Kültür, bir toplumun duyuş, düşünüş birliğini sağlayan değerlerinin tümünü ifade eder. Kültür, insanların toplumsal yaşamlarında tarih boyunca ürettikleri bütün maddi ve manevi değerleri dile getirir.
Tahsilli olmakla, kültürlü olmak apayrı şeylerdir. Tahsil, kişinin belli bir dalda eğitim görmesini içerir. “Kültür” ise bir kimsenin umumi bilgi seviyesinin gösterir.
Bir memleketin medeniyet sembolü erkekler, kültür sembolü ise kadınlardır. Diyarbakır şehrinin, saray yavrusu evlerinde saray terbiyesi görmüş, hanımlar, hatunlar ve sultanlar evlatlarına her çağda mükemmel bir “Kültür analığı” da yapmışlardır.
Diyarbakır'a paradan önce kültür girmiştir. Bu itibarla Diyarbakır'da insanlar “para pul” değil, “kültür zengini” olmaya azami gayret göstermiştir. Bu zenginlik, kuşaktan kuşağa güçlenerek intikal etmiş, topluluğun üyeleri arasında ortak ve özel bir ruh, dolayısıyla kuvvetli bir bağ meydana getirmiştir. “Dinler arası hoşgörü” bu bağın en önemli halkalarından birini teşkil etmiştir.
Diyarbakır'da kültür; dil, din ve milliyet farklılıklarına rağmen insanları bir arada yaşatmayı başarabilen yegane olgu olmuştur.
Bu diyar, farklı dinlerdeki insanların caddelerde kol kola dolaştığı, karşılıklı oturup sohbetler ettiği, karşısındaki kişinin hem hüznünü, hem de mutluluğunu paylaştığı bir şehir olmayı başarmış bir şehirdir. Bu başarının sağlanmasında, halkın engin kültürünün yanı sıra, “aydın din adamları” nın rolü de büyük olmuştur. Diyarbakır'ı gezip gördükten sonra anılarını kaleme alan Cahit BEĞENÇ; nurlu yüzünü güleryüzü ile dahada güzelleştiren, soyadındaki “Aydın” gibi Diyarbakır'ın aydın İl Müftüsü, merhum Halil ÖZAYDIN'la ilgili olarak :
“Diyarbakır Müftüsü Halil ÖZAYDIN'ın şark ilimlerine, asrı cehalet ve asrı saadet denen devirlerdeki Arap şairleriyle Türk divan şairlerinin eserleri hakkında yaptığı sohbetlerde bulundum. Sorduğum gelişi güzel suallere derin vukufla verdiği cevaplardan bilhassa İmr-ül Kays gibi şairlerden sayfalarca ezberden şiirler okumasından hayranlık duydum.” demektedir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Silvan'da bulunduğu sıralarda Din adamlarıyla yaptığı gece sohbetlerinden edindiği izlenimler gurur vericidir.
Diyarbakır, 1880'lerde mahalli idare olarak iki bölgeli belediye ile yönetiliyormuş. Şehrin doğu tarafının Belediye başkanı Hıristiyan, meclis üyeleri Müslümanlardan, batı tarafının Belediye başkanı Müslüman, meclis üyeleri ise Hıristiyanlardan oluşuyormuş. Bir rivayete göre Diyarbakır'daki bu dinler arası saygı ve hoşgörünün temelleri, İyaz bin Ganem'e şehrin anahtarının teslim edildiği gün atılmış. Bu rivayete göre İyaz bin Ganem şehrin ileri gelenlerine:
- Gelin şehri birlikte idare edelim, demiş. Onlar da cevaben:
- Sizin idareciliğinize ve hakkaniyetinize güvenimiz tamdır. Bizler sanatkâr ve tüccar insanlarız. Biz kendi işimize, sizler de kendi işinize bakınız, demişler. Bunun akabinde Ulu Cami Cuma günleri Müslümanların, Cumartesi günü Musevilerin, Pazar günleri de İsevilerin ibadetine tahsis edilmiş.
BÖYLE DİYAR GÖRMEMİŞEM
Ezanlarla uyandılar
Çan sesiyle canlandılar
Besmeleyle doğruldular
Diyarbekir insanları.
Musevi' ydi, İsevi' ydi
Muhammet'e sevdalıydı
Her inanca saygılıydı
Diyarbekir insanları.
Hude dedi Homa dedi
Rahman dedi Allah dedi
Her dilde Hak'ka seslendi
Diyarbekir insanları.
Kula kulluk etmediler
Haram lokma yemediler
Hille hurda bilmediler
Diyarbekir insanları.
Böyle Diyar görmemişem
Ben boşuna sevmemişem.
M. Kadri GÖRAL
Diyarbakır'da Müslümanlar Hıristiyanlara “Kirve” diye hitap ederlerdi. Sevgi, saygı ve dostluk bağlarının güçlendirilmesinde büyük rol oynayan “kirvelik” geleneği, Hıristiyan ve Müslüman aileler arasındaki dostluk bağlarının daha da pekiştirilmesi için kullanılırdı. Kirve, aile fertlerince dayıdan da amcadan da üstün tutulurdu. Kirvenin ailesinin bütün fertlerine “Kirve” diye hitap edilirdi.
