece komisyonlara, yargı süreçlerine terk edilerek unutturulmasına müsaade edilmemelidir.Habur'da yaşananları tecrübeye dönüştürerek, PKK için kapsamlı bir af konusu yeniden gündeme getirilmelidir.

 Adil bir temsilin sağlanabilmesi için seçim barajı tamamen kaldırılmalı veya kabul edilebilir bir düzeye indirilmeli, siyasi temsil ve örgütlenme üzerindeki engelleyici yasalar yeniden düzenlenmelidir.

İfade özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılmasına yönelik yasal düzenlemeler acilen gündeme getirilerek haksız ve uzun süreli tutuklamalara son verilmelidir.
 

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesine yönelik idari düzenlemeler gerçekleştirilmelidir.

Henüz vakit varken…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT