Uzun zamandır beklediğim

Uzun zamandır beklediğim

17 Temmuz 2008 04:35

Uzun zamandır beklediğim bir itirazdı

Sevan Nişanyan'ın nasıl bir kampanya ile bir “kavanoz”a sıkıştırılmaya çalışıldığını hatırlıyorsunuzdur. Söz konusu kampanya, bu önemli kültür adamını az da olsa tanıyan her okur tarafından haklı olarak “Yanlış Cumhuriyet'in rövanşı” olarak algılanmıştı.

Söylemiştim; Nişanyan'ın “Yanlış Cumhuriyet”i on yıl önce kaleme alınmasına rağmen (yoksa siz de “Bu ülkede on yıl nedir ki?” diyenlerden misiniz!) eskimemiş, son derece yararlı bilgilerle dolu bir kitap.

Dün bir haberle karşılaşınca “Hatırladım bu bahis 'Yanlış Cumhuriyet'te de vardı” diyerek açtım tekrar kitabı önüme.

Kitap soru/cevap şeklinde tasarlandığından doğru şu 15. soruya:

“Türkiye'de kişiye tapma geleneği, Atatürk'e rağmen ortaya çıkmış bir olgu mudur?”

Nişanyan bu bahse (fırsat bulunca okuyun lütfen, yararlı bir cevapla karşılaşacaksınız) birkaç sayfa sonra “Kişiye tapma, bir Osmanlı geleneği midir?” şeklinde formüle ettiği 16. soru çerçevesinde de devam ediyor. “Tapınma eğiliminin örnekleri” olarak da “heykel, para ve yer isimleri” alanını seçiyor.

Dün önüme çıkan haber “heykel”le ilgili olduğu için, şimdi kitabın bu faslından bazı alıntılar yapmak istiyorum.

“Devlet başkanının heykellerini dikmek bir Osmanlı geleneği değildir.” / “Türkiye'de bir devlet başkanının kamusal alana dikilen ilk anıtı, 3 Ekim 1926'da Sarayburnu'na dikilen Atatürk heykeli olmalıdır. Bunu, aynı yıl Konya ve 1927'de Ankara Ulus'taki Atatürk heykelleri. 1926'de Taksim anıtı, 1930'da Kırklareli, 1932'de İzmir Cumhuriyet Meydanı ve Samsın Atatürk anıtları ve diğerleri izlemiştir.” / “Hükümdar heykellerinin meydanlara, kamu binalarına ve askeri kamplara dikilmesi, Roma İmparatorluğu'na ait bir gelenektir.” / “Avrupa'da Ortaçağın sonlarına kadar gerçek şahısların heykellerine ancak mezar anıtları bağlamında –ve heykele konu olan kişinin ölümünden sonra- rastlanır.” / “(Rönesans'ta) gerçek kişilere ait heykellerin ancak heykele konu olan kişinin ölümünden sonra (...) dikilmiş olduğu görülür.”/ “Modern Avrupa tarihinde kamu alanına sistemli olarak kendi heykellerini diktiren ilk hükümdar, Fransa Kralı XIV. Louis'dir.” / “(Bu) akımı izleyen bir hükümdar (...) Habsburg imparatoru I. Leopold'dur. Ancak Leopold, yaptırdığı heykellerin her birinde kendini diz çökmüş, alçakgönüllülükle İsa ve Meryem'e ibadet ederken göstermeyi tercih etmiştir.” / “XIV. Louis'den sonra yaygın bir heykelcilik faaliyetine konu olan tek Batılı hükümdar olarak, İngiltere kraliçesi Victoria'yı görüyoruz.” / “Türk liderine kendi heykelini diktirme fikrini aşılayan diğer örnek, Sovyetler Birliği'nde aranmalıdır. Lenin'in gerçi hayattayken yapılmış anıt-helkeli yoktur. Stalin'in de tespit edebildiğimiz ilk önemli haykeli 1929 yılına aittir. / “Eğer ilk Stalin heykelleri 1926'dan önce yapılmışsa, iktidardayken kendi anıtını yaptıran a) 20. yüzyılın ikinci siyasi lideri ve b) tarihin ilk cumhurbaşkanı olmak ayrıcalıkları, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusuna ait olmalıdır.”

Alıntıların haddinden fazla uzun kaçtığının farkındayım. Ama kötü mü oldu, “heykel” bahsinin önemli bir cephesine ilişkin bilgilerimizi tazelemiş olmadık mı?

“İyi olduğu”ndan cesaret alarak (son olarak!) Nişanyan'ın şu iki cümlesini de aktaracağım:

“Siyasi bir liderin heykelinin ölmeden önce ve sonra dikilmesi arasındaki fark, önemsiz bir fark değildir. Birinci halde 'kamu' fikri ve saygısı o günkü siyasi iktidarın sahibiyle, ikincisinde ise ulusun geçmişteki saygıdeğer evlatlarıyla özdeşleştirilmektedir.”

Şimdi gelelim habere:

Heykel sanatçısı Mehmet Aksoy, Türkiye'de insanların her yerde heykel diye Atatürk heykellerini gördüğünü söyledikten sonra şöyle devam etmiş: “Bence Atatürk heykelleriyle Atatürk fikri çok zedeleniyor. Çünkü insanlar buna heykel diye bakıyorlar ve tabii ki heykel değil bunlar. Sanatsal hiçbir değer taşımıyorlar. Sanatsal bir endişeyle yapılmamışlar. Çoğu tüccar kafasıyla, para kazanmak, bir yerlere bir şey dikmiş olmak için yapılmış. Bunu diktirenler de zaten sanatsal bir şey beklemiyorlar. (...) O bir tasvir, yasaksavar gibi bir şey. (...) Proporsiyonu bozuk, hiçbir plastik değeri yok, hiçbir mekanı yok ama olur olmaz yerlerde var...”

Aksoy, bu ve benzer sözlerden sonra mahkemeye gidip “Atatürk'e, Cumhuriyet'e saygısızlıktır” iddiasıyla bu heykellerin kaldırılması için dava açacağını da ekliyor.

Görüyorsunuz; Aksoy'un yurt sathına yayılmış Atatürk heykellerine ilişkin itirazı, Nişanyan'ın dikkat çekmeye çalıştığı husustan farklı olarak, önümüzdeki heykellerin ne ölçüde “heykel” olarak adlandırılabileceğiyle ilgili doğrudan. Heykel ve “tapınma kültü” arasındaki ilişkiyle ilgilenmemiş.

Ama olsun; herşeyi herkesten bekleyemeyiz. Aksoy, işine-sanatına saygı duyan bir sanatçıdan beklenen tepkiyi veriyor. “Eğer benim yaptığım heykel ise, bu gördüklerim heykel değil diyor” özetle.

Keşke ülkede diğer alanları uğraş edinmiş olanlar da benzer tepkileri verebilseler.

Keşke Atatürk adının olur olmaz her şeyin başına getirilmesi -heykelleri gibi- benzer bir tepkiye neden olsa...

“Atatürkçü sosyoloji” lafını duyan sosyologlar, “Atatürkçü milliyetçilik” lafını duyan siyaset bilimcileri, “Atatürkçü Aydınlanma” lafını duyan felsefeciler, “Atatürkçü kültür” (yerli malı bir Lyssenko çıkaramadığımız için ne kadar öğünsek azdır) lafını duyan kültür adamları vs. gecikmeden “Olmadı ama!” diyerek itiraz edebilseler...

(Hiç değilse) hayat daha az sıkıcı olmaz mıydı?

 

 

 

Okunma Sayısı : 566
DİĞER HABER BAŞLIKLARI

PUAN DURUMU

1.Medipol Başakşehir1293030
2.Beşiktaş1284028
Detaylı Puan Tablosu>>
Copyright ©2007 Diyarın Sesi. Tüm hakları saklıdır.
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Yazılım: CM Bilişim - Görsel Tasarım: Capitol Medya
<-- end Facebook video code--> <--end kaynak-->
Yukarı Çık