1. HABERLER

  2. SPOR

  3. Kupa Zizou’ya, Zizou kupaya yakıştı
Kupa Zizou’ya, Zizou kupaya yakıştı

Kupa Zizou’ya, Zizou kupaya yakıştı

Vahap Coşkun'un Serbestiyet.com sitesinde yayınlanan köşe yazısı..

A+A-

vahapcoskun-150x150.jpgZizou hem sakin, hem de sinirliydi. Kişiliğinin bu iki yönünü en güzel resmeden maç, 2006 Dünya Kupası finaliydi. Rakip İtalya’ydı. Zidane, maçın 7. dakikasında kazanılan penaltıyı Panenka vuruşu ile ağlara gönderecek kadar sakin ve serinkanlıydı.
2014-2015, Real Madridlilerin hayırla yâd ettiği bir sezon olmadı. Takım La Liga’da, Kral Kupası’nda ve Şampiyonlar Ligi’nde rakiplerinin arkasından nal topladı ve seneyi kupa almadan kapadı. Adı Ancelotti dahi olsa kimse bu hazin tablonun altından kalkamazdı. Öyle de oldu. Başkan Perez, Ancelotti’ye teşekkür edip kapıyı gösterdi. Real artık yeni bir kaptanla yeni bir sefere çıkmaya hazırdı.

 

Ancelotti’den sonra benim gönlümden geçen takımın Jürgen Klopp’a teslim edilmesiydi. Klopp, Borussia Dortmund gibi Avrupa’nın baş-altı bir kulübünde çok büyük işlere imza atmıştı. Oynattığı atak ve hızlı futbol, Real’in ruhuyla uyumluydu. Dost ve heyecanlı tabiatıyla kısa sürede Real taraftarının gönlüne taht kurması işten bile sayılmazdı. Tanıl Bora onu “Neşeli futbol öğretmeni” olarak tanımlıyordu. Gülümsemeyi yüzünden eksik etmeyen, kasmayan ama futbola tutkuyla bağlı olan, bu tutkusunu taraftarına ve futbolcusuna da geçirebilen böylesine bir öğretmenin Real’in başında olması hepimize çok iyi gelirdi.

 

Ancak hevesimiz kursağımızda kaldı. Real, teknik direktör olarak Rafael Benitez’de karar kıldı. Rafa, Real’in tezgahından yetişen bir futbol adamı. Kariyerinde parlak işler var. Valencia’yı iki kez La Liga’nın tepesine taşımak, yine Valencia ve Chelsea ile UEFA Kupası’nı kaldırmak, Liverpool ile FA Cup ve UEFA Süper Kupa’sını kazanmak, Inter ve Napoli ile İtalya Süper Kupası’na uzanmak gibi. Yine de Real ile kimyasının tuttuğu söylenemez. Nitekim ismi, Real cenahında büyük bir heyecan uyandırmadı.

 

Takım ile Rafa arasındaki uyuşmazlık kısa sürede ortaya çıktı. Real’in ezeli rakibi Barcelona’nın gerisinde kalması, Benitez’e duyulan tepkiyi had safhaya çıkarttı. Santiago Bernabéu’da sallanan mendiller, Rafa’nın Madrid macerasını sonlandırdı. Bu arada Klopp da Liverpool’un yolunu tutmuştu. Perez, radikal bir karar verdi ve dünyanın en büyük takımını, Real’in altyapı ve pilot takımlarını yönetmek dışında, neredeyse hiçbir teknik direktörlük tecrübesi olmayan bir isme –Zidane’a- emanet etti.

 

Efsane kendi evinde

 

Zidane, muhteşem bir oyuncuydu. Fransa’nın Avrupa ve dünya futbolunu domine ettiği ve kupalara ambargo koyduğu dönemin başrolünde o vardı. Hem kulüp, hem de milli takımlarda ekibini alıp sürekler, hedefe kilitlerdi. Muazzam bir oyun görüşü vardı. Sahayı tarar, çalımlarıyla baş döndürür ve pası en uygun zamanda en doğru kişiye atardı.

 

Mükemmel golleri vardı. 2002’de Bayern Leverkusen ile oynanan ŞL finalinde attığı gol hala hatırlardadır. Orta sahada Solari’nin uzun pası ile başlayan, Roberto Carlos’un ceza sahasına ortasıyla devam eden ve Zidane’nin muhteşem sol volesiyle tamamlanan gol, ŞL finallerindeki unutulmaz gollerin başında gelir.

 

(http://www.dailymotion.com/video/xoa28n_zidane-leverkusen-e-attigi-gol_sport)

 

Zizou hem sakin, hem de sinirliydi. Kişiliğinin bu iki yönünü en güzel resmeden maç, 2006 Dünya Kupası finaliydi. Rakip İtalya’ydı. Zidane, maçın 7. dakikasında kazanılan penaltıyı Panenka vuruşu ile ağlara gönderecek kadar sakin ve serinkanlıydı. Ama maçın 110. dakikasında, kız kardeşine küfreden Marco Materazzi’ye kafa atacak kadar sinirli ve sıcakkanlıydı da. Materazzi’nin çirkefliğini kafa ile devirmesi, belki bir dünya şampiyonluğuna mal oldu ama Zidane efsanesini büyüten bir işlev gördü. Belki başka biri yapsa, böylesine mühim bir maçta kendisine hâkim olamadığı için darağacına çekilirdi. Fakat o, Zidane’dı ve insanların büyük bir çoğunluğu onun yanında yer aldı.

