1. YAZARLAR

  2. Belgin Mete IŞIK

  3. Ego, Kalıplar ve Zihnimizde Açılan Karadelikler
Belgin Mete IŞIK

Belgin Mete IŞIK

Gazeteci
Yazarın Tüm Yazıları >

Ego, Kalıplar ve Zihnimizde Açılan Karadelikler

A+A-

Bugün, kafatası delme operasyonları konulu ilginç bir makale okudum. Aslında bu konu ile ilk karşılaşmam bugün değil. Birkaç ay önce de aynı konuda bir makale okumuştum, ancak o makale konuyu sanat ve yaratıcılık yönünden ele almıştı. Bugünkü ise farklı bir yerden yaklaşmış; o da ego. Her ikisi de birbirini tamamlayan, belki ard arda okunması gereken makaleler ve tema şu : “İnsan, egosunu aşmak için her türlü sınırı zorluyor, hem ruhsal hem fiziksel olarak. Fiziksel hafiflik ve özgürlük duygusu, bu mücadelede ruhumuza destek veriyor. Joey Mellen ve kafatasını delen diğerlerinin de amacı sadece daha iyi hissetmek ve bulutların üzerinde yürüyormuş gibi yaşamaya devam etmek değil, kendini aşmaktı. Dünyanın absürtlüğüne bir çocuk olgunluğuyla bakabilmek için aklın sınırlarından firar etmesi şart; bir delikten geçerek çocukluğumuza dönmek ya da çocukluktan hiç çıkmamak ise kişisel tercihimiz.”

Pİ filmini izleyenleriniz varsa, hatırlayacaktır; filmin kahramanı Max Cohen dünyadaki herşeyin sayılarla açıklanabileceğine inanan ve bunu ispatlamaya çalışan bir sayı-bilimcidir. Kabala metinlerinden de yararlanarak Pi'nin sırrını çözmeye çalışırken, bir dizi olay yaşar ve sonunda kendini bir tabancayla şakağında derin bir sıyrık açarak yaralar. Bu olaydan sonra da bir çocukla arkadaşlık yapmaya başlar.

Gerek makalede adı geçen Joey Mellen'in tezleri ve gerekse Pi'deki Max Cohen'in kendince bulduğu çıkış noktası oldukça tartışmalı olabilir. Benim bu konuyu yorumlayabilecek ve buradan bir fikir çıkaracak kadar bilgim ve birikimim yok. Ben sizlerle bu konunun bende çağrıştırdığı, düşündürdüğü şeyleri paylaşacağım.

Düşünsenize; hepimiz 10'lu yaşlarımıza gelene kadar nasıl birer müthiş ressamdık. Perspektif, soyutlama, resmin plastiği ya da Picasso, Dali, Van Gogh nedir hiç bilmeden müthiş resimler yapardık. Hem de öyle ıkına sıkıla değil; alırdık elimize bir kalem kağıt hoop çizer, boyardık. Neyi nasıl görüyorsak, hissediyorsak, kurgulamışsak öylesine, olduğu gibi.. Peki ne oldu da şimdi “çöp adam” bile çizemeyen, “hadi bir resim yap” dendiğinde ecel terleri döken insanlara dönüştük? Hep gülümseyerek hatırlarım; yeğenim 4-5 yaşlarında iken birgün elinde kalem, kağıt yanıma geldi. “Sana resim yapıcam, ne resmi yapmamı istersin?” diye sordu. Ben de fazla düşünmeden “hadi bir fil resmi yap” dedim. Gitti, üç-beş dakika geçti geçmedi, geldi, “al işte” dedi. Kağıda bir ev resmi çizmiş. “Fil resmi yapmaktan vaz mı geçtin?” diye sordum. “Yoo fil resmi bu” dedi. “E fil nerde? Ben burada ev görüyorum” dedim. Cevap; “Fil evde uyuyor”. İşte bu!

Aynı şekilde, çocukken, herkesin içinde, sokakta, parkta, okulda, evde avaz avaz, gırtlağımız yırtılırcasına söylediğimiz şarkılar, düşe kalka, etraftaki eşyalara, insanlara takıla takıla yaptığımız danslar.. Ne oldu? Nedir bizi sokakta yürürken bir şarkıyı mırıldanmaktan ya da otobüste hafifçe bedenimizle bir müziye eşlik etmekten alıkoyan şey?

Kalıplar.. Kendimize koyduğumuz sınırlar… Toplumun dayattığı bariyerler.. “Ayıp”lamalar.. “Beceremedin!” korkuları… “Saçmalama!” takıntısı… “Kendini rezil etme!” rezaleti… Kalıplar.. Sınırlar.. Bariyerler.. Ve bunlardan beslenen ve kendini yenileyen bir toplumsal, ekonomik sistem.

Teknoloji ve tüketime dayalı ekonomi, bir yandan yaşamı kolaylaştırmayı vadederken diğer yandan da kendi varlığını sürekli ve karlı kılmak için, bize aslında hiç de farkında olmadığımız, hissetmediğimiz, istemediğimiz talepler yaratıyor. Bu “üretilmiş” talepleri “yaşamda mutlu olmanın” anahtarı şeklinde sunuyor.. Çocuk saflığı içinde, kendi inisiyatifimizle şekillendirdiğimiz o sahici ve son derece de cesur dünyamızla bağlarımızı koparıp, bizi kendi kalıpları içinde ürününü kolay satabileceği canlılara dönüştürüyor. Bir yandan ilkel kast sistemini yerin dibine sokup, gayrı insaniliğinden dem vururken aynı zamanda kendi ürettiği “sınıf”lar ve bunlar arasında yarattığı hep bir üste zıplama motivasyonu üzerinden kendi ürün ve hizmet yelpazesini zenginleştiriyor.

John Berger, Görme Biçimleri'nde reklam konusunda şöyle diyor : “..Alıcıya satmaya çalıştığı ürünle ya da olanakla çekicilik kazanmış olan kendi imgesini yansıtır. Bu imgeyle alıcıda, kendisinin gelecekte olabileceği durumu özleten bir kıskançlık uyandırır. Bu kıskanılası Ben'i yaratan nedir öyleyse? Başkalarının duyduğu kıskançlıktır elbette. Reklam, zevk değil mutluluk vaat eder bize…”.

Diğer taraftan bu sisteme ve gidişata karşı çıkma çabaları ve entellektüel korunma kalkanı da kendi içinde kendi normlarını örüp, dayatmacı bir kimliğe bürünebiliyor. “Filanca kitabı okumadıysan, yazık”.."O filmi izlemediysen, eksiksin" .

Bence, bu çarktan kurtulmak için, kafatasını delmeden önce; ya hayatımızı küçültüp yavaşlatarak ya da düşmeyi, aşağılanmayı, herşeye ters düşmeyi göze alıp, herşeyi kendimizce deneyerek kendimize bir fırsat daha vermeliyiz. 
 

Bu yazı toplam 6632 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar