1. HABERLER

  2. DİYARBAKIR HABERLERİ

  3. Elçi: Bu duygu tarif edilemez
Elçi: Bu duygu tarif edilemez

Elçi: Bu duygu tarif edilemez

Tarih sayfalarına dava dosyalarında büyük anlam ifade eden bir cinayetin mağduru olarak geçen Türkan Elçi, eşi Tahir Elçi’nin ardından geçen 100 güne rağmen soruşturmaya ilişkin tek bir adım atılmadığını hatırlatıyor.

A+A-

 İlk günler failin bulunacağı yönündeki umutlarını yitirdiğini dile getiren Elçi, dışarıdan güçlü görünüşünün aksine “Burası benim ayin yerim” dediği Tahir Elçi’nin bürosunda, dava dosyaları arasında yasını tutuyor ve “Ama büroya gelmek Tahir'in bulunduğu büroya gelmek eşyalarına dokunmak, ondan sonra kalmış nesneleri görmek... Benim tekrar tekrar ölmem demek oluyor. Bu duygu tarif edilemez” diyor.
 
Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin, Dört Ayaklı Minare’nin ayaklarından vurulmasını “Ben bugün ayaklarımdan vuruldum” diye tarif etmesinden sonra cansız bedeninin yere düşmesinin üzerinden tam 100 gün geçti. Geçen süre zarfında Türkiye'nin tarihiyle paralel ilerleyen her faili meçhul cinayetin ardından olduğu gibi yetkili ağızlardan bir bir “Failler bulunacak” sözü verildi ancak faillerin bulunması noktasında bir adımın atılması bir yana her geçen gün soruşturma dosyasına dair yeni bir skandal ortaya çıktı.
 
Tahir Elçi’yi “Bütün faili meçhuller onu bağırlarına basacak minnetle ağırlayacak” sözleriyle uğurlayan eşi Türkan Elçi ile “Burası benim ayin yerim” sözleriyle tanımladığı Elçi'nin hukuk bürosunda bir araya geliyoruz. Tahir Elçi'nin ömrünü adadığı dosyalar odanın her bir tarafına yığılmış, masa üzerinde belliki katledilmeden önce incelediği dosyalar, hak ihlallerine ilişkin raporlar... Türkan elçi o günden bu yana tek bir eşyaya dokunulmadığını, gözleri uzaklara dalarak anlatıyor.
 
Daha cenaze töreninde iken bile eşinin katledilmesini “Faili meçhul” cinayet olarak tanımladığını hatırlatıyor Türkan Elçi. Törende, yaşanan bu failli meçhul cinayetin son olmasını temenni ettiğini ancak cinayetlerin arka planlarda olanların açığa çıkarılmadan da bu tarz cinayetlerin son bulmayacağını belirtiyor ve şunları ekliyor:
 
“Ben bugün ki Türkiye atmosferinin buna çok da müsait olduğuna inanmıyorum. Keşke inanarak söylesem keşke biraz daha umutlansam belki ilk başlarda hani o ölüm anını sıcaklığı şoku belli bir dönemde insanın duygusal anlamda geliş gidişleri yaşaması konusunda umutlanmak istediğim zamanlar da oluyor”
 
Sonrasında umuttan öteye gidemedi...
 
Devlet yetkililerinin üstüne basa basa, “Katiller failler muhakkak kim olursa olsun özellikle kim olursa olsun" şeklindeki vurgularının da kendisine bir umut yarattığını ve böyle büyük bir kayıp karşısında umudu reddetmediğini de dile getiren Elçi, hep bir umutlanma ihtiyacı olduğunu ancak sonrasında da umuttan öteye gidilemeyeceğini hissettiğini anlatıyor. “Ama aynı duyguları şimdi taşıyorum dersem biraz kendimi kandırmış olurum. Kendimi de kandırmak istemiyorum. Bu haliyle bulunabileceğine inanmıyorum" diyor Türkan Elçi, Türkiye ve Ortadoğu tarihinin pratiğine bakıldığında benzer cinayetlerin çok yaşandığını hatırlatarak, 1094 yıl önce işlenen Hallacı Mansur cinayeti ile Tahir Elçi'nin cinayetinin benzer noktaları olduğunu, çok eski bir gelenek olduğu için daha fazla karamsarlığa kapıldığını söylüyor.
 
“Demek ki insanlar korktuğu şeyleri hayal etmek istemiyor”
 
İnsan zihninin ölümü tanımlamaya bazen el vermediğini ancak tadılınca anlaşılabilecek bir durum olduğunu ve daha önce hiçbir yakınını kaybetmediğini anlatıyor Elçi, “Şimdi diyeceksiniz ki tamamıyla bir faili meçhul cinayetten habersiz mi yaşıyordunuz? Öyle bir durumum yoktu.

21 yıllık bir evliliğim içinde sürekli Tahir'in bu vakalarla ilgilendiğini dosyalardan benim haberdar olmam söz konusuydu ama bu öyle bir gerçekliktir ki başka yerde olan bir durumu bir kişi kendi hayatına ilişkilendirmesi çok da kolay olmuyor. Diyelim ki bir kanserden bahsedilir kanserin gittikçe yaygınlaşan bir hastalık olduğundan bahsedilir ama genelde insan benim başıma gelmez, ben kanser olmam her ne kadar tedbir almaya kalkışsa da zihnin altında ben olmam başkası için vardır. Ama aynı işlenen faili cinayetler gibi Tahir haşir neşir oluyor eve taşıması olsa da ben hiç bir zaman benimde hayatımın odağında olacak şekilde hayal edemiyordum. Demek ki insanlar korktuğu şeyleri hayal etmek istemiyor, işine gelmiyor. Benim de o duygunun o kadar acı ve hayatımın gerçekliğini ağır bir şekilde oturabileceğine ihtimal vermiyordum. Bekli de o acı kısmını algılayabilseydim büyük bir ihtimalle hiçbir şekilde izin vermezdim Tahir'in ilgilenmesine” diyor.
 
“Farklı olduğu içinde eksikliğini çok hissediyoruz”
 
Yaşadığı acının ruhunun altından kalkamayacağı büyük bir acı bıraktığını tarif etmeye çalışan Elçi, birbirlerine çok bağlı olduklarını söylüyor ve ilişkilerini şu sözlerle anlatıyor: “Bizim evlilik ilişkimiz çok farklıydı. Çok fazlasıyla bağlıydık birbirimize, bağlı bir ilişkimiz vardı. Çok da öyle birbirimizden uzak bir şeyimiz yoktu. Her şeyiyle evimizin, hayat tarzımızın çocuklarımızın, hayatımızın odak noktası olması. Dolayısıyla çok farklıydı. Farklı olduğu içinde eksikliğini çok hissediyoruz”
 
Tahir'in bulunduğu büroya gelmek eşyalarına dokunmak...
 
Her ilişkide herkesin kendine göre bir şeyler hissedeceğini, yok oluşun eksikliğini, hüznünü, acısını kimi zaman korkusunu muhakkak herkesin kendine göre yaşadığını söyleyen Elçi, “Ben de bu şekilde yaşıyorum. Çok çok ağır geliyor bana ben büroya her geldiğimde ayrı bir yas halini yaşıyorum. Bu bir iki gündür hissediyorum biraz iyileştiğimi fark ediyorum. Ama büroya gelmek Tahir'in bulunduğu büroya gelmek eşyalarına dokunmak, ondan sonra kalmış nesneleri görmek... Benim tekrar tekrar ölmem demek oluyor. Bu duygu tarif edilemez. Ölümle karşılaşmamış birine bunu anlatmak çok mübala gibi de gelebilir. Bunu muhakkak yaşayan bilir. Hiç kimsenin yaşamasını istemem Allah kimseye yaşatmasın” diyor.
 
1 hafta rüya sandım...
 
“28 Kasım'dan sonra hayatınız nasıl değişti?” sorusunun da çoğu zaman tanımsız bir durumu ifade ettiğini dile getiren Elçi, ilk zamanlarda olayın şokunda olduğunu ve özellikle 1 hafta boyunca yaşadıklarının rüya olduğunu hissettiğini hep “Sabah olacak ben bu rüyayı Tahir'e anlatacağım diye. Ben bir haftaya kadar kendimi bu şekilde kandırdım” diyerek zamanla yaşadıklarının gerçek olduğunu kabullenmeye başladığını dile getiriyor.
 
“Kurşunun nerden geldiğine dair bir çalışmanın olmaması haliyle bu insanı çok derinden etkiliyor”
 
Eşini faili meçhul bir cinayetle yitirmenin de bu acıyı büyüttüğüne vurgu yapıyor Elçi ve şöyle devam ediyor: “Diyelim bir hastalıktan dolayı yaşamını yitirmiş olsaydı, bir kanserden dolayı yaşamını yitirmiş olsaydı o da ayrı bir acı ama öldürülme olayı bu işin siyasi boyutunun olması, katillerin bulunamaması, kurşunun nereden geldiği konusunda bir aydınlatılmış çalışmanın olmaması haliyle bu insanı çok derinden etkiliyor. Bu yaşanan acıyı kat be kat ağırlaştırıyor”
 
Göstermelik de olsa...
 
Türkan Elçi, Tahir Elçi'nin katledilmesinin Hrant Dink'in katliamıyla benzerliklerini hatırlatıyor, ancak Dink'in katledilmesinin ardından göstermelik dahi olsa bir kişinin yargılanmasının önemli olduğunu, böyle bir durumun bir nebze bile olsan kendisini rahatlatacağını söylüyor.
 
