1. YAZARLAR

  2. Mahmut Şimşek

  3. Güneydoğu Reçetesinde Demokrasi Yazıyor…
Mahmut Şimşek

Mahmut Şimşek

Siyasi Analist - Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Güneydoğu Reçetesinde Demokrasi Yazıyor…

A+A-

Editör Notu: Siyasi Analist Mahmut Şimşek'in bu yazısı,  30.05.2000 tarihinde yani bundan tam 16 yıl önce Yeni Binyıl adıyla ulusal yayın yapan Gazetede yayınlanmıştır...

AB adaylığı sürecinde demokrasi, sosyal istikrar ve devletle vatandaşın ilişkileri üzerine
Dünyanın jeofizik yapısı, jeopo­litik yaşamını kaynak kullanım anlamında sinsi sinsi düşün­dürmeye devam ediyor. Yani teknolojiyi kul­lananlar, teknolojilerine pazar bulma­nın yanı sıra enerji açıklarını ve ihtiyaç­larını garantiye almak zorundadırlar.      

Bugün milyarlarca yeryüzü insanının sırtında iki şeyin kavgası yapılmaktadır: Teknoloji ve Enerji. Teknoloji ile dona­tılmış ileri ülke tekelleri dünya enerji noktalarını ellerine geçirmek için stratejik, taktik hatta palyatif politikalarla bölge devletlerini kuşat­mış bulunuyorlar. Büyük devletlerin projektörleri yanı başımızdaki Kafkasya ve Ortadoğu coğrafyasında milyemle gidip gelmesi bunun en belirgin işareti­dir. Bir yanda savaş istemeyen savaşın babaları, tüketim toplumu yaratmaya çalışan kapitalin özgür örgütlenmeleri, diğer yandan de­netlenebilir birey ve toplum tipini tek­nolojik olanaklarla yaratmaya ayrılan çalışma­lar. Ve bu amaçların sığ sularında yapılan gösteriler, barış demokrasi ve insan hakları tellallığı...

Her şey çıkara kurgu­lanmış değil ise, Yeryüzü cennetinin ni­metleri çoğaldıkça açlığın, işsizliğin ço­ğalması neden önlenemiyor? Yaşayan her altı insandan biri neden açlık sınırı­nın altında?

          Demokrasinin ödenmeyen bedeli ne? Yeni Dünya düzeninin sahipleri jeo­politik konumumuzu bizden daha iyi kavramışlar ki kuşatmalarını bölgesel politikalarına göre ayarlayarak demok­rasimizi de yönlendiriyorlar. Bedel ve­rilmeden hiçbir şey kazanılmaz.  Bedel ödemediğimiz demokrasimi­zin rötarlı yol alışı bundan değil mi­dir? Acaba genç Türkiye Cumhuriyetini Os­manlı imparatorluğunun karnından se­zaryenle çıkaran birlik anlayışı Lozan'da dıştalanmayıp, ulus devlet anlayışında ıs­rar edilmeseydi, çoğulcu demokrasimi­zin ve ülkemizin bugünü bu seviyede mi olacaktı? O dönemden bu yana kimine göre yoktan var edilen, kimine göre yıl­lar yılı varlığı yok sayılan Güneydoğu hâlâ yaralı bir kimliktir. Batı standartla­rında bir demokrasi için demokrasimizin sicilidir ve öyle görülmeye devam edilmektedir. Her­kesçe bilinen bu zenginliğimizi, enerjimizi kendi el­lerimizle nasıl da iç ve dış sorunumuz haline getirmişiz...

Ülkemiz demokrasisinin, is­tikrarının payı ve paydasıyla gelişmeme­sinin iki somut radikal göstergesi var ve kaynak­ları da Güneydoğu'dur. Demokrasi li­ginde bir türlü avantaj haline getireme­diğimiz birinci göstergemiz inanç özgür­lüğünden yola çıkarak siyasallaşmak is­teyen İslami görüşe, psikolojik laiklere aldırmadan, tahammül sınırını geniş tutamamaktır. İkincisi; birlik temelinde entegrasyona evet, kültür jenosidine, zoraki asimilasyona, teslimiyete ve eritmeye hayır diyen, on yıllardır birliği savunan, çağ­daş, demokratik Kürd görüşünden dahi ürken, kültürel laiklere aldırmadan, yurttaş haklan temelinde özgürlüklerle demokratik birliği savunacak bir anaya­sal-siyasal programımızın olmaması ve çağdaş bir bürokrasinin yaratılamamasıdır.

         Elbette bu örtülü kalıpları kaldırıp içindeki yurttaşların inançlarıyla yaşa­malarını sağlayıp, onları isimleriyle ça­ğırmak, ülkenin istikrarı ve yurttaşların özgür birliği anlamında önemlidir. Bi­lindiği gibi sisteme muhalif iki görüş olan radikal İslamın ve radikal Kürd'ün eylem alanı Güneydoğu, elemanı ise Kürd idi. Devlet ile aşiret, terör ile töre(ler) yer değiştirmişti. Her kesim ken­dince nasibini alabildi mi? Bilmiyoruz ama yeni süreçte bir altüst oluş yaşanıyor. Mevzi kaybedenlerin paniği, adap­tasyonu, kendini sunma telaşı ise devam ediyor. Güneydoğuda özellikle Hizbullah'ın yeşermesiyle, Kürdle Kürdün kavgasında kanlı cenazeler ortamının bir­denbire son bulması 12 Eylül sabahını hatırlatsa da; öyle anlaşılıyor ki ülkenin birlik, istikrar ve demokrasisi için Güneydoğulu ile daha geniş konuşmak lazım. Payı ve paydası belli olan şeyleri tartışmak lazım. 
        
         Bazı­ları artık ülkede de demokrasinin evren­selden yerelliğe yönelip yayıldıkça siyasal İslâmın modern İslâm'a, radikal Kürd'ün ise birlik ve Toplumsal Barış'a yöneldiğini görmelidir. Son Fazilet Partisi kongresi ve yerel yönetimlere endekslenmiş Hadep'in eğilimini AB yolunda iyi okumak gerekir. Önerilen teorik doğruları akademisyen ve aydınlarımızın fantezisi olarak görmemeliyiz. Evet. Teorik doğ­rular sadece pratik yanlışları işaret eder. Yanlışları ortadan kaldırmaz. Ama, siz sivil güçler; barış ve demokrasi için kendiliğinden olsa dahi pragmatik doğruları çoğaltırsanız en başta kimlikli olmak isteyen yurttaşın güvenini kazanırsınız.

Bu yaklaşım ve değişim yu­mağının ucunda sivil ve demokrat örgütlere, vakıflara ve siyasi partilere büyük sorumluluklar düşmektedir. Batı demokrasisinin geliş­mesinde temel kural; sivil baskı grupla­rı, çıkar baskı grupları, vakıflar ve der­nekler, hazırlık aşamasından başlayarak iktidarlarıyla görüşmelere katılırlar. Onlara danışılma­dan sosyal, ekonomik, kültürel ve hatta psikolojik kararlar alınmaz. Bizim yaptı­ğımız gibi sivil ve demokratik kitle örgütlenmeleri denetim aracılığıyla marjinalliğe mahkûm edil­mez. Çünkü bizde dernek ve vakıflara bakış açısı, onlar aracılığıyla politikayı denetlemek veya yönlendirmek olarak algılanmıştır. Oysa sivil örgütlenmeler ancak siyaseti geliştirmek için plan, pro­je üretir hatta bütçelerle katkı sunar ve sonuçta bireyini, gruplarını özgür bırakır. Başka bir makalemizde "... sivil kuru­luşlar ve aydınlar; demokrasi dairesinin sivri ucudur, onlar demokrasiyi genişleten ve koruyan ön­cülerdir." demiştik.

Devletin sivile dönük yüzü bürokra­sidir. Bu yüzün cumhuriyetten beri bü­rokratik bir oligarşi oluşturduğu da in­kâr edilemez. Bilindiği gibi; her sosyal olayın müştekisi ilk anda gözüyle düşü­nür, hassastır, kırılgandır. Halk Devletin görü­nen bürokratına çoğu kez güven duy­maz. Güneydoğuda bu anlayıştan sıyrıl­mak ve Güneydoğuluyu öncelikle bu duygudan kurtarmak gerekir. Artık, her şeyi devlet bilir. Bilen de denetler mantığını bir yana bırakalım. Bu ülke hepimizin. Bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınma programı başta si­vil kuruluşlara, vakıflara, derneklere, sa­nayici ve işadamlarına, yerel aydınlara, kanaat önderlerine sora sora demokratik bir anlayışla hazır­lamak gerekir. Merkezi insan olan bu programı genelden özele, pay ve paydasıyla ve aynı anda ele almak lazım.

Tarihte tekerrür eden,  şartları orta­dan kaldırılmayan olgulardır. Çok yine­ledik, ama bir daha söyleyelim; AB'ye entegrasyonumuz için, geri kalmış böl­gemize gelecek uyum fonları, ekono­mik programlar ve bütçeler iktidarlarca başka bölgelere kaydırılmaması için, bölge siyasileri, sivil ve yerel yönetimlerin takibini gerektirir. Takipçi  unsurlar uyumamalıdır ve bilmelidir ki sosyal olaylar kanserli hüc­re gibidir. Opere edilse bile 5-10 yıl son­ra yeniden nüksetmeyeceğini kim ga­ranti edebilir?

Ama o gün biz nerede olacağız, dünya nerede? Biz ne ile uğra­şıyor olacağız, dünya ne ile? Biraz banal olsa da son sözümüz yine formel demokrat­laradır: Hastanızın reçetesinde Demokrasi yazıyor beyler. Onu uyutmayın, başka­ları da sizi uyutmasın.

Bu yazı toplam 7819 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT