1. YAZARLAR

  2. Adnan ŞİMŞEK

  3. “BİRAZ DA SEN AĞLA”
Adnan ŞİMŞEK

Adnan ŞİMŞEK

Gazeteci / Genel Yayın Yön.
Yazarın Tüm Yazıları >

“BİRAZ DA SEN AĞLA”

A+A-
Bu dünyadan Ahmet Kaya geçti ama öyle görünüyor ki hepimizden daha uzun yaşayacak.
Yaşar Kemal'in “Demirciler Çarşısı Cinayeti” ayet gibi bir sözle başlar:
“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler. Demirin tuncuna insanın piçine kaldık”
Ahmet Kaya olayında Türkiye kendi linçiyle yüzleşiyor. İyisiyle kötüsüyle yaşanan bir yüzleşme bu…
Gülten Kaya, Cumhur Başkanı elinden Ahmet Kaya onuruna verilen kültür ve sanat büyük ödülünü alıyor. Aynı saatlerde çatal-kaşık ekibinin halay başlarından Ebru Gündeş televizyonlarda gözyaşı döküyor. Hanımefendinin eşinin merkezinde olduğu yüz milyar dolarla ifade edilen yolsuzluk operasyonu “17 Aralık Depremi” olarak nitelendiriliyor. Hanımefendi gözyaşı döküyor: “çocuğumun incinmesini istemiyorum” diyor. Ahh ne çocuklar incindi bir bilseniz. Bedenleri parçalanan çocuklarla bu ülke bir çocuk mezbahanesine döndü:
 
“… siz nerden bileceksiniz”
Kendi lüksünüz içerisinde, kaçak altınlarınız, kaçak hayatınız içerisinde, siz nerden bileceksiniz.
Şimdi çatal-bıçak ekibinin halay başlarından biri, merhamet derlemeye çalışıyor ekranlar üzerinden. Koca yürekli olmaktan söz ediyorlar, dar alandaki paslaşmalarla: Siz koca yürekli olmanın ne anlama geldiğini nerden bileceksiniz.
Dünün kaçakçıları, vurguncuları, asker kaçakları, sahte çürük raporuyla askerlikten yırtanlar, kumarbazlar, komplocular, basın tetikçileri, her türlü kirliliği kimliğe dönüştürmüş karanlık adamlar, Ahmet Kaya'yı arka mahallede kıstırarak ipini çektiler. Milliyetçiliklerini yükseltip kirlerinden arınacaklarını düşündüler. Daha da kirlendiler. Kokacak kadar kirlendiler. Bugün o kirlilik kendilerini de yutmaya başladı. Bu kirliliği, üzerinden temizleyecekleri bir Ahmet Kaya, bir Hrant Dink yok ne yazık ki,
“O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler, demirin tuncuna insanın piçine kaldık”
“Çocuğumun incinmesini istemiyorum” diyor, hanımefendi. Ne olursa olsun hiçbir çocuk incinmemelidir. Bunu illaki sizin çocuğunuz incindiğinde mi anlayacaksınız? Melis'i ne çok incittiniz. 13 yaşında çocuk okuluna gidemez oldu. Bakın Ahmet Kaya'nın kızı Melis diyor ki:
“Babam öldüğünde 43 yaşındaydı. Çok büyüktü, görkemliydi, benim masal kahramanımdı. Bugün benim 40'li yaslarında arkadaşlarım var ve gözümde onlar o kadar gençler ki…”
 
Bu sözler sizin utancınızdır. Ertuğrul Özkök'ün, Fatih Altaylı'nın utancıdır. Çatal-bıçak ekibinin utancıdır bu sözler.
Çatal-bıçak ekibi dağılıyor. Kimi bu dünyaya veda ediyor. Kiminin, Ahmet Kaya üzerinden gizledikleri kir ve pası ortaya çıkıyor. Daha derinlikli olanlar ustaca gizlenmeye devam ediyor ama bu gizlenme hali uzun sürmeyecek, kirli sakalı ve çocuksu öfkesiyle Ahmet Kaya peşlerinden gitmeye devam edecek.
Çatal-bıçak ekibinin, o gecedeki tayfası, Türkiye'deki linç kültürünün en ucuzundan tetikçileriydiler. Tetikçiler bu kadar yeterince tartışıldı, konuşuldu. Serdar Ortaç gibi, tetikçi basamağının en dip halkası üzerinden fırtına koptu; ancak bu sürecin çok kirli, sinsi aktörleri var. Kim bu aktörler derseniz, bana malumu ilan etmek düşer sadece: Hürriyet Gazetesi.
 
