03 Aralık 2016 Cumartesi
  • Diyarbakır3 °C
  • İstanbul9 °C
  • Ankara1 °C
  • Antalya6 °C
  • İzmir3 °C
  • IMKB
    0.00
    %
  • Altın
    133,161
    %1.00
  • Dolar
    3,5219
    %0.77
  • Euro
    3,7585
    %1.12

'Fethullah Gülen tabi ki dönecek'

Fethullah Gülen tabi ki dönecek

11 Ağustos 2008 11:26

Fethullah Gülen’in arkasından çok ağıt yakılacağını söyleyen Zaman Genel Yayın Yönetmeni "Türkiye’ye dönecek mi diye sordular. Tabii ki dönecek" dedi.

Hülya Okur'un röportajı

Ma’rifetin zıddı; inkârdır. İlmin zıddı ise; cehildir ama inanın bana onda bulunan meziyetlerin zıddı yok. Hani doğru yürüme dersleri almak için başının üstüne kitapları dizersin ya, yanından ayrılana kadar o hissi taşıdım içimde, o kitaplardan biri düşer gibi olsaydı, onun edebiyat sınavından geçemezdim çünkü. Peki gazetecilik sınavında risalelerini taşıma cesaretinde bulunabilecek miydim? Bunun için de onun rikkat duvarına tırmanmalıydım fakat o duvar ortasından ayrılıp kapı oldu, tıpkı Hz Ali’nin annesi Fatıma’nın doğum sancıları tuttuğunda Kabe’yi tavaf etmesi ve Allah’a kendisini bu müşkül durumdan kurtarması için dua etmesi esnasında Kabe’nin duvarının yarılması ve Ey Fatıma! Gir içeri buyrulması, Fatıma’nın yarıktan içeri girmesi ve tekrar duvarda ki yarığın kapanması rivayetinde olduğu gibi… Zaman’ın şeffaf kalesinden midir, Ekrem Dumanlı’nın vahdet-i vücut özelliğinden mi bilmem ama bu röportaj beni hala kendime getiremediyse de, sizin huzurunuza geldi…

 

Edebiyat okudunuz. Babanızın sahip olduğu otobüste turistleri gezdirirken muavinlik yaptığınızdan söz ediyorsunuz. Ama Hak-Rah’ınız, yol toprağınıza ne serpilmişti de siz onu takiben kendinizi gazetecilikte buldunuz?

Benim çocukluk yaşlardan itibaren kendime çizdiğim yol, edebiyat yolu. Halen de öyledir aslında. Ben fırsat buldukça, tiyatro, hikâye, roman, senaryo yazmayı düşünen bir insanım. Hala o ana yoldan ayrıldığımı düşünmüyorum. Babamın da böyle bir merakı vardı. 70’li yıllarda dayım, beş kız kardeşin tek erkeği (şimdi milli eğitimde müdür yardımcısı İstanbul’da), babası da erken vefat ettiği için babamlar bir yönüyle babalık yapmışlar.

Hatta onlar Yozgat’tan, Ankara’ya tiyatro izlemeye giderlermiş…

Bayağı çalışmışsınız.

Anneanneniz sayesinde dayınızın tiyatro tutkusunun size geçtiğini söylüyorsunuz. Peki bir perdenin altından görünmeniz ne kadar zor bu alanda?

Yazarlık kısmını daha çok seviyorum. Oyunculuk benim beceremeyeceğim, zor bir iş.

1997 yılında kaleme aldığınız, kendi kusurlarını başkalarının hayatlarında izleyen ve bundan korkuya kapılan insanları konu alan ’Son Duruşma’ adlı tiyatro oyunu kalbinizin elektrokardiyografisi mi?

Aslında hayatımın önemli dönemlerinin çizgilerinin yansıtıldığı bir şey o. ‘1980 darbesi, hapishanelerde çok sık baskın yapılıyor, ‘hiçbir şey eskisi gibi değil’ sözlerinin atıfta bulunduğu en önemli şey, 12 Eylül darbesinde bir yönlü çocuk sayılabilecek, bir yönlü çok erken büyümüş bir insan olarak toplum kimlerden oluşuyor, güç dağılımı nasıl yapılıyor, gücün karşısında mahkum olanlar ne hissediyor, hakim olanların bir mahkumiyeti var mı, mahkum olanların bir hakimiyeti var mı gibi hayatım boyunca sorguladığım bir dönem o. Bu karakterin hepsinde bir miktar kendim varım. İLK DEFA SÖYLÜYORUM, KİTABIMIN ADI: BİR ANLIK HİKAYELER

Yok, edebiyatla hiç bozuşmadım. İlk defa size söylüyorum, bitirebilirsem bir hikaye kitabı üzerinde çalışıyorum. Kitabın başlığı da; ’Bir anlık hikayeler’. Bir an, bir dakika belki birkaç dakikadan daha kısa sürelik bir tabloyu yoğunlaşarak anlatmaya çalıştım, beşini yazdım, yedi hikayeden oluşsun veya beş hikayede bitireyim diye düşünüyorum. Mesela birisi, gençlik yıllarında çeşitli örgütlerde bulunmuş bir insanın kapıda duyduğu bir tıkırtıdan, yataktan kalkıp kapıya kadar gideceği bir anı anlatıyor. Veya hakemin düdük çalmasıyla, futbolcunun topa vuracağı an veya bir kadına evlenme teklifi edilirkenki o saniye ama tabi geriye gidiyor, ileriye geliyor, çocukluk yıllarına gidiyor, ailesine, kızın ailesine, nasıl tanıştıklarına vs.. Aslında hayatı böyle görüyorum. Her biri küçük küçük hadiselerin bir araya gelmesi. Mevlana’nın bir benzetmesi var: ”Hayat bir ateştir, hızlı çevirdiğimiz zaman bir daire gibi gözükür.” Bir noktadır o, hızlı çevirince onu bir çizgi gibi görürüz. Hayat, küçük küçük anların bir araya getirilmesinden oluşan büyük bir an.

Bu anları biz de birleştirmeye çalışacağız söyleşimizde. Oyunun içinde kendinizi bulmanızdan bahsettiniz ya…Özel bir tiyatro grubunun, ABD’ye gidip Fethullah Gülen’in evinde özel semazen ve kukla gösterisi kesitleri sunduğu, oyuncunun komutanına "Ben Zaman okuyorum. Ekrem abi buradayken de başka bir şey okuyamam" esprisini yaptığı basına yansımıştı. Sizi, Fethullah Gülen’i ve Zaman’ı o oyunun bir parçası yapan şey neydi?

Aslında bu tamamen bir tesadüf. Benim Amerika’ya seyahatimin bir tanesinde Fethullah Gülen’i de ziyarete gittim. Dediler ki:”Aşağıda bir tiyatro ekibi var, tiyatro izleyin.” Hocaefendi, ben de seyredeceğim deyince beraber indik. Aslında o tiyatro uzundu. O mekân de çok ilginçti. Hatta unutmuyorum, bitti gösteri, bir alkış gerekir aslında. Çünkü çocuklar gayet güzel hazırlanmışlar. Fakat tabi orda insanların saygısındandı belki, oraya yakışırdı. Orası bir tiyatro salonu değildi, bir evin oturma salonu. “Hocam kusura bakmayın biz millet olarak beğendiğimiz şeyleri alkışlama özürlüsü sayılırız” deyince, ben: ”Tiyatro yeni bitti zaten, şimdi alkış zamanı” dedim alkışlattım. Aslında tamamen tesadüf. Onlar turneye çıkmışlar, turne bitmiş, haber göndermişler, “bir ziyaret etmek istiyoruz” diye, ben de o gün başka bir iş için oraya gitmiştim. Kendimi hakikaten hoş, güzel bir hatıranın içinde buldum. FETHULLAH GÜLEN’İN ARKASINDAN ÇOK AĞITLAR YAKILACAK

“Kavganın değil barışın, çatışmanın değil kavuşmanın adresidir” dediğiniz Fethullah Gülen’in gazetenin finans kapısı olması dışında sizin için de rahmet kapısı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Gazetenin finans kapısı çok nahoş bir ifade. Öyle bir şey yok çünkü. Kendine göre bir satış, pazarlama yapan bir gazete. Hakikaten kendi ayakları üzerinde duran, kendi yağıyla kavrulan bir gazete. Şu an Hürriyet’ten de, Sabah’tan da daha pahalı. 45 Kuruş. Üstelik sayfa sayısı daha az olduğu halde, ki daha da pahalı olması gerektiğini düşünüyorum. Gazetelerin en büyük malzemesi kâğıt. Kâğıdı beş sene önce 340 dolara aldığımızı, şimdi 830 dolarlara alamadığımızı kimse konuşmuyor. Gazete fiyatları nasıl sabit kalır? Dünyada böyle bir gazete taktiği var mıdır? “Free paper”ları istisna tutuyorum. Onların mantalitesi farklı. Ama üzerine ücret konan bir gazetenin kendi maliyetini karşılayamayarak, tek umudunu reklam ve reklam pastasına dayayarak gazete üretmesi yanlış. Biz iyi kötü biraz gelir gider dengesini iyi hesaplayarak, gazetenin üzerine hiç olmazsa, olabildiğince iyi bir fiyat koyuyoruz. İkincisi, iyi de bir reklam alıyoruz, fena bir reklam almıyoruz, daha henüz büyük şehirlerde büyük ajanslar ideolojik yaklaşımlarını, takıntılarını tam yenemediği için istediğimiz kadar belki reklam alamıyoruz, bazı reklam şirketlerinde de oldu ama Anadolu’da en iyi reklamları alan şirket biziz, ileride de alacağımızı düşünüyoruz. Bizim maddi olarak dışarıdan bir desteğe ihtiyacımız yok. Her gün önüne alsa, o büyük devasa reklam firmalarının bize ayırdığı yeri görse buna gerek de kalmaz. Ama Fethullah Gülen’le bizim bir gönül bağımız olduğunu hiç saklamıyorum. Çok önemli bir düşünce insanı. Biz Türkiye’de nedense insanlar öldükten sonra kıymetini bilen insanlarız. Bakın göreceksiniz, bu insanın arkasından da çok ağıtlar yakılacak. Çünkü çok önemli şeyler söylüyor ve yazıyor. Ama bir yaftalama var. Değil Türkiye’de, İslam dünyasında bu kadar doğu-batı medeniyetine, doğu-batı edebiyatına vakıf kaç tane ’din adamı’ var? Çok istisnai bir insanla karşı karşıyayız. Tabi ki eleştirilecek yanları da vardır, eleştirilmez demiyorum. Kutsansın demiyorum ama bu ülkenin yetiştirdiği önemli bir insan ve çok da büyük bir başarı öyküsü. Erzurum’un Korucuk köyünden çıkacaksın, Edirne’de, İzmir’de görev yapacaksın, 20-30 sene cami imamının yanında konferanslar vereceksin, kitaplar yazacaksın, insanları teşvik edeceksin, insanlar sivil toplum örgütleri haline dönüşecekler, okullar açacaklar Anadolu’nun her yerine, o yetmeyecek Orta Asya’lara, Balkan’lara, Amerika’ya, Latin Amerika’ya… İlginç bir başarı öyküsü. Dünyanın herhangi bir yerinde olsa, ödüller yağar böyle bir adama. Fakat bu kadar dövülmesini, hırpalanmasını doğru bulmuyorum. Türkiye’ye dönecek mi diye sordular. Türkiye’ye tabii ki dönecek. En büyük ayıp da böyle bir insanı 8-9 yıl yurtdışında mecburi ikamete mahkum etmek. Buradan gitmesine sebep olanlar “niye dönmüyor efendim?” diye soruyorlar. Tamam da niye gitti? Onun da bir hesabını yapsak! Tek kişilik örgüt diye açılan mahkemesi yeni bitti, 8 sene mahkeme sürer mi? Oy birliğiyle, oy çokluğuyla da değil, beraat kararı alındı. 9’ncu dairede görüldü ki, orasının laiklik konusundaki hassasiyetini herkes bilir. Buna rağmen sağ olsun bir kısım gazeteciler savcıyı tahrik etti bana göre, ”Yedi günün kaldı, itiraz edeceksen et!” diye yayın yaptı haftalık bir dergi. İmzasız bir kapak dosyasıyla, sağ olsun savcı bey de onlara uydu itiraz etti, oradan da beraat onandı. Dolayısıyla gizli örgüt reisiymiş gibi bahsedilmesi de çok rencide edici bir şey. Fethullah Gülen çok önemli bir düşünce, fikir adamı, bir sivil toplum, kanaat önderi. Kendi şahsım olarak da çok saygı duyuyorum ortaya koyduğu fikirleri.

Müslümanlığı yaymak konusunda birçoğuna göre mücahit…

Sade Müslümanlığı da değil, kültürü açısından da öyle. Mydones’a dünyanın birçok yerinden 500 tane öğrenci gelmiş, her biri ne kadar güzel Türkçe konuşuyor, ne kadar Türkçe şarkı söylüyor. Zenci çocuk talk show yaptı, inanılmaz Türkçe konuşuyordu.“BİZİM GAZETEDE SUÇLANAN GÖRÜŞ BİLDİRMEDİYSE, KONUŞMAMIŞTIR”

3 Kasım 1986’da Ankara’nın Bâb-ı Âli’si Rüzgârlı Sokak’ta yayın hayatına başlayan Zaman’ın başyazarı Fehmi Koru 3 Kasım 1987’de birinci kuruluş yıldönümündeki yazısında, “Bugün basında artık eskisi kadar yoğun yalan haber çıkmıyorsa, bunun bir sebebi de tek başına bir basın konseyi gibi çalışan Zaman’dır” demişti. Şimdiki zamanda da Zaman’ın Türk basınına öncülüğü söz konusu mu?

Yine Fehmi beyin dediği devam ediyor. Bir yerde bir haber varsa, biz yanlış mı, doğru mu gidip tahlil etmek zorunda kalıyoruz, bir bakalım yerinde araştıralım diye bakıyoruz. Ve maalesef bir kısmı da yalan çıkıyor. Yanlış, çarpıtılmış çıkıyor, gerçeğin bir parçasını söylemiş çıkıyor bu devam ediyor. Bunun dışında Zaman’ın sağduyunun ve aklı selimin gazetesi olmaya doğru gittiğini görüyorum. Ortada kutuplar, kavgalar var. Bir de ortada, hemen her düşüncenin ifade edilebildiği tek şartı var bunun, faşizm olmasın. Solcu faşist, sağcı faşist, dinci faşist olabilir, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi içine sindirememiş insanlar kendi yollarına devam etsin ama bu gazetenin özellikle yorum sayfalarında eski sağcı, eski solcu fark etmez önemli olan insanlara saygısı olan, hakaret etmeyen, belli bir kalitesi olan insanların rahatlıkla yazabildiği bir gazete olarak görüyorum. Son yıllardaki kutuplaşmaya ve bizde bıraktığı ize rağmen herkesin okuyabileceği, hakkaniyeti önde tutan, objektif (ki aslında objektifliği yanlış tercüme ettiğimizi düşünüyorum. Aslında mutlaka manada tarafsızlık değil, adalet demek) Bir kişiyi hiç sevmiyor olabilirsiniz ama ona savunma hakkını ısrarla tanıyoruz. Bizim gazetede suçlananların herhangi bir görüş bildirmemesi söz konusuysa, şuna kaniyim; o insanlar konuşmadığı için, yoksa biz o insana mutlaka gitmişizdir. Bir de referans gazete olma yolunda yazdığını doğru yazmak, ortaya bir fanatik gazeteciliğin ötesinde aklı selimi, sağduyuyu öne alan, sadece haber değil, analiz, haber yorum gibi zenginlikleri katan bir gazeteyiz. Zaman’daki reformlarınızdan biri, başlık ve spotlarda yorumu yasaklamanız yani haber başlıklarının sadece haberi vermesi olmuş. Hıncal Uluç’un deyimiyle, Cumhuriyet’in 40 yıldır cesaret edemediği devrimleri, aslında “tutucu” olması gereken bir gazete başardı dersek, İngilizce site ve Today’s Zaman’dan sonra yapmayı planladığınız şeyleri öğrenebilir miyiz?

5 yıla ait bir planlamamız var da şirket stratejisi olarak, sesimiz önden gitsin istemiyoruz. Today’s Zaman çıkmadan önce biz 2,5 yıl internette yayın yaptık. Ama 2,5 yılın ilk günü bile hayalimizdeki şey, Today’s Zaman’dı. Fakat Today’s Zaman’ın altının boş olmaması için internette deneme yapmamız lazımdı. Oraya muhabir, editör ayarlamamız lazımdı. Gazete çıktığı zaman kırk yıllık gazeteymiş gibi çıkmak zorundaydı yoksa, ”çıktık acemiyiz, daha öğreneceğiz, kervan yolda” gibi şeylerin eski şirket kültürlerimizde olduğunu ama artık Türkiye’de bazı şirketler, bazı icraatları geleceğe yönelik yapılacaksa bunun alt yapısının geleceğe yönelik kurulması, ‘kusura bakmayın yeniyiz, düzeleceğiz’ denmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bazı hazırlıklar var ama bunların bitmesi lazım ki biz kamuoyuna deklare edelim, sesimiz önden gitmesin dediğim o.

Söz değil icraat konuşsun yani…Emre Aköz, Zaman’ın “Biz ne zaman ayrı düştük?.. Anlamaktan vazgeçtiğimiz zaman... Tam anlamak için... Tamamlamak için... Ne okuyorsanız okuyun... Bir de Zaman’ı okuyun” sözlerinin geçtiği reklamı “Potansiyel okurlarla önce arasına bir mesafe koyuyor, ardından onları çağırıyor” şeklinde yorumlamıştı. Okuyucuyu kendinize çekerken ittiğiniz de oluyor mu?

