1. HABERLER

  2. DİYARBAKIR HABERLERİ

  3. “Öğretmenim kolum tutmuyor”
“Öğretmenim kolum tutmuyor”

“Öğretmenim kolum tutmuyor”

Diyarbakır başta olmak üzere bölgenin birçok ilçesinde aylardır devam eden çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları, çocukları derinden etkiliyor.

A+A-

Son zamanlarda sınıflarda dalgın bakan, altına kaçıran ya da “öğretmenim kolum tutmuyor” diyen çocukların sayısında belirgin bir artış yaşanıyor.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Diyarbakır Temsilciliği psikologları, çocukların olumsuz etkilenmesinin doğal olduğunu vurgulayıp “En kesin çözüm çatışmaların durması” diyor.


Diyarbakır’da iki okul. Birinde çoğunlukla Kürt çocukları, diğerinde ise Kürt çocukların yanında batıdan görevle gelmiş polislerin çocukları bir arada kardeşçe eğitim görüyor. Bu her iki okulda da son zamanlarda öğretmenlerin dikkatini çeken bir durum var. Kimi çocuklar altına kaçırmaya, derslerde dalgın dalgın bakmaya başlamışlar. Aralarından bazılarının şikayeti ise daha da dikkat çekici. “Öğretmenim kolum tutmuyor, elim tutmuyor” diyenler de var. Aslında bu durum sadece iki okul için söz konusu değil.


Çocukların psikolojilerini bozan tek temel neden ise durmaksızın sürüp giden çatışmalar, silah ve bomba sesleri, sokağa çıkma yasaklarının yarattığı iç göç dalgası. Kürt çocukları da polislerin çocukları da aynı korkuyu yaşıyorlar. Babalarının öldürüleceğinden endişe ediyorlar. Her patlamada irkilip, gördükleri her kalabalıktan korkar hale gelmişler. Geceleri uyuyamayanlar, anne ve babasının yatağına sığınanlar çoğalmış. Kent merkezindeki birçok okulda ve çocukta benzer öyküler var.


TİHV Diyarbakır Temsilciliği psikologu İlham Yılmaz ile gönüllü psikologu Mahmut Pakdemir, belirgin bir artış olduğunu sezinlemelerine karşın, bu konuda özel bir çalışma yapılmadığından istatistik bulunmadığını belirtiyor. Çatışmalı ortamlarda bu tür anormalliklerin “normal” olduğunu da ifade eden psikologlar, yaşanan travmanın nedenlerini ve çocukların karşı karşıya kaldıkları bu sorunu aşmalarına yardımcı olmak için yapılabilecekleri gazetemize anlattılar.


Bölgede yaşanan duruma travma denilecekse eğer bunun insan eliyle yaratılmış bir travma yaşatıldığını vurgulayan Mahmut Pakdemir “O nedenledir ki son zamanlarda bölgede yaşananların yarattığı travmatik etki doğal bir travmadan daha fazladır. Çünkü insanlarda şöyle varsayımları, ön kabulleri vardır; ‘İnsan iyidir’, ‘İnsan adildir’ ve ‘Bana bir şey olmaz’. Ancak insan eliyle neden olunan travmalarda bu ön kabuller tepetaklak olur ki bu da insanın kendisine ve insanlığa olan inancını sarsar ve travmanın etkisi de daha çok olur. Bölgemizde görüyoruz ki insanlar kötülük yapmaktadır, adalet kalkmıştır ve insanların başına kötü şeyler gelmektedir. İnsanlar da bunu görünce dehşete kapılmakta, o nedenle de insanların, doğal olarak da çocukların bir bölümü travma yaşamaktadır” dedi.


Dünyadaki başka çatışma bölgelerinden de elde edilen literatüre göre, çatışma ortamlarına maruz kalan çocukların ve yetişkinlerin, hayatının ilerleyen döneminde de travmadan etkilendiğini söylemenin doğru olduğunu dile getiren Pakdemir “Bu belki ilk aşamada ortaya çıkmayabilir ama ilerleyen yıllarda da etkisini gösterebilir. Örneğin küçük yaşta cinsel istismara maruz kalmış ve travma yaşamış bir kişinin, ilerleyen yaşlarda kalp krizi, yüksek tansiyon gibi ani ölümlerle yaşamını kaybetme olasılığı diğer insanlara göre 10-12 kat daha fazladır.

Diğer savaş, çatışma gibi travmalarda da bu böyledir yani travma bu durumda tetikleyicidir. Ayrıca çatışmalar nedeniyle travma yaşan bir kişinin, kalp krizi ya da benzeri nedenlerle ölüm oranları da fazladır. Nitekim Sur, Cizre, Silopi ve Nusaybin gibi yasak ve çatışmaların sürdüğü bölgelerde kalp krizi gibi ani önüm nedenlerine bağlı olarak yaşımın yitiren insanlar mevcuttur. Belki çatışmalar olmasa idi o insanlar ölmeyeceklerdi” diye konuştu.


Bu şiddetteki olaylara tanık olan çocuklar, kadınlar ve yetişkinlerde travma semptomlarına rastlanılmasının son derece doğal olduğuna işaret eden İlham Yılmaz ise “Bu kişilerde Akut Stres Bozukluğu (ASB) ya da Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) görülme olasılığı yüksek.

ASB yaşayan  kişilerde ilk bir ay içinde bazı belirtiler görülür. Bu davetsiz gelen belirtilerde aşırı uyarılma ya da kaçırılma görülebilir. Kapı çarptığında o insan bomba ya da silah patladı sanabilir. Veya bakkala gitmek gibi en sıradan bir işten bile başına bir şey gelebileceği endişesi ile kaçınabilir. Bu insanlar hep tetikte olurlar. Birkaç kişinin sokakta toplandığını gördüğünde gösteri yapılacağından ya da polisin müdahale edileceğinden endişe edebilir. Bir süre sonra işe ya da okula gidemez hale gelebilirler.

Hatta evlerinde bile rahat ve huzurlu değillerdir. ASB tablosunda olan çocuğa yaklaşılırken önemli olan her insanın başına böyle bir şeyin gelebileceğini söyleyerek, yaşadığı duygu durumunun bir hastalık olmadığını anlatmak gerekir. Böylece o insan kendini bilinç olarak bu duygu tablosuna hazırlar. TSSB’de ise bir ila üç ay içinde benzer durumlar görülür. Kişi sık sık flaş bellekler yaşar. Kapanır ve uzak durur. Duygusal kütlük yaşarlar. Çocuk daha önce verdiği ağlamak, gülmek, okulda saldırganlaşabilir, altına kaçırabilir, uykuda irkilir, anne ve babasının yanında yatmak isteyebilir. tepkisiz kalabilir. Derslerinde konsantrasyonunu sürdüremez. Kimi durumlarda çocuklar tepkilerini somatik (bedensel) olarak gösterebilir, karnının ya da başının ağrıdığını, kolunun, ayağının uyuştuğunu söylemek gibi”


Yaşanan bu tablodan çıkış için makro düzeyde devlet ve siyasi aktörlerin çatışma zeminini ortadan kaldırarak işe başlaması gerektiğin dile getiren Yılmaz “Çünkü bütün psikolojik belirtilerde uyaran ortadan kaldırıldığında bir anda sorunun önemli bir bölümü de ortadan kalkar. Burada da travmaya neden olan çatışmalardır. Çatışmaların öncelikle sonlandırılması gerekir. Bunun yanında çocuklar için anne, baba ve öğretmenlerin yapabilecekleri de vardır. Bir kere çocukların yetişkinleri taklit ettiklerini bilerek, bir olay karşısında ağlamak, ya da harap olmak gibi ağır bir tablo sergilemek yerine mimikleri en minimal düzeyde göstermelidir. Yaşananlar çocuklara en yalın ve basit şekliyle anlatılmalıdır. Çünkü anlatılmaz ise çocukların hayal dünyası devreye girecek, olay onun dünyasında bambaşka bir halde algılanacaktır ve belirsizliğe düşecektir. O denenle çatışma ve ölümler, en uygun cümlelerle ve gizlenmeden anlatılmalıdır. Yani ne ağır ir tablo ortaya konulmalı ne de inkâr edilmelidir” diye konuştu.

Bölgede yaşanan olaylara bağlı travmaları “Sur Sendromu” olarak adlandırmanın doğru olmayacağını söyleyen Pakdemir ise şöyle devam etti:


“Travma çok ilginç durum. Sur içinde yaşayan çok, dışındaki Gaziler ya da Diclekent’te yaşayanlar az etkilendi diye bir çıkarım yapmak doğru değil. Çocuk Sur’un dışındadır ama babası Sur’a yakın ya da içinde çalışmaktadır. O çocuk travma yaşayabilir. Ya da tersine Sur’da oturan bir çocuk, sabah kalkıp silahlı militanların arasından geçim, daha sonra da polis noktasından da gidip okuluna gidebilmekte, daha sonra akşam aynı yoldan evine geri dönebilmektedir. İstatistik olarak Sur çatışmalara doğrudan temas olduğundan travmaya daha açık bir yer olmakla birlikte bu örnekteki çocuk, kanıksamış, travma karşısında böyle bir savunma geliştirmiştir. Duymazdan, görmezden gelmektedir”

HABERE YORUM KAT