
Vedat Kaymak İle Röportaj
17 Şubat 2010 Çarşamba 14:41Diyarinsesi.Org Köşe yazarı Aziz Gülmüş'ün Vedat Kaymak ile yaptığı röportaj.
- Nasıl yapacağız ?
- Merak etme, sen her şeyi bana bırak. Bizi misafir eden yoldaş, akşam eve geldiğinde, sen bizi yalnız bırak ki durumu ona izah edebileyim. Yoksa sırıtırız ve işi bozarız.
- Tamam.
Yemekten sonra, bizi misafir eden yoldaşa dedim ki :
- Yoldaş, sana fazla masraflı olmamak için, bir işe atılmayı düşünüyoruz;
- Nasıl bir iş ?
- Biliyorsun, yakında kurban bayramıdır. Biraz harçlık çıkartmak için, Cano ile düşündük, gidip Bingöl’den Elelo (Hindi) getirip satacağız.
- Peki, sermayeniz var mı ?
- Şu an yok. Zaten başımızı ağırtan da sermaye. Biz kendi kendimize dedi ki, belki sen bize borç olarak verirsin ve biz de Eleloları sattığımızda sana hemen paranı iade ederiz.
- Siz aranıyorsunuz, nasıl Bingöl’e Elelo almaya gidersiniz ?
- Doğru. Ama biz gitmeyeceğiz ki. İşten anlayan bir yoldaşı göndeririz.
- O zaman olur, niye olmasın ki !.
Söz konusu yoldaşımız, o zamanın parası ile, çıkardı bana 15 bin TL ‘sını verdi.
Aynı günün akşamı, yemekten sonra, her zaman ki gibi genel durum değerlendirmesini yaptığımızda, kendisine dedim :
- Yoldaş, biliyor musun, bu gün kaç yoldaşımızın yakalandığını ?
- Evet, bir çok.
- İçlerinde kimin olduğunu biliyormusun ?
- Hayır, kim var ?
- Vahit, Bingöl’e Elelo (hindi) almaya gönderdiğimiz yoldaş. Hem para gitti hem de yoldaşımız.
Ben olayı çok dramatik bir şekilde anlatırken, yoldaşımız dedi :
- Önemli olan sizler gibi yoldaşlarımızdır. Para bir araçtır. Gelir ve gider. Değersiz bir meta. Ama sizlerin değeri para ile biçilmez.
İşte böylesi yoldaşlara sahip bir hareket idik. Birbirimiz için canımızı feda ederdik.
Öyle davranmamdaki amaç, o para ile, pasaport çıkartıp Cano ile birlikte ülke dışına gitmekti. Paranın yarısını Cano’ya verdim.
Bir yoldaşı pasaport çıkartmakla görevlendirdim ve aradan bir kaç gün geçti, görevlendirdiğim yoldaş, pasaportu aldı getirdi. Ama bu sefer pasaporta ki fotoğraf benim değildi. Ne yapayım dedim. Pasaportun üzerinde ki fotoğrafı kaldırıp, kendiminkini yapıştırmaya kalktığımda, o sayfa yırtıldı. “Al sana” dedim. “Şimdi ne bok yiyeceğim?” diye Kara kara düşünürken, ilişkilerimizin çok iyi olduğu bir memur aklıma geldi. Hemen onu görmeye gittim. Bu memur arkadaş ile valiliğe gittim. Cebimde, benim fotoğrafım ve pasaportun üzerindeki yoldaşın fotoğrafı vardı. İlkin kendi fotoğrafımı verdim. Pasaportla uğraşan görevli döndü bana dedi :
- Bu fotoğraf daha önceki ile aynı mı ?
- Galiba aynı, dedim.
Memur bir kaç metre yürüdü, birden kendisini çağırdım. Gerçeği bilmesinden korkmuştum.
- Memur bey, bence aynı fotoğraf değil, buyrun şunu alın.
Tekrar eski fotoğrafı verdim. Bu kez, fotoğraf ikinci sayfaya yapıştırıldı. Yanına uğradığımız memur fotoğrafın altına neden o sayfaya fotoğraf yapıştırdığını yazdıktan sonra, mühürledi, imzayı da atıktan sonra, bana verdi. Oradan ayrılmadan, o memur bana dedi :
- Yolculuk nereye ?
- Fransa, abi.
- Ne iş için ?
- Gezmeye.
Söylediklerimin yalan olduğunu o da biliyordu. Yine de dedi :
- Ulan, kaçıyorsunuz.... neyse, Allah yolunu açık etsin.
Hiç ses çıkarmadan, pasaportu aldığım gibi kendimi dışarda buldum. Bana yardımcı olan dosta teşekkür ettikten sonra doğru saklandığım eve gittim. Orada Cano ile görüştüm ve ertesi sabah İstanbul’a hareket etmek için yola çıktım. Tarih 19 Şubat 1982. karlı bir gün idi. Beni uğurlamaya yalınız, iki yoldaşım gelmişti. Kayıp olana kadar, onları gözden ayırmadım. Biliyordum ki bu son görüşümdür Ya yolda yakalanacağım yada gidip bir daha geri gelmeyeceğim. Başımı pencere camına yaslanmış ve gözlerim yaş dolu, yüreğim alabildiğine hüzünlü ve hasret dolu bir şekilde ve hasreti beni hiç terke etmeyen Diyarbakır’ı terk ediyordum. Daha çiçeği burnunda, gencecik yaşta, her şeyini geride bırakarak zorunlu sürgün yolunu tutmak gerçekten çok zor bir olay. O gün anladım ki, insan gerçekten mecbur olmasa, doğup büyüdüğü ve hayatının en güzel günlerini geçirdiği yeri, öyle kolay kolay terk etmediğini. Birden, “İşte gidiyorum çeşmi siyahım, önümüzde dağlar sıralasada” türkünün heceleri gelmişti aklıma. Birde, kendimi teseli etmek için, bûtün yol boyunca ve artık yıllarca bana eşlik eden, Ahmet Arif’in şu şiiri : “Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip...Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne üstüne, Tükür yüzüne cellâdın, Fırsatçının, hayının...Dayan kitap ile, Dayan iş ile, Tırnak ile, diş ile, Umut ile, düş ile. Dayan rüsva etme beni.”


SON HAFTANIN SKORU



Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Yazılım: CM Bilişim - Görsel Tasarım: Capitol Medya


































