 

(https://www.youtube.com/watch?v=JNvP5GYWQFk)

 

Evet, Zidane futbolcu olarak bir efsaneydi. Acaba teknik direktör olarak ne yapacaktı? Sahanın içinde kimse onun eline su dökmezdi. Peki, sahanın kenarında aynı beceriyi gösterebilecek miydi?

 

Malum iyi futbolcu olmak, iyi teknik direktör olmanın garantisi değil. Muhteşem oyunculardan, her zaman iyi teknik direktörler çıkmaz. Mesela Maradona, benim için hala, tartışmasız dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusudur. Ama Maradona’nın çalıştırıcılığı bir felakettir.

 

Dolayısıyla bir efsane olarak Zidane kendi evine teknik patron olduğunda herkesin aklını bu soruların meşgul etmesi doğaldı. Aradan beş ay geçti. Elimizdekilere baktığımızda Zizou’nun bu imtihandan da alnının akıyla çıktığını söyleyebiliriz.

 

Dersine çalışan efsane

 

Zidane döneminde Real ligde 20 maç yaptı. 17’sini kazandı, 2’sinde berabere kaldı (Malaga ve Real Betis) ve sadece bir maçı (Atletico Madrid) kaybetti. Madrid’in diğer yakasına kaybettikten sonra Real üst üste 12 maçtan galibiyetle ayrıldı. Öyle ki az kalsın gerçekten bir mucizeyi gerçekleştirecek ve 12 puan geriden gelip Barcelona’yı geçip La Liga’yı da alacaktı.

 

Zaferle çıktığı ilk El Classicco’dan sonra, Zizou’nun taktiği basına yansıdı. El yazısıyla dört sayfa tutan taktik, onun dersine ne kadar iyi çalıştığının da bir göstergesiydi. Barca’yı önde karşılamayı, onun bezdirici pas mekanizmasını kırmayı, etkili ayaklarını baskı altına almayı, ayağa hızlı toplarla çıkmayı, hızlı ve organize ataklarla Barca defansını avlamayı ince ince hesaplamış ve 1-0 geriye düştüğü maçta Nou Camp’tan galibiyetle çıkmıştı.

 

Zidane, Real’in başına geçtiğinde işe önceliği orta sahayı güçlendirmeye verdi. James Rodriguez’i kenara çekti, Brezilyalı Casemiro’yu orta sahaya monte etti. Modric, Kroos ve Casemiro’dan oluşan üçlü, hem oyunu kontrol etmede, hem oyunu kurmada ve hem de defansa yardım etmede çok iyi işler çıkardı. Casemiro’nun takımın defansif yükünü sırtlaması, hem bilhassa Modric’e yeteneklerini sergilemesine alan açtı, hem de Kroos’un ileriyi daha fazla düşünmesine imkan yarattı. Orta sahaya yapılan bu dokunuş, takımın ofansif gücünü katladı.  

 

Kompakt Real

 

Beri yandan Zidane, defansı da boş bırakmadı. Oyun kurgusuna yapılan müdahale takımı kompakt kıldığı ölçüde savunma hattını da kuvvetlendirdi. Öyle ki Real, bu yıl ŞL’de çıktığı 13 maçın 10’unda kalesinde gol görmedi. 13 maçtan 9’unu kazandı, 3’ünde berabere kaldı (Atletico, PSG ve Manchester City) ve yalnızca birinde (Wolfsburg) kaybetti. Real’in ağlarına giren top ise 6’da kaldı. (Shakhtar’dan 3, Wolfsburg’tan 2 ve finalde Atletico’dan 1 gol)            

 

Milano’da oynanan ŞL finaliyle bu başarıyı taçlandırmak gerekiyordu. Penaltı atışlarıyla belirlenmiş olsa da, kupa sonunda hak ettiği yeri buldu. Zidane, teknik direktör olarak da rüştünü ispat etti. Gelecek yılda takımın yönetimini üstlenmesini ve aynı başarıyı La Liga’da da tekrarlamasını bekliyoruz.

 

Simeone için

 

Bitirirken, Diego Simeone için bir iki kelam etmesek haksızlık yapmış oluruz. Simeone, Arjantinli olması hasebiyle her zaman sempatiyle baktığım bir futbolcuydu. Gerçi topla muhabbeti çok gelişkin olan ve seyretmelere doyamadığınız biri değildi. Ama azimli ve hırslıydı. Sahada varını yoğunu ortaya koyar ve kendisini takımına adayarak var ederdi.

 

Tüm bu hususiyetlerini Atletico’ya da mal etti; hiç pes etmeyen ve savaşan bir takım yarattı. Simeone, skora bakmaksızın sonuna kadar takımıyla birlikte mücadele veren ve belki de yedek kulübesinde sahadaki futbolculardan daha çok efor sarf eden bir hoca. Bu sene de çok iyi işler yaptı. Çeyrek finalde Barcelonayı, yarı finalde ise Bayern’i saf dışı bıraktı. Şansızlığı, son üç yıldır karşısına Real’in çıkması. 2014 ve 2016’da finalde, 2015’te çeyrek finalde Real’e takıldı ve takımına o çok arzuladığı tarihteki ilk ŞL kupasını kazandıramadı.

 

Lakin Atletico, Simeone ile sınıf atladı. Simeone, alkışı ve saygıyı hak ediyor; futbol, böyle rakiplerle güzel.  

 

Ha bu arada Rafa’ya ne oldu derseniz; o, Newcastle ile küme düştü… 
Kaynak: serbestiyet.com

HABERE YORUM KAT