1. HABERLER

  2. SİYASET

  3. Strazburg'dan Diyarbakır'a Kürt'ün yargıdaki payı
Strazburg'dan Diyarbakır'a Kürt'ün yargıdaki payı

Strazburg'dan Diyarbakır'a Kürt'ün yargıdaki payı

Öcalan hakkındaki karar, Kürt taleplerine kökten karşı olanları korkutacak hiçbir şey içermiyor.

A+A-

Öcalan hakkındaki karar, Kürt taleplerine kökten karşı olanları korkutacak hiçbir şey içermiyor. Rahat olsunlar. Çözüm peşinde olanlaraysa bir şey hatırlatıyor: Çözüm dışarıda değil, içeride.

Kürt meselesinde hem Türkiye sınırları içinde hem de Avrupa ölçeğinde mahkeme kararlarının etkisi devam ediyor. İçeride KCK tahliyeleri "Dağa çıkarlar” diye reddedilirken Öcalan'ın avukatlarının tahliyesi geldi. “Tutukluluk beş yıldan fazla olamaz” normunun, “Dağa çıkarlar bunlar” ilkesi uydurularak “Beş yıldan önce hiç olmaz, beş yıldan sonra tanrı bilir” şeklinde uygulanmasına Anayasa Mahkemesi ne diyecek göreceğiz.

Dışarıdaki mahkeme, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM, Türkiye'deki yaygın kısaltmayla AİHM) ise 'iyi kararlar'ıyla gündeme gelir sık sık. Çok akılda kalan Yeşilyurt davasından başlayarak, özellikle yaşam hakkının ihlali konusunda İHAM kararları, Türkiye içindeki hak ihlallerinin azaltılması ve demokratikleşme eğilimlerine hayli katkıda bulunmuştu. Bu konuda sert İHAM. Son köy bombalama ya da Uğur Kaymaz kararı bunun en yeni örnekleri oldu.

Fakat İHAM, bu ağır ve açık yaşam hakkı ihlallerinin ötesinde, bu ihlallerle bağlantısına rağmen, diğer konularda pek bir muhafazakâr.

Son Öcalan kararı bunun en tipik örneği oldu.Öcalan kararına gelmeden önce, İHAM hakkında iki karara dayanarak bazı gözlemler.

Muhafazakâr bir yargı

Her şeyden önce, İHAM muhafazakâr bir mahkemedir. Mahkemenin devrimcisi nasıl olur denilebilir elbette, fakat kastım aslında devletleri ve devletlerin kurduğu, yani kendisinin patronajını yürüten sistemi koruduğudur.

Şimdiye kadar İHAM'ın muhafazakârlığının en çok görüldüğü yer, vicdani ret kavgası etrafında önüne gelen dosyalardaki kararlarındaydı. Mahkemenin 7 Temmuz 2011'e, yani Bayatyan kararına gelene kadar bu alanda verdiği kararlarda 'askerlik yükümlülüğü'nü, mahcup bir militarizm mantığıyla savunur.

“Askerlik yapmak istemeyene fazla eziyet iyi değildir” türünden bir medeni devlet söylemi karar formuna bürünürdü daha evvelinde. Üstelik, Bayatyan kararıyla 'vicdani ret' nispeten kurumsallaştırılırken yani İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin bir parçası gibi konumlandırılırken, “Silah almak istemeyeni ölüm sektörü dışında çalıştırabilirsin” imkânını da berraklaştırarak, bir 'devletler sistemi' mahkemesi olduğunu ortaya koymuştur.

Baraja devlet ağzıyla onay

İHAM'ın Türkiye'den önüne gelen meselelerdeki en muhafazakâr kararı, yüzde 10 seçim barajıyla ilgili olmuştur.

Mahkemenin ikiye karşı beş oyla verdiği karar, yüzde 10 seçim barajına karşı açılan davada bir ihlal bulmaması bir yana, kararını gerekçelendirirken ilginç ifadeler kullanmıştır.

'İlginç' dedik ya Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin egemenlerinin tezlerinin tekrarını hukuki gerekçesinde harç olarak kullanmak herhalde bir mahkeme için aslında daha fazla söz gerektirir. Neyse işte, mahkeme, 'Türkiye'de özellikle 1970'li yıllardaki istikrarsızlığı' göz önünde tutar, 'bu barajın TBMM'nin aşırı şekilde bölünmesine ve işlevsiz hale gelmesini önlemeye yönelik' olduğunu belirtir. Bu ifadelerden sonra 'seçim barajıyla ilgili yasanın 3 Kasım 2002 seçimlerinden oldukça önce çıkarıldığı' hatırlatılması sürpriz sayılmaz artık. Kararın tamamı, baraj karşıtı siyasilerin meydan nutuklarında kullanılacak bir yığın başka özellik içerir.

Ha, ama insan hakları filan var ya adında, onun hakkını vermek için, 'barajın düşürülmesi'nin arzu edilir olduğunun tespiti de yapılmıştı.

(Dava, 2002 seçimlerinde Şırnak'tan Demokratik Halk Partisi (DEHAP) adayı olan, yüzde 45,95 almalarına karşın baraj nedeniyle seçilemeyen Resul Sadak ve Mehmet Yunak'ın başvurusuyla açılmıştı. AİHM dairesi 2007'de beşe karşı iki oyla yüzde 10'luk barajın serbest seçim hakkının ihlali olmadığına hükmetmiş, Sadak ve Yunak kararı temyiz etmişti. Durum değişmedi.)

Öcalan kararı

Kısaca İHAM, vicdani rette, devlet çıkarlarıyla bireyin temel hakları arasında bir dengeyi nazlana nazlana, çok uzun süre sonra ancak kurar gibi yapmış; Türkiye'deki seçim barajının temsil, örgütlenme ve ifade özgürlükleri açısından uygunluğunu ise devlet egemenlerinin ağzını kullanarak onaylayıvermiştir. Kararda, barajın Türkiye içinde özellikli bir toplumun, Kürt ulusunun siyasal sürece katılım sürecini nasıl derinden tahrip ettiğini görme zahmetine girmemiş. Onun yerine bir halkın siyasal sürecin dışına itilmesini sağlayan mekanizmayı aklamıştır.

Mahkemenin seçim barajı kararıyla Öcalan kararı arasında tuhaf benzerlikler var. Öcalan'ın cezaevi koşullarına ilişkin başvurularının birleştirilmesiyle alınan karar, Türkiye'de gün boyu tartışmalara yol açtı. Özellikle ağırlaştırılmış müebbet-tahliye meselesi öne çıkarıldı. Öcalan'ın 25 yılı dolduktan sonra yani 2024'te (şartla) tahliyesinin önünün açıldığı yorumları yapıldı. Oradan başlayalım:

Kararda söylenen şudur: Bir kişi 'tehlikelilik' nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet koşullarında tutulduğunda bile, durumunun gözden geçirileceği bir süre olmalıdır. (Bu süre, İngiltere Vinter davasında 25 yıl olarak belirtilmiştir. Dolayısıyla 25 yıl bir 'karar' öğesi, bir hüküm parçası da değildir.)

Tahliye mi?

Bu da sadece şu anlama gelir: En geç 2024'te yapılacak olan, en fazla, Öcalan'ın koşullarını gözden geçirecek bir hukuki-idari mekanizma kurulmasıdır. Bu durumda devletin bu karar nedeniyle yapmak zorunda kalacağı şey, ağırlaştırılmış müebbet cezası almış kişilerin durumunu en çok 25 yıl sonra gözden geçirecek bir mekanizma kurmaktır. Yani kanuna bir madde yeterli. 25 yıl dolunca, hangi mahkeme ya da yargıç neye bakacak, yazılır ve konu kapanır! Dün Türkiye lehine verilen kararların hepsinin, bugünkü bakış yürürlükte kaldığı sürece, 11 yıl sonra da verilecektir.

Kararda Türkiye aleyhine verilen diğer ihlal kararı da mahkemenin hükmü gereği, tarih olmuş durumda esasen: Mahkeme, Öcalan'ın 17 Kasım 2009'dan sonraki durumunu kendi normlarına uygun buluyor. Sadece 2009 öncesi için 'ihlal ettiniz' diyor.

Mahkemenin, kararını gerekçelendirirken başvurduğu ifadeler, devletin Öcalan'a yönelik uygulamalarını haklılaştırırken başvurduğu gerekçelerin bir tekrarı. En önemli ifade, 'nüfusun büyük çoğunluğu' tarafından 'ülkenin en tehlikeli kişisi' görülüyor oluşu. Mahkeme bu bilgiyi veri olarak kabul ederken, ülkeyi tamamen homojen bir yapıda kabul etmiş oluyor.

Böylece 'nüfusun büyük çoğunluğu'nun algısının, doğru olup olmaması bir yana, 'büyük çoğunluk olmayan'ların algısından üstün olduğunu kabullenmiş olduğunu ortaya koyuyor. Aslında mahkeme, hem yüzde 10'luk seçim barajında hem de burada 'fazladan' cümleler kuruyor; zira, Türkiye'deki kanuni düzenlemelere ve İHAM'ın yetkisini tanıyan ülkelerdeki benzer uygulamalara bir atıfla yetinip aynı kararı verebilirdi. 'Fazla cümleler'in hem Türkiye'nin resmi tezleri hem de Türkiye'deki hükümetlerin kararlı politik söylemleri olduğu açık.

Çözüm?

Hasılı, içerideki düpedüz gerici ve savaşçı hukuk mantığına karşı çoğu zaman hukuki suni teneffüs anlamına gelen kararlarıyla bildiğimiz İHAM, Kürt meselesinin (yaşam ihlali başlığının dışındaki) kritik noktalarında asgari hukuk, azami siyasal kaygıları olduğunu ortaya koymuştur. Nefes aldıran, hukuk tesisi açısından umut veren kimi kararları İHAM'ın bir devletler sisteminin ayakta durması gayesini, bireyi ve insan haklarını koruma gayesinin önünde tuttuğunu unutmamıza yol açıyordu.

Karar bize, İHAM 'dengeciliği'nin en fazla bariz yaşam ihlallerine karşı işe yarayabileceğini, kalan meselelerin buralardaki hukuki ve siyasi mücadeleyle çözülebileceğini hatırlatıyor bir de…

 

Ali Topuz

HABERE YORUM KAT