Biz burada en kritik şeyi 2001’de yaşadık. Mesela bana bazı büyüklerim bir takım şeyler söyledi, İş adamları derneği esi bir gazeteci 3 Kasım 2001’de biz bir gecede gazetenin mizanpajını, yayın tarzını değiştirdik. Dedi ki; ”Aferin, iyi yapmışsın, batılı bir gazete yapmışsın.” Sonra da dedi ki; ”Oğlum sen manyak mısın, 15 yıllık bir gazete bir gecede değiştirilir mi?” dedi. Ama aynı temel ilkelerle devam ediyoruz, herhangi bir başkalaşım kompleksinde de değiliz. Diyoruz ki: ”15 yıllık bir birikimimiz var, bu deneyimin üzerine yepyeni şeyler koyabiliriz. Ama bunu koyarken de tabanı rencide etmeyiz.” Yok, dedi, ‘sen büyük bir maceraya atladın, bunun sonu kapının önüne konmaktır.’ Eski gazeteden sonra okur önce şaşırdı, bu nasıl bir gazete dedi, bir kere ruhu bile insanları şaşırttı. Benim aldığım en büyük tepkilerden biri, logodur. Logo neden kırmızı-beyaz değil? Neden kırmızı-beyaz olsun diyorum. “Ee Türk bayrağı” diyorlar. Vatanseverlik bununla mı ölçülür? Dikkat edin, Türkiye’de iki gazete dışında hepsi kırmızı-beyazdır. Hatta bize logonun bir tarafına Türk Bayrağı koy dediler. Kardeşim milliyetçilik bu değil! Sembolleri bu kadar basite indirgememek lazım. Bayrak çok kutsal bir şey.

“BAZI İNSANLARIN ATATÜRK’Ü KENDİLERİYLE SINIRLANDIRMASI ATATÜRK’Ü TECRİT EDİYOR.”

Ertuğrul Özkök, Atatürk’ün adının Anayasa’dan çıkartılması tartışmaları içinde sizin odanızdaki Atatürk tablosunun büyüklüğünü köşesine taşımıştı. Burada kullandığı “Ekrem Dumanlı bile milli lidere sahip çıkarken” cümlesindeki ‘bile’ sizi rahatsız etmedi mi?

Atatürk herkesin paylaştığı bir değer. Fakat bazı insanların Atatürk’ü kendileriyle sınırlandırması Atatürk’ü tecrit ediyor. Ben camideki, sokaktaki, hacca giden vatandaşın ortak sevdiği kimler var deseniz Türkiye’de, birisi Atatürk çıkacaktır. Hatırlar mısın bir tablo var, Anıtkabir’e gelen bazı başörtülü kızları tartakladılar. Neden? Herkesin Atatürk’ü sevmesi sizi neden bu kadar rahatsız ediyor? Atatürk lisesinde okudum bir yıl. Anıtkabir’in önünde dursanız, ne amcalar, ne ablalar, ne başörtülü insanlar gelir dua okur, gider. Bunda ne mahsur var? Bazen inkisar altına alma, sınırlandırma, tecrit etme, benim, sizin değil meselesi bence zarar verir.

“ERGENEKON BANA GÖRE BİR GÖLGE SAVAŞI”

Hatta siz, insanların düşman ilan ettiği kişileri bir kerecik olsun insafla, iz’anla dinlemediğine yani peşin hükümlülüğüne ‘Firavun inadı’ başlıklı yazınızla değişik bir yorum getirdiniz . Bugün ak diyene, kara demeyenin akıbeti firavunun çürümeyen cesedi kıssasında mı gizlidir?

O yazıya bazı Karadenizli arkadaşlarım kızdı. Ama yaşadığım bir olaydı o. Fıkra değildi. Doğru, Türkiye maalesef gölgeler savaşı içinde. Bazen insanın güneş arkasından vurunca, gölgesi uzar. Türkiye’de kendi gölgesine hayran çok insan var. Tamam bu bir gölge, sana ait ama arkandaki güneşten dolayı bu bir gölge. Diyelim ki; gazeteciyiz, bir haber yaptım, sayın bakan, başbakan aradı beni. Bunların hepsi bizim arkamızdaki markaların değeri. Siz o markayı çıkarın alın, sizi hangi bakan arar? Bu muhabir arkadaşlarımızda bile yanlış algıya sebebiyet veriyor. İnsanlar kendi gölgelerine hayran oluyorlar. Biz bir yönüyle kamu hizmeti yapıyoruz, bütün gazeteciler. Ana işimiz, elde ettiğimiz bilgiyi kamuoyuyla paylaşıyoruz. Bu arada belli bir saygınlık oluyor. Bu saygınlığın derecesi arkamızdaki markanın saygınlığı ile ilgili. Fakat bir zaman sonra bu gölgeler savaşının bir parçası oluyor. Ergenekon da bana göre bir gölge savaşı. Vaktiyle general, asker üniforması giymiş. O şerefli bir üniforma. Ama o üniforma arkada duran marka değerinden dolayı sana bir güç veriyor. Yoksa, vatandaşın vergilerinden toplanan bir maaş ödeniyor sana. Neticede devletin memurusun, devlet kimin? Devlet de milletin. Türkiye’de gölgelerin eşliğinde gururlar, kibirler çatışıyor. Herkes dese ki: “Nedir, ülke dediğimiz insanlardan oluşuyor!” İnsanı çekin alın, ata sözü gibidir, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!” Hadis gibi bir söz diyeceğim sanki, nefis bir sözdür.

