1. HABERLER

  2. DİYARBAKIR HABERLERİ

  3. 'Güvende hissettiğim tek yer Diyarbakır'
'Güvende hissettiğim tek yer Diyarbakır'

'Güvende hissettiğim tek yer Diyarbakır'

'Tate Modern Yolu', 'Süper Müslüman' gibi işlerile tanınan Şener Özmen, yeni işlerini Pilot'ta sergiliyor. Resim öğretmenliği de yaptığı Diyarbakır'da yaşayan sanatçı, 'Her şeye rağmen kendimi güvende hissettiğim tek yer Diyarbakır' diyor.

A+A-

Türkiye 'deki ilk solo serginiz 'Sıfır Tolerans'ın açılışı nasıl geçti?

Başta biraz tedirgindim, çünkü Türkiye'deki ilk solo sergimdi. Nasıl karşılanacağını merak ediyordum. Kendimi serginin içinde nasıl bulacağımı, insanların neler söyleyeceğini... Çok kalabalıktı ve açılışlara gitmeyen, açılışları sevmeyen bir kesim de vardı. Sanatçılar, müze yöneticileri, küratörler, edebiyat ve dergicilik dünyasından insanlar. Bu anlamda 'Sıfır Tolerans', sanat ortamını birleştirici bir sergi olmuş.

Tanıtım metninde, 'Sıfır Tolerans'ın sanat dünyasının eleştirelliğini kaybetmesi ve her şeyin hoşgörüyle karşılanmasının tehlikesine işaret eden sergi olduğunu söylüyorsunuz. Çıkış noktası neydi?

Şu soruyu sormak istiyordum en son hangi sanat ürününe tepki verdik? Sanatçı sayısı arttı. Dışarıda sanatçı kalmadı artık ben bağımsızım diyebilecek. Birkaç yıl direnebildiler sonunda herkes bir yere gitti. Onun dışında 90'larda bizi enerjisiyle ayakta tutan eleştirel mantık ortadan yok oldu. Ben aynı zamanda yazan biriydim, hem sanatı takip edip hem de sanat yapıtları üzerine yazı yazan biriydim. Bende de bitti. O enerjinin yitimi, aşırı profesyonelleşme tuhaf bir şey yarattı. Sanat dünyasında her şeye evet diyen, tepki vermeyen her şeye hoşgörüyle yaklaşan.

Bir süre sonra eleştiri yazıları tanıtım yazılarının ötesine geçmemeye başladı. Sergi bunları tekrar gündeme sokmayı amaçladı. Mesela benim eskiden yazabileceğim Artist dergisi var, editörü Halil Altındere'ydi. O da kapandığı için yazacak bir mecra da kalmadı. Sergideki 'Sıfır Tolerans' gazetesini bu yüzden çıkarttım, tek kopya.ww Yazabileceğim bir yer olsun diye...

Peki İstanbul 'a merkezlenen sanat dünyası kendi içinde her şeye tolerans gösterirken dışarıya, İstanbul dışına toleranssız mı acaba?

Bu çok kritik bir soru. İstanbul'da görünürlük kazanmaya başladığımız yıl 2003. Öncesi yok, çok tekildi. Bununla o dönem çok uzun bir mücadelemiz oldu. Galericiler İstanbul dışında yaşayan sanatçılarla çalışmak istemiyorlardı. Siz sanatı coğrafik olarak bölümleyemezsiniz. Sanatçı her yerde sanatçıdır. Şimdi sorsanız tam tersini söyleyecekler, 'Hayır biz onları olduğu gibi kucakladık' diyecekler. Bunu yapanlar da oldu. Doğu bizi besliyor, yeşertiyor. Ben bunu hep söyledim.

Sergide üç poşu işi var. 'Kusursuz poşu' denemeniz, poşu kumaşından yapılmış elbise ve o elbiseyle poz verdiğiniz fotoğraf... Poşuya neden kafayı taktınız?

Kesilmiş kırpılmış ama böyle belli bir düzenle olmayan çok fevri biçimde parçalanmış bir kumaş olarak görüyorum yaşadığımız toplumu. Malzemeyi tanımam bu sergiyle başlıyor. Bir önceki grup sergisinle şal yapmıştım, o benim için bir adımdı. Bir taraf bize 'Sizin fotoğraf ve video dışında malzemeniz yok. Çünkü siz zaten malzemeyi tanıyan sanatçılar değilsiniz, mekanı hisseden sanatçılar değilsiniz' diyor. Bir yerde haklılar ama bir yandan halksızlık ediyorlar bize. Bu malzemeler üzerinden bir şeyler yapma fırsatı tanınmadı ki. Belki bu olsa mekanla birlikte kurulabilecek şeyler yapabilirdik. En başta bu malzemelerle ne yapabileceğime dair en ufak bir fikir sahibi değildim.
Poşu bende takıntı haline geldi. Uzun süre uğraştım.

Motifi üzerinden tütün yaprağına benzeyen desenini malzeme olarak kullanabilir miyim diye düşündüm, 'Kusursuz Poşu' çıktı ortaya. Diyarbakır 'daki terzilere gittim bundan elbise yapabilir miyiz diye hiçbiri uğraşmak istemedi. Deli işi dediler. 10-15 tane yapıştırıcı aldım, kalıpları kesip kendim yapıştırdım. Giymeden önce bunun nasıl bir etkisi olacağını bilmiyordum. Ama giydikten sonra aynada kendi imgemle karşılaştığımda kahkaha attım.

Poşu takım elbiseli fotoğrafınız bir anlamda şaka yollu sizin için söylenen 'çağdaş sanatın derebeyi' nitelendirmesine gönderme.

Halil Altındere 'Ben bu değilim ama siz bana böyle baktığınız için bunu görüyorsunuz' yorumu yaptı. Ben 2003'te 'Süper Müslüman' diye bir iş yapmıştım, Süpermen kostümü giymiştim. O dönemi de çağrıştırdı bana. Diyarbakır'da ilk kostüm giyen sanatçıydım. (Gülüyor) Aynı duygulara kapıldım. Hem takım elbiseli imgemi yansıtıyor! Rahat bir poz ama sert bir bakış, bıkkın bir duruş. Yanına malzemenin kendisini, onun yanına da iki buçuk ayımı verdiğim desenin kendisini 'Kusursuz Poşu'yu koydum. Kafamda sanatta kusursuz olunabilir mi, kusursuzluk nedir, bütün bu sorular dolaşıyordu.

Serginin girişinde bir video var, Diyarbakır'da çorak bir arazide savaş uçaklarının uğultusu altında 'Bulunduğum noktadan dünya sanatını etkilemem mümkün mü?' diye sesinizi duyurmaya çalışıyorsunuz. Mümkün mü peki?

Mümkün olmuş zaten, orada bunu sormadan olmuş. Cengiz Tekin'le 2003'te yaptığımız 'Tate Modern Yolu' videosu aradan 11 yıl geçmesine rağmen hala Avrupa'da en çok sergilenen işlerden biri. Orada biz 'Tate Modern yolunu arıyoruz, nerede?' diye bir soru soruyorduk. Burada da benzer bir topografya üzerinde şunu sorma gereğini hissediyorum: Bulunduğum noktadan dünya sanatını etkilemem mümkün mü? Bu soruyu aslında beni izleyene soruyorum. Savaş uçaklarının uğultusu Diyarbakır'da gündelik hayatın bir parçası haline gelmiş. Seslerin bütün galeri içinden duyulması da işin bir parçası. O sesler sizi tedirgin ediyor.

Çağdaş sanatın önemli isimlerinden birisiniz. Merkezde, İstanbul'da olmak yerine Diyarbakır'da yaşayıp üretmeyi tercih etmenizin nedeni?

Çok basit bir şey söyleyeceğim. Size garip gelemilir ama her şeye rağmen kendimi güvende hissettiğim tek yer Diyarbakır. Müze yok, galeri yok, hiçbir şey yok. Sıfırdan üretmenin heyecanı var. Avrupa'yı çok gezdim, dolaştım ama oradan bir tek iş bile çıkaramadım. Çok fazla huzurun olduğu yerlerde kaldım giderek kriminal şeyleri özlemeye başlıyorsunuz. Bu çok tuhaf bir şey. Aşırı dinginlik, aşırı sessizlik kimyanızı farklı bir şekilde etkiliyor. Diyarbakır'da kalabalıklar İstanbul'da olduğu gibi sizi yormuyor. Diyarbakır'da elinizi neye atsanız iş olabilecek bir potansiyele sahip. Hangi taşın altına elinizi koysanız bir yara, bir acı ortaya çıkacak.

2000'li yılların başında kendinizi şair olarak ortaya koymaktan vazgeçip çağdaş sanata yöneldiniz. Bu kırılma noktasını nasıl oldu?

Bu bir kavşak aslında. Şiir yazdığım dönem, şiir yazmanın ağırlığının olduğu bir dönemdi. 90 sonrasında ağırlığını yitirdi politik şiir, ben en erken bırakanlardan biriyim. 90 sonrası kendilerini solla Kürt hareketiyle ilişkilendiren tuhaf melodramik şiirler çıktıktan sonra ben dedim bunu yapamam. Bana göre güncel sanat edebiyattan hiç uzak bir alan değil. Şiir artık benim işlerimin başlıklarında ortaya çıkmaya başladı. Dizeleri yan yana getirmekten çok sanatın içine sokarak bu dili sürdürmeye çalışıyorum.Şener Özmen'in 'Sıfır Tolerans' başlıklı sergisi 29 Aralık'a kadar Pilot Galeri'de.

Kürtler iktidara çok büyük umut bağladı

Hükümetin Kürt açılımını sorsam... Diyarbakır'da hala umut var mı?

Bence umut yok ama yapılmış bazı şeyleri de insan görmeden edemiyor. 15 yıl önce gıkımızı çıkaramıyorduk. Bu konjonktürel bir şey mi yoksa iktidar mı bu adımları attı bunu bilmiyorum. Yavaş yavaş başka bir şeye, o 90'lardaki söyleme girmeye başladı. Bunu açıklamakta zorlanıyorum. Kürtler iktidara çok büyük umut bağladı. Birkaç yıldır peş peşe gelen tutuklamalarla toplumu kamplaşmaya başladı. Bu sorunu çözmeleri için büyük yol Kürtleri kendi insanları gibi görmeleri.

Diyarbakır'da yaşadığınız için işlerinizin Kürt meselesiyle ilişkilendirilerek algılanması sizde rahatsızlık yaratıyor mu?

İyi bir niyet taşıdığı sürece problem yok. Bir dönem söylemiştim, Rothko gibi işler de yapsam aynı şey söylenecek. Bu ilişkilendirmenin tek sebebi orada yaşıyor olmam.

HABERE YORUM KAT