Müslümanlarla Hıristiyanların biribirlerine karşı olan sevgi ve saygılarının bir göstergesi olarak şu yaşanmış olayı vermek mümkündür:
Bir gün, bir Müslüman kişi ile kucağında avize taşıyan bir Hıristiyan kişi yolda karşılaşırlar. Müslüman kişi elini başına götürerek arkadaşına “Selamün aleyküm” der. “Selam nasıl verilmişse öyle alınır” inancını taşıyan Hıristiyan kişi, kucağındaki avizeyi atarak, elini başına götürüp “Aleyna aleyküme selam” der. Eve gittiğinde hanımı:
-Bey! Hani avize?” diye sorar. O da cevaben:
-Avize kırıldı, der.
-Nasıl kırıldı? Diye üsteleyince:
-Bir arkadaşımın selamını alırken elimden bıraktım. Arkadaşımın kalbini kıracağıma avizeyi kırdım, der.
Birbirinin dini akidelerine son derece saygılı olan bu insanların örnek davranışlarını muhterem ağabeyim Mevlüt MERGEN'in bir dörtlüğüne şu şekilde yansımıştır.
Bir küçük kilise, bir Meryem ana
Kildani cemaat, hayrandı ona
Girince birlikte biz Ramazan'a
Ermeni saygısı çanlar içinde.
Günlerden birgün gayrimüslüm bir demircinin cenazesi Urfa Kapı'daki Hıristiyan mezarlığına götürülürken cenaze alayı birden bire olduğu yere çakılır kalır. Omuzladıkları cenazeyi bir adım dahi ileri götürmek mümkün olamıyormuş. Herkes şaşkınlık içersinde birbirinin yüzüne bakarken topluluğun içersinden biri şu hatırlatmayı yapar:
-İşitmiyormusunuz? Şu anda minarede ezan okunuyor. Bu kardeşimiz sağlığında, ne zaman ezan sesini duysa elindeki çekici bırakır, ezanın bitmesini beklerdi, şimdi yine ezana olan saygısından dolayı cenazesi de hareketsiz kalıyor, der. Nitekim ezanın bitiminde cenaze alayı tekrar yola koyulur.
Bu denli birbirine bağlı ve saygılı insanlardan birinin diğerine “Gâvur” diyebileceğini, bir mahallede Hıristiyanlar oturduğu için o mahalleye “Gâvur mahallesi” denilebileceğini kabullenmek mümkünmüdür? Kitap ehline “gâvur” denilemiyeceği, bir Hıristiyan'a veya Musevi'ye “Sen gâvursun!” demenin “küfr” sayılacağı, “Bir Müslüman'a veya gayri Müslime küfr isnad edip bunu isbat edemiyen kişinin bizzat kendisinin kâfir olacağı” aldığımız dini terbiyenin esaslarındandır.
Bu şehir öyle bir şehirdi ki, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler birbirinden tecrit edilmiş mahallelerde değil, bir arada ikamet ederlerdi. “Gâvur mahallesi” diye konu edilen mahallenin adı “Gâvur” değil “Gavr mahallesidir”. “Gâvur” ile “Gavr” farklı şeylerdir. Bu iki kelimeyi biribirine karıştırmamak gerekir. “Gâvur” kâfir demektir. Gavr ise “yardım” ve “dip, en derin yer, çukur” demektir. Bu itibarla mahallenin bir adı da “Çukur mahalle” dir. “Gavr meydanı” da bu mahalde yer almaktaydı. Bir şehrin, bir kasabanın kalabalık yerine, alışveriş merkezine yani “PAZAR YERİ” ne lügatte “aşağı” denildiği gibi Diyarbakır'da da her hafta Pazar günleri “Pazar” kurulan mahalleye “AŞAĞI MAHALLE” denilirdi.
İslam fetihleri tahrip ve sömürü değil, inşa ve ıslah hareketi olduğundan fethedilen bölgelerdeki halkların inançlarına, mabetlerine asla dokunulmamış, onlara özgür bir ortam bırakılmıştır. Hz.Ömer bu bölgede gayrimüslimlerin hamisi olmuştur. Cezire'de ve Diyarbekir bölgesinde kökleri eskiye dayanan farklı inançların ve onlara ait mabetlerin ayakta oluşu ve mensuplarının varlığı bunun kanıtıdır.
1101 den 1231 e kadar Amid'de muhtelif din ve mezheblere ve kavmiyetlere mensup bir halk kütlesi üzerinde hakimiyetlerini kuran Artukoğulları din serbestliği hususunda Selçukilerin siyasetini takip etmişlerdir. Şehirlerin ve hükümete karşı daima itaatli olan yerleşik halkın menfaatlerini korumak prensler için bir zaruret olmuştur. “ Onlar Ermenileri ve Yakubileri muarızlarına karşı himaye etmekte idiler. İdari ve mali divanlarda Hıristiyan memurlar da kullanılıyordu.” Suriye'li müverrih Mihail, “Timurtaş'ın dini taassuptan çok uzak olduğunu” ifade etmektedir. Yakubi ve Ermeni patriklerin mühim nufuzu vardı. Fakat XII nci asrın ortasından başlayarak Nuraldin Zangi'nin yürüttüğü müslümanlık siyasetine rağmen Diyarbakır muhiti Hıristiyanlara karşı daha yumuşak davranmış, yeni kiliselerin inşaasına müsaade edildiği gibi rahiplerden de vergi alınmamıştır. Fıznat Hakimi Döger Han'ın oğlu Nasr Al Davla öldüğü zaman (1165) cenazesinde yalnız müslümanlar değil hıristiyanlar da hazır bulunmuş.
CEVAHİR ÇIKINI devam edecek…







