BAYKAL’IN SÖZLERİNİN ALTINA ERDOĞAN YA DA GÜL YAZ, BAŞSAVCI HAREKETE GEÇER

Sizin gölgenizin de din olduğu söyleniyor… Can Dündar’ın programında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’in laiklik konusunda hükümetin kendisine güven vermediğine ilişkin konuşmasına katıldığınızı, AK Parti veya bir başka parti söylemlerinde bu kadar dini referansın kullanmaması gerekliliğine dikkat çekmiştiniz. Din karşıtı mı, din yandaşı mı, olguları anlamaya çalışırken dini yok saymak mı hatalı bir yaklaşım?

Aslında sosyal gerçekliğin çerçevesinden çok uzaklaşmamak gerekir. Din, toplum da, bireyin de bir parçası. Bu yokmuş gibi düşünmek de yanlış, her şeyi ona bina etmek de yanlış. Hele siyasette. Aslında bizim kültürümüzde laikliğin bazı felsefeleri var. Mesela bizde bir ruhban sınıfı yok. Avrupa’daki laikliğin özünde korkunç bir Katolik hakimiyeti var. Engizisyonun izi var. Bizde zaman zaman bir şeyler yaşanmış ama genelde din adamı diye bir kavram da yok. Alim var, ilmini kendisi edinir, bilgisini insanlarla paylaşır, ulema diye bir tabir var ama dokunulmaz insanlar değildir, tam tersi hadisi şeriflerde eleştirilmiş, Kuran-ı Kerim’de eleştirilmiş, bir yüksek zümre değil bunlar.

Yasak bile gelecekti az kalsın o sözü kullandı diye Başbakan!

Ya çok doğru, ilginç bir sözlük tartışmasıdır. Ulema demeseydi de, bilginler deseydi herhalde durum bu olmayacaktı. Ama bir yandan da diyanetin bünyesinde fetva kurulu ve alimlerden oluşan olgu da var. Siyaset, din üzerinden, AK Parti de yapmamalı, CHP’de yapmamalı. Sedat Ergin’e katıldığım yerde bunu da söyledim, düşünün, Deniz Baykal çıkıyor; ”Şeriat’ın kestiği parmak acımaz” diyor. Bunu Refah partili yada Ak Partili söylese, standart anında değişir. Bak işte ağzındaki baklayı çıkarttı. Deniz Baykal çıktı, İmam-ı Yusuf, İmam-ı Azam... İnanın ben o ayrıntıyı bilmiyorum. Fakat dinlerken ağzım açık kaldı. Bu konuşmayı yaz, altına da “Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Unakıtan” yaz. Başsavcı harekete geçer mi? Geçer. Bu söylediğinde suç değil, o söylediğinde suç, bir kere bu double, çifte standardın kalkması lazım. İkincisi; Amerika da, Avrupa’da da dini argümanlara yer veriyor konuşmacılar. Ama bunun dozu çok önemli. her şeyi götürüp, dini çerçeveye soktuğunuz zaman da dinin kutsallığına da zarar veriyorsunuz. İslamiyet’in getirdiği din için deniyor ki: ”İnsan nerede olursa olsun, Allah’a yöneldiği zaman Allah’la karşı karşıya gelir. Aracıya gerek yok.” Allah’la direk bağlantı kurarsın, senin ruhban sınıfına ihtiyacın yok diyen bir dinde araya vasıta sokmak yanlış. Bush’un konuşmalarını yazın, bizim buradaki savcılık harekete geçer. Her dini referansın da yasakmış gibi üzerine atlamak yanlış. Güzel olan insanların ibadet ve inanç özgürlüğü vardır, inanmayabilir de, tanrıya inanmayan adama da bir şey dememek lazım. “SEDAT ERGİN KİBAR BİR İNSAN. BEN O SÖZÜNÜ YADIRGADIM”

Sedat Ergin’in ‘Türbanlı yazar Milliyet’te çalışamaz’ sözü kadar Zaman’da eski yazarınız Alev Alatlı’nın "kadının kadına ihaneti" diye türbanı eleştiren yazısının yayınlanmaması da tartışılmıştı. İkisinin özgürlükçü basın adına farkını açar mısınız?

Sedat Ergin kibar bir insan. Ben o sözünü yadırgadım. Doğru değil. Burada açık insan da çalışıyor, kapalı da. Neden? Sokaklarda öyle de o yüzden. Toplum neyse toplumun bir parçası olarak, medya da öyle olmak zorunda. Ama ben Türkiye’de birçok gazete ve televizyona gidiyorum, bir tane örnek, numune kapalı insan çalışmıyor. Niye çalışmasın? Eğer bu yetenekse, eğitimse, birikimse, donanımsa ve bu toplumun bir parçasıysak, nedir ki yani bir tekstil firmasında çalışınca oluyor da, medya da niye olmuyor? Zaman gazetesi,”Hayır, ben başı açık kimse çalıştırmam” dese, bu da ayıp! Alev Alatlı meselesi ise başka bir mesele. Biz Alev Alatlı’nın yazısına sansür uygulamadık. Alev hanım yazısını yazmış, yorum sayfasına bakan arkadaşımız, bu yazıda bazı teknik bilgi hataları var demiş. Hakem kim? Yayın yönetmeni. Her yerde böyledir. Ben o zaman yurtdışındaydım, geldiğimde söylediler, akşamüstüydü, Alev hanımla da konuştum, yazısını okumadığımı, bu saatte de yapılacak bir şey olmadığını söyledim. Ben yazınızı okuduktan sonra konuşalım dedim, tamam mı? Tamam. Taşra baskısı gitmiş. Yazıyı konuşacağız, gerçekten bir bilgi hatası var mı, editörün yazıya müdahale etme alanları var. Bir, hakaret içeriyorsa…“O GÜN ALEV ALATLI’YA SAHİP ÇIKAN GAZETECİLERE SESLENİYORUM, BUYURUN ALEV HANIMA KÖŞE AÇIN”

İki bilgi yanlışlığı, üç, gazeteye ağır malî cezalar getiren kanun ihlalleri. Ali Bulaç da köşesinde sizin bu üç müdahale sınırınızı sıralamış.

Evet ama dünyanın her yerinde böyledir. Sabah bir fırtına kopmuş, bizim görüşüp karar vereceğimiz yazı yayınlanmış internet sitesinde. Ben şahsen bunu Alev hanıma yakıştıramadım. Çünkü biz Alev hanımla dört yıl çalıştık. Ne yazılar yazdı Alev hanım, insanlar bunu atlayarak konuşuyor. Ben iddia ediyorum, Alev Alatlı’nın yayınladığım yazılarının önemli bir kısmını hiçbir gazete yayınlayamaz. İçinde öz eleştiri de var, muhafazakar insanları öz eleştiri de var, olsun yayınlasın, sonuçta o yazının altında bir tane imza var dedim. Ha çok rencide olduysan, sen de bir karşıt yazı yazarsın, nitekim o da olmuştur. Bizim atladığımız ve pişman olduğum bilgi hataları da olmuştur, Alev Alatlı’nın yazılarında. Nitekim bazı yazarlar, bunu ağır eleştiren yazılar da yazdılar. Ben kıyasladım buldum, hakikaten editoryal bir hata. O eksikliği bizim görüp, “Alev hanım bu bilgi yanlış” dememiz lazımdı. Çünkü o yazı Alev hanımı bağlar ama bizi de bağlar. Alev hanıma üzüldüm dedim, değil Türkiye içi, uluslararası ilişkilerde öyle yazıların oldu ki, biz bunu sırtımızda taşıdık. Daha benim okumadığım bir yazı, el bombasının pimini çeker gibi, internet sitelerine atacaksın, ben davranış biçimi olarak da doğru bulmadım. Söyledim de zaten. Aradan kaç zaman geçti, altı ay mı, sekiz ay mı, ben o zaman şunu sorarım:” O gün Alev hanıma sahip çıkan gazetecilere sesleniyorum, buyurun Alev hanıma köşe açın, çok hevesliydiniz ya, basın özgürlüğü, fikir özgürlüğü, hani biz sansürcü olduk ya, o kadar meraklıysanız başlatın, dört yıl da götürün de göreyim!” Türkiye’de çok insafsız şeyler yapılıyor, bir an da insanlar yok ediliyor. Ali Bulaç da Metalika ile ilgili bir yazı yazmış, onlara satanist demiş. Metalika gurubunu davet eden organizatör aradı, kardeşim bende Metalika’yı uzaktan takip ederim. Köşe açayım size de, Ali Bulaç’a cevap ver. Çok şık bir yazı yazdı, “Ali Bulaç yanlış biliyor, bu insanlara satanist denemez, tam da Güngören saldırısının olduğu gün, biz o saldırıyı duymamıştık, konsere devam ederken olmuş, duyduğumuzda çok üzüldük” Mesela ben ona pişman da oldum, Ali beye müdahale etmek lazımmış. Çünkü gözü yaşlı arıyor o insan beni. Diyor ki:”Nasıl olur, ben Müslüman’ım, Ali Bulaç o gün stadyuma gidip, konseri dinledim diye beni satanist ilan eder?” diyor, dinliyorum, haklı, biz orda görevimizi iyi yapamamışız.“TÜRKİYE’DEKİ GAZETELER HÜRRİYET’İN KOPYASI GİBİ” ZAMANIN KEŞKE BİR KAÇ TANE RAKİBİ OLSA”

Mehmet Ali Birand, Zaman Kitap’tan çıkan “Medya” isimli kitabınız için” hem genç gazeteciler hem de medyaya eleştiri oklarını tutan herkes için okunması ilginç bir kitap” demişti. Okuyucuların medya adındaki kurbağalı dereden balık tutma istekleri yani doğru, taze haberler almaları ne zaman mümkün olacak?

Türkiye’nin marka haline gelmiş, her söylediğine güvenilen, her söylediğinin arka planı üzerinde çalışılmış, analizci ve derinlikli haber yapabilen üç beş kaliteli gazeteye ihtiyacı var. Amerika dediğiniz zaman aklınıza Newyork Tımes, Washıngton Post, Boston Globe, Los Angeles Times gibi gazeteler gelir. Elinize aldığınız zaman okuduğunuz her bir makale bir ansiklopedi gibidir. Fransa dediğiniz zaman gözünüzü kapasanız beş gazete sayarsınız. İngiltere deseniz zaten harikulade gazeteleri var. The Guardian vs... Türkiye’de böyle bir şey yok. Türkiye buradan çıkmak zorunda. Türkiye’deki medyanın en büyük sıkıntısı benzeşme. Hepsi Hürriyet’in kopyası gibi. Bir Hürriyetçi özentisi var hepsinde. Ben bir test yaptım, bir sömestr bir üniversitede derse (Uluslararası İlişkiler ve Medya diye) girmiştim. Bir gün gazetenin logolarını, gazete kupürleriyle kapattım. 10 gazeteyi de yan yana koydum. Çocuklara sordum. Bunlar hangi gazete söyleyin! Bilemediler, bilemezler. “Efendim, İslami kimliği varmış” Farklı şeyler söyleseler bile aynı tarzda söylüyorlar. Patlaklar, çatlaklar, üst manşet, sür manşetler, alt başlıklar, zemine mor, mavi, kırmızı bohça gibi atılmış renkler. Mutlaka gazetelerin kimlik kazanması lazım. Dedikodu gazeteciliği önemli gazetecilik de, bu bir sosyal talep. Bu talebi karşılayan gazeteler olmalı. Ama hem dedikodu gazeteciliği, hem de onun yanında ciddi gazetecilik yapayım, bir yandan Türkiye- Irak ilişkilerini analiz edeyim, öbür taraftan da Sibel Can, Hülya Avşar olsun. İkisini beraber yürüteyim. Böyle bir hokkabazlık yok dünyada. Tamam, o gazete kendi yolunda devam etsin, podyumlardaki saç saça baş başa kavgaları anlatsın, öbür tarafta da Türkiye’nin karar verici mekanizmalarına derinlikli analizler katsın. Marka olsun. Zaman’ı ben bu yolda ilerleyen bir gazete olarak görüyorum. Keşke birkaç tane ciddi rakibi olsa.

Bir süre Zaman’ın genel yayın yönetmenliğini yapan Abdullah Aymaz, "Yalan haberlerin üzerine giderek çok iyi çalışmalar yaptı Zaman” diyor. Siz de Haber kılavuzu isimli kitabınızla gazeteciliğin temel kurallarına çağrı yapmıştınız. Haber hangi yollardan geçip, sofralarımıza gelmeli?Gazetenin tirajını abonelik sistemine dayandıranlara karşı, “ABC’ye (tiraj denetimine) kendi isteğinizle girdik ve bundan korksaydık bu kuruluşa üye olamazdık, ABC’nin abonelik sistemini kaldırmanızı istemesi karşısında ABC’nin kurucu üyesi BPA Worldwide’a özel bir tiraj denetimi yaptırmaya başladık,”diyerek kendinizi savundunuz. Peki bedava gazetelere yönelmek abonelik sisteminden daha mı yerinde yol?

Onlar ayrı bir konsept. Geldi ‘Gaste’ diye bir grup başladı, Doğan grubu madem öyle bizimde bir tuzumuz olsun diye girdi. Free Paper’ın bir esprisi var, o çok önemli. Free Paper’ın okur kitlesi kimdir, kime seslenir? bir, ikincisi hangi şirketlerden reklam alabilir? Dünyadaki en büyük sıkıntısı şu: Büyük şirketler kendi marka değerlerini azaltıp azaltmayacağını tartışıyor. Bu gazetenin esprisi, gazeteyi bedava verelim, bir yandan da aldığımız reklamlar bunu kapatalım. Reklamveren ise buraya bir şüpheyle bakıyor, bir soru işareti koyuyor. Metro’da giderken dağıtılıp da okunan bir gazetenin reklamında benim marka değerime zarar gelir mi, gölge düşer mi? Hala Türkiye’de ve dünya’da gündem oluşturan şey, televizyon değil, gazete. Taraf 8 bin satıyordu, şimdi 40 bin satıyor. Onun attığı bir manşet, bir saatlik televizyon programlarından daha etkili oluyor. Zaman’daki küçük bir haber, Milliyet’in 15’nci sayfasındaki küçük bir paragraf çok ses yapabiliyor. Yazılı basının, karar mekanizmalarındaki etkisi daha büyük, daha kalıcı. Çünkü arşiv değeri de oluşturuyor. Televizyonda adamın aleyhinde iki saat konuşursunuz bir şey olmaz, burada iki satır bir şey geçersiniz, tekzip gönderirler. Tiraj meselesinde de, ABC baştan yanlış kuruldu, yanlış yönetildi. Baştan yol kazası yaptılar. Baştan sadece iki büyük gruba alalım dediler. Doğan grubunun, Sabah grubundan üyeler olsun, biz kimiz? Akşam grubu niye yok, Yeni Şafak niye yok, Bugün niye yok?Siz üyeliğinizi zorla kabul ettirdiniz…

Zorla ama kabul etmediler. Rekabet kurulu devreye girdiği için kabul ettiler. Rekabet kurulundan yetkililer geldi, benimle, Nazlı Ilıcak’la görüştü. Yönetime girdik, yönetimin üyesiyiz, el kaldırıyor, oy veriyoruz. Fakat sistemi tamamıyla abone sisteminin aleyhine kurmaya başladılar. Avrupa Birliği müzakereleri gibi, bir şartı kabul ediyoruz, yeni bir şey uyduruyorlar. Amerika’da %70’in üzerinde abonelik var. Dünyanın her yerinde çok yaygın. Newyork Times’ın WAN raporunda %78’di aboneliği. Hepsi öyle. Boston’da bulunurken gazetenin editörünü buldum, sordum kaç kişiyle dağıtıyorsunuz diye, “5 bin kişiyle dağıtıyoruz” dedi. Kim bunlar? Çoğu öğrenci. Çocuklar sabah 5 ile 8 arası dağıtıyor, okuluna gidiyor. Dünyada bu kadar yaygınken siz hangi güçle insanlara, ille de bayiye gideceksin, alacaksın dersiniz. En son dediğiniz gibi fatura meselesine geldik. Faturayı kabul etmem, makbuz kesin diyorlar. Niçin? Faturada isim yazıyor, adres yazıyor, aç telefon sor, hatta sizin endişeniz varsa ben size yol açayım, sizin bu işi teftiş edecek ekibiniz Türkiye’nin her yerinde bizim dağıtım arabalarımızdan birine binecek, evlere gidecek, kapıyı çalacak, diyecek ki, “kardeşim bu gazeteyi sen mi alıyorsun, parasını kim ödüyor?” sorsun. Bunun için ekip lazım dediler. Kurun ekip dedim, bunun için para lazım dediler, parasını ben vereyim dedim. Referans’ın, Dünya’nın ve Türkiye gazetesinin de abonelik sistemi var, ortak bir havuz oluştururuz. Onu da istemediler, illa makbuz. Makbuz ne demek biliyor musunuz? 500 bin okurun her ay kapısını çalıp, şunu bir imzala diyeceğim. ABC’nin dünya başkanına sorduk, böyle bir şey olmaz dedi. Ben de çok iyi biliyorum. Yurtdışında bulunurken 3-4 gazeteye aboneydim, 8’nci katta oturuyordum, sabahın 5’inde gelir, gazeteyi bırakırlardı, ben bir kere gel bakalım şuraya bir imza at, dediklerini görmedim. Chicago’ya taşınıyordum Boston’dan. Daha ben evime gitmeden, kart geldi ki, aboneliğinizi burada devam ettirelim.

“Türkiye, abonelik sistemine geçse, gazeteler 8-10 milyon satar.”şeklinde bir iddianız da var

Kesinlikle öyle düşünüyorum. Ama aynı sistemlerini yapıyorlar. Dini kitaplar dağıtılıyor. Bir siteye gidip, abonelik çalışması yaptıklarını, dini kitap bıraktıklarını, bedava bıraktıklarını, abone olursanız size şu kadar indirim yaparız dediklerini çok iyi biliyorum, çünkü çocuklar haberini yapmış onları, kameraya çekmişler, konuşturmuşlar müşterileri, kim geldi, ne dediler diye.“28 ŞUBAT DÖNEMİNDE AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİNDEKİ TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER TÜRKİYE’NİN ÇOK ÖTESİNDEYDİ”

‘28 Şubat gölgesinde Amerika’ isimli kitabınıza göre 28 Şubat’ı Amerika’dan izlemek nasıl bir şeydi?

Dinin hayattaki akisleri dünyanın her yerinde tartışılıyor. Dünya burada bir orta yol bulmaya doğru gidiyor. Dini tamamen yok etmek mümkün değil, edilebilseydi, 1917 Bolşevik ihtilalinden, 90’lı yıllarda Sovyet sosyalistlerin dağılmasına kadarki sürede yok edilebilirdi. Kaç tane nesil geçti. Kiliseler kapalı, papazlar yok, hahamlar yok, imamlar yok, camiler kapalı, Kuran-ı Kerim yasak, İncil yasak kaybolmadı. İnsanoğlu var olduğu günden beri dini duygu var. Çünkü insanlar sonuçta, bir varlık olarak, nereden geldim, niçin yaşıyorum, nereye gideceğim gibi temel soruları sorarlar. İnsan en iyi hayatı bile yaşasa, nereye gideceğim, toprak olacağım, toprak olmaksa bu işin sonu, hayatın bir anlamı yok o zaman. Para kazanmanın da bir anlamı yok, bilgi birikimine de gerek yok. 28 Şubatta dini sorgulama dönemlerinden biriydi ama çok da haksızlıklar, yanlışlıklar yapıldı. O esnada Clinton dönemi vardı, Amerika’da. Şimdiki cinnet yoktu, daha özgürdü ABD. İç güvenlik sendromu feci bir virüs. Amerika öyle bir ülkeydi ki, hep dışardan tehlike bekliyordu. Hatta dışardan da Amerika’ya saldırmak çok zor. Uçakla gitseniz, havada yakıt ikmali yapmanız gerekir, çok tehlikeli. Kıta olarak Amerikalılar o kadar kendilerinden emindi ki, Amerika’yı uzaylılar işgal ediyordu. Malatya’ya gelmiyorlar. Gidip, New York’un göbeğine iniyorlar. Çünkü işgal edilemez, saldırılamaz bir ülke. Japonların yaptığı bir saldırı vardı, onun bile diyeti çok ağırdı Japonlara. Tam böyle bir güven ortamı içinde, farklı dinler, farklı ırklar beraber yaşıyor, o esnada, Boston’dan havalan uçak, sembolik, çok sembolik, yapılan saldırıların hepsi sembolik ikiz kulelere çarpıyor. İki kuleler, pentagon, beyaz saray bir sembol. Esas niyeti şu, düşmanlar var, bu yan kapı olabilir, komşumuz düşmanımız olabilir, bizi parçalamak, bölmek, vurmak istiyor olabilir. Biz bu korkuyu balkan savaşlarından beri yaşıyoruz. İşte o gün benim gördüğüm Amerika çok özgür bir Amerika’ydı. Ama 11 Eylül’den sonra gelişen konsept, onları Türkiye’ye yakınlaştırdı. Kürtler bizi bölecek, irticacılar bizi parçalayacak diye sürekli içerde bir düşman arandı. Mastır yaptığım yıllarda, Çin’den bir derginin editörü vardı bir hanımefendi. Bana bir gün, ben Türkleri hiç sevmiyorum dedi.Ben de olabilir dedim. Niye sevmediğini merak ettim, “Ülkemizi parçalamak istiyorsunuz”dedi. O kadar şaşırdım ki, çünkü biz herkesi bizi parçalamak isteyen güçler olarak görüyoruz. Biz bir parçalanmışız, 30 tane ülke çıkmış içimizden. Öyle bir parçalanma. Aslında bunun senaryosu yazılmadı, tiyatrosu yapılmadı…Sizden bekliyoruz artık.

Öyle parçalanma ki, ailelerin bir kısmı Azerbaycan’da kalıyordu, bir kısmı Balkanlar da kalıyor, aradan kaç nesil geçiyor, birbirini bulamayan o kadar çok aile vardır ki, bir de unutulmuş aileler var. Parçalanıyor ülke, dede orda, kardeşlerin bir kısmı kaçmış, kaçarken ölmüş, ölmeden buraya gelenler olmuş. Üzerinde durulmamış parçalanmış aileler var. 28 Şubat döneminde Amerika Birleşik Devletlerindeki temel hak ve özgürlükler Türkiye’nin çok ötesindeydi. Türkiye o gün yeşil sermayeyi tartışıyordu, Türkiye o gün brifingler alıyordu. Şimdi yargı bağımsızlığı diye masaları yumruklayanlar, o gün gidip, kuzu kuzu oturup, brifing dinliyordu. Şimdi demokrasi, hak ve özgürlükler diye feryadı koparan meslektaşlarım koşarak, uçarak gidip brifing dinliyorlardı genel kurmayda. Ama Türk demokrasisi düştüğü yeri öpüp kalkan bir demokrasi.

(Röportajın devamına ve özgün haline bu linki kullanarak ulaşabilirsiniz)

hulyaokur06@gmail.com

www.haberx.com

Okunma Sayısı : 1021
     

PUAN DURUMU

1.Medipol Başakşehir1293030
2.Beşiktaş1284028
Detaylı Puan Tablosu>>
LİNKLER
Güvenli bir şekilde paykasa satın alın!
Copyright ©2007 Diyarın Sesi. Tüm hakları saklıdır.
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Yazılım: CM Bilişim - Görsel Tasarım: Capitol Medya
<-- end Facebook video code--> <--end kaynak-->
Yukarı Çık