Hürriyet Gazetesi o geceden sonra bir infaz kararı aldı veya bu infazla görevlendirildi. Ertuğrul Özkök, sürecin başından sonuna kadar infazı ince ince işledi. Bir senaryo oluşturuldu. Senaryoya göre, sahne oluşturuldu ve idam sehpası kuruldu. Senaryonun en iyi sahnesi, montaj olduğu anlaşılan fotoğraflardı. O fotoğraflarda, Ahmet Kaya PKK bayrağı önünde şarkı söylüyordu. Ahmet Kaya cinayeti son derece profesyonel, sistematik ve bilinçli bir kurgu ile gerçekleşti. Serdar Ortaç gibi burnunun ucunu görmekten aciz kişilerin bu kadar önde olması bu kurgunun ve gerçek faillerin kamuoyunun dikkatinden kaçmasına yo açtı.
 
Ahmet Kaya olayı, arada bir gündeme gelen, havada uçuşan çatallarla zihnimizde yer eden bir gösteriye dönüşmemeli. Özellikle, Hürriyet'te yayınlanan foto montaj fotoğrafın üzerine gidilmelidir. Montajlanmış fotoğrafın hazırlanmasını kim sağladı, yayınlanması emrini kim verdi, Ertuğrul Özkök başta olmak üzere, infaz sürecinin aktörleri kimlerdir? Bu soruların yanıtını aramak gerekir. Bu soruların yanıtına ulaşıldığında, bu işleri bir siyaset tarzına dönüştüren kişilere de ulaşılabilecektir.
Bu yazımızın iç karartmaması için isterseniz biraz magazin takılalım. Biliyorsunuz Bu yılın başlarında Davos'da, Glabol Fund tarafından düzenlenen uluslar arası bir organizasyona Ertuğrul Özkök'te katılmıştı. Beyefendi Davos izlenimlerini anlatırken bütün o sonradan görme züppeliğini üzerimize bir çöp gibi boca ediyor. Davos'u tepeden gören otelin Thomas Mann'ın oturduğu salonunda kahvesini yudumlarken salona Charlize Theron girmiş ve beyefendiye Good Morning demiş. Kendisi de bu sempatiden yararlanıp bizim kızla biraz sohbet etmiş. Thomuas Mann'ın hayatı burjuvazinin dejenerasyonunu yazmakla geçti. Charlize Theron ise sinemadan kazandığının çok önemli bir kısmını kurduğu vakfa aktararak, Afrikalı çocukları HIV'den korumaya çalışıyor. Charlize Theron, beyefendinin tipi değilmiş, kendisi Scarlette Johannson'u tercih ediyormuş.
Bütün bu saçmalık bana Keşanlı Ali Destanı'ndaki ünlü bir repliği hatırlatıyor: “Şamama kim sen kimsin, herkes haddini bilsin, O iş senin küfün mü, O bir küçük hanfendü”.
Demem o ki, ey Ertuğrul Özkök, ellerinde Ahmet Kaya'nın kanıyla dolaşıyorken, Thomas Mann, Charlize Theron, Scarlette Johannson senin neyine. Senin sonradan görme snop tavırlarını yemezler. Önce eline yüzüne bulaşmış Ahmet Kaya'nın kanını olan sene, nasıl yapacağını iyi bilirsin. Manipülasyonun ve fotomontajın ustası sensin.
Bütün bu dejenere insanlar toplayıp binle çarpsanız Ahmet Kaya'nın bir lahzalık çocuk gülüşü etmez. Siz o gülüşü solduranlar:
Biraz da siz ağlayın…
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT