1. HABERLER

  2. SİYASET

  3. HDP, 2016 bütçesine şehr koydu
HDP, 2016 bütçesine şehr koydu

HDP, 2016 bütçesine şehr koydu

Halkların Demokratik Partisi (HDP), TBMM’7e görüşülen 2016 yılı bütçe kanununa şerh koydu. 175 sayfalık şerh metninde, bütçenin savaş bütçesi olduğu belirtildi.

A+A-

HDP’den yapılan yazılı açıklamada, 2016 Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Tasarısı’na ilişkin, partinin Plan ve Bütçe Komisyonu’nun muhalefet şerhi koyduğu belirtildi.

 

Çok kapsamlı değerlendirmelerin bulunduğu muhalefet şerhinde, bütçelerin çok önemli siyasal, ekonomik ve yönetsel belgeler olduğu belirtilerek “Öncelikle hükümetlerin faaliyetlerine meşruiyet kazandırırlar. Bütçeler aynı zamanda sosyal sınıflar arasındaki mücadelenin en önemli alanlarından biri ve egemen - yöneten sınıfların en önde gelen ekonomi ve maliye politikası araçlarıdır. Ayrıca hükümetlerin emek, demokrasi, sosyal hak ve özgürlükler, insan hakları, farklı etnik kimlikler ve inanç grupları ve farklı cinsiyetlere eşit yaklaşım konularındaki duruşlarının da en önemli göstergeleridir” denildi.

 

2015 yılınınhem Türkiye halkları hem de AKP ve Saray açısından son derece önemli bir yıl olarak tarihe geçtiği kaydedilen metinde “Türkiye 8 Haziran 2015 tarihi itibariyle umutla yeni bir dönemin ilk gününe uyanmıştı. Zira yapılan genel seçimlerle otokratik Başkanlık sistemine geçit verilmediği gibi, 12 yıldır neoliberal ekonomi politikalarıyla başta işçi sınıfı olmak üzere en geniş emekçi yığınları kitlesel işsizliğe, örgütsüzlüğe, düşük ücretli, esnek, güvencesiz ve işçi cinayetlerine, köleci çalışma koşullarına mahkûm eden tek partili bir siyasal iktidar anlayışına dur denildi” ifadelerine yer verildi.

 

7 Haziran Seçimleri sonrasında, AKP’nin tek başına iktidar olamaması ve Başkanlık hayalinin suya düşmesinin, Saray ve çevresinin hızlı bir biçimde paradigma değişikliğine gitmesine neden olduğu vurgulanan metinde “7 Haziran – 1 Kasım 2015 döneminde IŞİD’in bombalı terör saldırıları ve katliamlarıyla, Kürt kentlerinin asker ve özel harekatçılarca kuşatılmasıyla, yapılan yaygın tutuklamalarla ve çatışmalar sonrasında ortaya çıkan ölümlerle yaratılan istikrarsızlık, kaos, belirsizlik ve korku ortamı AKP ve Erdoğan’ın kendisi için genişçe bir manevra alanı açmasına imkan sağlamıştır” denildi.

 

AKP statükocu güçleri yanına aldı

 

AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, devletin statükocu güçlerini de yanına alarak, bir taraftan 2013 yılının son aylarından itibaren hazırlıklarına başladıkları ve 2014 yılının son aylarında tamamladıkları ‘çöktürme planı’ çerçevesinde teslim alma ve biat ettirme amaçlı; diğer taraftan ise 7 Haziran seçimlerinin rövanşını almak adına Kürt halkına, Türkiye demokrasi ve barış güçlerine, HDP’ye oy verenlerin siyasi iradesine karşı çok yönlü ve ağır bir saldırı başlattığı kaydedilen metinde, özetle şöyle denildi:

 

“7 Haziran’dan 1 Kasım seçimlerine giden beş aylık dönem rejim krizinin geldiği yeri sergilemesi açısından son derece özgündür. Tarihe eşine az rastlanır bir akıl tutulması olarak geçecek olan bu dönem, iktidarın tüm enerjisini başkanlık sistemine ayırdığı, bu amaca ulaşabilmek için iç savaşı bile göze aldığı, katliamlar ve siyasi cinayetlerle kaos ortamını savaş ortamına çevirmekten geri durmadığı bir dönemdir”

 

Savaşta istikrar

 

“1 Kasım seçimleri sonrası ise istikrar denilen konu ‘savaşta istikrar’ olarak kendisini göstermiştir.

 

Toplumun her kesimine yönelen şiddet artarken, sokağa çıkma yasağı adı altında Kürt halkına yönelik saldırılar insanlık adına utanılacak sahnelerle tarihe geçmektedir. Toplumun tüm kaynaklarını kendi iktidarlarının geleceği için savaşın finansmanına ayıran hükümet, 2016 Geçici bütçesinden ayırdığı kaynaklarla savaşı derinleştirmiştir. 2016 Bütçesinde ise değişen bir şey yoktur, hükümet Parlamentodaki çoğunluğuna dayanarak bir savaş ve suç bütçesini bugün hayata geçirmektedir”

 

Kürt Sorunu

 

“Kürt Sorunu bugün politik yaşamın şekillenmesini yegâne belirleyen mesele olmasının yanı sıra, diğer tüm politik ve toplumsal sorunlarının çözümünde de öncelikli ve bağdaşık bir niteliğe sahiptir. Türkiye toplumunun kronikleşmiş demokrasi, insan hakları ve adalet sorununun Kürt Sorunundan bağımsız düşünülemeyeceği bir gerçekliktir.

 

Geçmişin deneyimleri Türkiye siyasetinin tüm aktörlerine bu konu hakkında yeterince ders çıkarılabilecek malzeme miras bırakmıştır. 2013 yılından itibaren sürecin Barış ve Demokrasi ekseninde çözümüne dair bir umudun yeşerdiğini ve bu umudun çevresinde toplumun geniş kesimlerinin ‘çözüm süreci’ başlığında bir mutabakatı sağlama iradesini beyan ettiğini hep birlikte yaşadık”

 

100 yıldır çözümsüzlük politikası

 

“100 yıldır çözümsüzlük politikalarıyla daha da derinleşen Kürt Sorununun, Türkiye’nin demokratikleştirilmesi bağlamında çözümünü öngören sürecin hükümet tarafından ‘’Buzdolabına’’ konulması, yüzyıl önceki geriliğe düşülmesi halklarımız açısından bedeli ağır olmuştur.

 

1921 Anayasasında tanınan muhtariyetin bugün tartışılması ihtimali bile ‘’ağırlaştırılmış müebbet hapis’’ ile yargılanmaya, 1923 yılına kadar meclis tutanaklarında yerel coğrafyaları tanımlayan ifadeler ve Kürt Halkının kolektif hakları tartışmaları, büyük bir baskı ve şiddetle bastırılmaya çalışılmaktadır. Açıkça görülmektedir ki, Kürtlerin bir halk olmaktan kaynaklı hakları hususunda, bugün, 1923 yılının gerisine düşülmüştür. Büyük Millet Meclisi’nin 3 Temmuz 1920 tarihli 3. Celse oturumunda Mustafa Kemal konuşmasının içerisinde “Fakat Kürdistan, Lazistan vesaire hakkında değil” ifadesini kullanmıştır.

 

Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal imzası bulunan ve El Cezire Komutanlığı’na gönderilen belgede “Kürdistan’daki bütün çalışmaların bu amaca dayalı…” şeklinde ifadeler geçmiştir. Yine 1923 öncesi BMM tutanaklarına bakıldığında; örneğin 22 Temmuz 1922 tarihli Gizli Celse Zabıtlarında yapılan tartışmalarda bir mebus “Efendiler bugün bendeniz Kürdistan mebusuyum” cümlesini rahatlıkla kullanabilmiştir. Bu yerel coğrafik tanımlamaları başka mebuslar da defalarca kullanmış ve bu ifadeler BMM tutanaklarına herhangi bir sansür olmadan girebilmiştir. Bugün ise başta Kürt halkı olmak üzere halklarımızın tarihsel gerçekliklerine yönelik bir unutturma ve hafızasızlaştırma uygulaması devrededir”

 

Türkiye çıkmaza giriyor

 

“Türkiye’nin geleceğini her geçen gün daha da içinden çıkılamaz bir krize sürükleyen hükümet, halkların sesine kulak vermek yerine sadece Saray’ı dileyerek ülkede, bölgede, Ortadoğu’da savaşı yaygınlaştırmaya yönelik çabalarıyla kaosu körüklemekte, Ankara’nın orta yerinde katliamlara geçit verebilmektedir. Bugüne kadar Suruç, Ankara, Cizre ve yine Ankara katliamlarında yitirdiğimiz yurttaşlarımızın sayısı 300 civarındadır. Hiçbir sorumluluk almayan siyasi iktidar sürekli muhalefeti, özelliklede HDP’yi suçlayarak savaş politikalarında ısrar etmektedir.

 

Oysa çözüm hükümetin gittiği yolun tam zıt yönündedir. Çözüm Kürt halkını ve bölgedeki Kürt yönetimlerini düşmanlaştırmak değil, barışı birlikte örmekten geçmektedir. Hükümet ve Saray barış inşa edebilecek olasılıkları ortadan kaldırmak için elinden geleni ardına koymaz tutumuyla ülkeyi büyük bir felakete sürüklemektedir. Buna dur demenin yolu ‘Kürt Sorunu’nun çözümünün siyasi alanda acil üretilmesinden geçmektedir”

 

Eşi görülmemiş saldırılar

 

“Cizre ve Sur başta olmak üzere birçok yerleşim yeri günlerce abluka altına alınarak tanklarla, toplarla, keskin nişancılarla eşi görülmemiş bir saldırı ve katliam politikasına maruz bırakılmaktadır.

 

Yasalar hiçe sayılarak geçmişin yargısız infazlarını aşan uygulamalarla 3 aylık bebeklerden 80 yaşındaki dedelere kadar aralarında çok sayıda çocuk ve kadının da bulunduğu siviller katlediliyor, ilçeler top ateşiyle yıkılıyor, halk zorla göç ettiriliyor. Bu saldırılara karşı halkın direnişi hendeklere sıkıştırılarak, iktidarın işlediği tüm insanlık suçları gizlenmeye çalışılıyor”

 

57 kez yasak ilan edildi

 

“Son altı ayda Kürtlerin yoğun yaşadığı coğrafyanın 7 kentinde ve 20 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde 20 Şubat 2016 tarihi itibariyle 57 kez ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının toplamda 405 günü bulduğu, en az 1 milyon 370 bin kişiyi etkilediği ve sadece uygulanan ablukalarda yüzlerce sivil yurttaşın katledildiği bir dönemi yaşıyoruz. Silopi, Sur ve Cizre’de ise tam bir insanlık suçu işlenmiştir. Cizre’de bugün için bilinen tek gerçek, Saray-AKP iktidarının faşizan ve insanlık dışı saldırılarına karşı direnenlere yönelik toplu katliamın yapıldığı, cenazelerin sokaklara ve evlerin bodrumlarına bırakıldığıdır”

 

Yüzlerce sivil katledildi

 

“Temmuz 2015’ten bu yana yüzlerce sivil yurttaşımızın katledildiği bu dönemde hukuk, ahlak ve insanlık tanımayan bir siyasi iktidar ve devlet gücüyle karşı karşıya kalınmıştır. Saray-AKP iktidarı, hem içerde hem de dışarda savaşla, çatışma ve kutuplaşmayla sonuç alma inadına saplanmıştır. Bu politikalara rıza göstermeyen toplum kesimlerinin talepleri silahla, baskı ve zulümle, tehdit ve korku imparatorluğu büyütülerek bastırılmaya çalışılmaktadır”

 

Hedef başkanlık sistemi

 

“Başkanlık hedefine ulaşmak isteyen ‘tekçi’, cinsiyetçi zihniyet; savaşı tırmandırıp, sivil halkın ve kadınların, gençlerin ve çocukların katliamına devam ederken, sokağa çıkma yasaklarıyla kendi çıkardıkları anti demokratik yasalara bile aykırı hareket etmekte, tanklarla ve toplarla mahallelere saldırarak suç işlemeyi iktidar olmanın bir ayrıcalığı olarak görmektedir. Bu iktidarın ve devletin Kürt halkına karşı sürdürdüğü ‘çöktürme’ savaşının hiçbir meşruiyeti yoktur.

 

Evrensel savaş hukukunu bile ayaklar altına alan bir siyasi iktidar pratiği yaşanmaktadır. Katledilen kadınların çıplak bedenlerinin alçakça teşhir edilmesi, cenazelere işkence yapılması gibi suçlar, insanlık ve savaş suçlarıdır. Kararları alan siyasilerin, bürokratların ve bunları sahada uygulayanların işledikleri suçların zaman aşımı yoktur ve yargılanmaktan kurtulamayacaklardır”

 

İlk adım müzakere

 

“Toplumun çözüm sürecine ve buna bağlı hayata geçmesi beklenen kalıcı barışa ve nihayetinde Kürt Sorununun ve onun ardı sıra gelecek olan demokrasi, insan hakları ve adalet meselelerinin evrensel değerlere uygun halline olan mutabakatı 2015 yılına kadar AKP’nin tüm oyalamalarına rağmen süregelmişti. Sorunun çözümü için ilk adım kuşkusuz Müzakere dediğimiz sözcük ile en net ifadesini bulmaktadır.

 

Bugün AKP iktidarının müzakereden kaçan, güvenlikçi politikalarla katliamları çözüme tercih eden anlayışı siyasi alanı daraltmakta, tek adamcılığa olan tapınma nedeniyle diktotaryal bir rejime, Hitler Almanya’sı özlemiyle, ülkeyi sürüklemektedir. AKP’nin bu anlayışla Müzakereye kapıları kapatması Türkiye’nin ciddi bir krize sürüklendiğini göstermektedir. Barış, artık sadece silahların susması değildir, aynı zamanda yeni bir Türkiye’nin kurulması mücadelesidir. Bunun öncelikli koşullarından biri de İmralı’da Türk ve Kürt halklarının, Türkiye ve bölge halklarının tarihsel ve stratejik ittifakı için bütün varlığını ortaya koyan Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin derhal sonlandırılması ve müzakere edilmeye başlanmasıdır”

 

Ortadoğu, Rojava, ve Dış Politika

 

“Hegemonik güçlerin Ortadoğu’ya 20. Yüzyıl’da dayattıkları ulus-devlet sistemi, halkların canlı, dinamik, zengin ve iç içe geçen sosyo-kültürel ve tarihsel gerçekliğine uymamış, bu coğrafyada sürekli krizler yaşanmasına neden olmuştur. Oryantalist bakışın Ortadoğu’ya zorla giydirdiği bu sistem Ortadoğu halkları açısından ciddi kimlik bunalımlarına yol açtığı gibi, yarattığı sorunlar birçok yerde ciddi sorunlara yol açmıştır.

 

Halklar arasına çizilen yapay sınırlar, ulus-devlet inşasıyla sürdürülmeye çalışılmıştır. Bu kriz döneminde yeniden Şii, Sünni ve milliyetçilik projeleri ile var olan sorunlara çözüm bulmaya çalışan bölgesel devletlerin bu tutumları sorunları daha da derinleştirmektedir.

 

Kürt coğrafyasını dört parçaya ayıran Sykes-Picot Anlaşması’nın 100. yılına girerken, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin ise kuruluşunun 70. yılındayız. Aradan geçen zamana karşılık halklar arasına çizilen sınırlar, katliamcı ulus-devlet politikalarına, zorla göçlere, Suriye’deki ‘Arap Kemeri’ politikalarına rağmen yapaylıktan kurtulamamıştır.

 

Yüzyıllarca bir arada yaşayan halklara, yapay sınırlar çizilemeyeceği çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Suriye'de beş yıldan bu yana en az 350 bin insanın hayatını yitirdiği, 12 milyon insanın yerinden yurdundan olduğu, kentlerin yerle bir edildiği, üretim tesisleri ve kentsel altyapıların ağır yıkıma uğradığı ülkeyi yok oluşun eşiğine sürükleyen bir iç savaş süre gidiyor.

 

Uluslararası güçlerin belirleyici bir rol oynadığı, ama sahada açıkça yer almadıkları bir vekâlet savaşı halinde süren çatışmanın ancak bütün dış müdahalelerin son bulması ve Suriye halklarının kendi kaderini tayin hakkının önündeki bütün engellerin kaldırılmasıyla mümkün olacağı aksi iddia edilemez bir hakikattir.

 

Öte yandan bu süreçte Rojava halkları tarihsel deneylerden de dersler çıkararak, mevcut rejimin veya hegemonya kurmak isteyen güçlerin tarafı olmaksızın, kendi güvenliklerini sağlayabilmek, katliamlara karşı durabilmek, özgürlük mücadelelerini sürdürmek ve yaşam haklarını koruyabilmek için örgütlenmişlerdir. Bu örgütlenmenin özerklik sistemi içerisinde inşa edilmesi, anayasasının farklı halkları ve inançları kapsaması ve eşit birlikteliğe dayalı demokratik şekli, Suriye’de üçüncü bir çizginin oluşmasını sağlamıştır”

 

(Mahmut Oral)

HABERE YORUM KAT

İlgili Haberler