Elçi, olayın bir kişiyle alakalı bir olay olmadığına dikkat çekerek, “Bu sonuçta toplumu ilgilendiren bir katlediliştir. Bu bireysel bir kan davası değildi. Adli bir vaka değildir. Bütün bir toplumu değerlendiren bir olayın hiçbir sorumluluk hissedilmeden, çözülmesi konusunda hiçbir adım atılmadan bu olayı görmezden gelinme toplumsal anlamda düşündüğünde toplumun da duygularının ne kadar göz ardı edildiğinin, ciddiye alınmadığı, çözüme gitme noktasında adımların atma isteğinin olmadığını gördüğünde yine umutsuzluğa kapılıyorsun” ifadesinde bulunuyor.
 
Sur...
 
“Sur'da Dört Ayaklı Minare'nin saldırılardan sonraki halinin fotoğraflarını görme şansınız oldu mu?" sorusuna, o günden sonra Sur ile alakalı hiçbir görüntüyü görmek istemediğini ne de gördüğünü söyleyen Elçi, "Hiç bakmak istemedim. Ben Tahir'in vurulma anındaki çekimleri bile doğru dürüst görmedim, belki bazılarını tesadüfen bir iki kez gördüm. Onun dışında hiç izleyemedim. Kendimi hiçbir zaman ona hazır hissetmedim” sözleriyle hissetliklerini tarif ediyor.
 
Tahir, insanları sevmeyi geçmiş dönemde vermiş olduğu mücadeleden öğrendi
 
Sur'da bugün yaşananlar düşünüldüğünde Tahir Elçi'nin o zaman bugün yaşananları öngördüğünü ve yaptığı açıklamanın da sıradan bir açıklama olmadığına dikkat çekiyor Elçi, daha o zaman sivil insanların, tarihi eserlerin zarar görmesine dair kaygılarının olduğunu ne kadar öngörülü olduğunun şimdi ortaya çıktığına vurgu yapıyor ve şunları ekliyor:
 
 
“Tahir öyle sıradan bir insan değildi ki. Siyasi refleksleri çok gelişmiş, toplumu ve devleti herkesi çok iyi herkesimi tanıyabilecek öngörüye ve siyasi bir birikime sahipti. Onlar öyle çok romantik duygularla hadi ben gidip tarihi eser koruyup açıklama yapayım gibi bir romantizmden yola çıkmadı. Belki öyle algılanıyordur ama öyle değildi. Sanki duygusal bir tepkiyle yola çıkmış olarak görülebilir ama tabi ki duyguları da vardı heyecanlı bir insandı. Onda heyecanı veren de bu topluma olan bağlılığıydı bu insanları sevmesiydi. Tahir, insanları sevmeyi geçmiş dönemde vermiş olduğu mücadeleden öğrendi. Kendi vücuduna kendi canına, kendi hayatına yapılan işkenceden insan hayatını kıymetli olduğunu kavradı. Eğer Tahir'in biraz böyle ip cambazlarından olduğunu bilselerdi, bence onu kesinlikle kaideye almazlardı. Katletmezlerdi. Onlar ne kadar temiz olduklarını biliyorlardı. Vuran kişi kimi vurduğunu biliyordu. Çokta tesadüfi vurulmuş bir kişilik değildi”
 
Benzer bir şekilde katledilen Hrant Dink'in vuruldğu yer olan Agos gazetesinin önündeki anmadan da söz ediyor Türkan Elçi ve 2-3 gün kadar kendine gelemediğini söylüyor.
 
O atmosferin kendisi için çok ağır geldiğini ve insanların aynı günkü acıyı yaşadıklarını görmenin kendisini çok etkilediğini söyleyen Elçi, sözlerini şöyle tamamlıyor:
 
 
“O anma sonrası ailesinde yakın arkadaşlarında çevresinde aynı duygunun tazeliğini hissetmek beni çok daha fazla duygulandırdı. Bazen düşünürsün ya acaba katledildikten sonra biraz daha böyle duygularda daha da iyileştirme olur mu bir soğuma olur mu? O acıyı gördüğün zaman daha çok etkilendim.

Agos binasındayken o ölüm atmosferinin ağrılığını sanki o gün yeni katledilmiş gibi havanın varlığını ben daha kötü oldum. İnanın ki o konuşmayı yaptıktan sonra eve döndüğümde 2-3 gün yataktan çıkamadım. Tamamıyla bir depresyon durumu yaşadım. Kalkma mecali bulamadım kendimde. O atmosfer bana çok ağır geldi. Anma diyince sanki sadece konuşmalar yapılmış anılmış düşüncesi aklına geliyor. Bizzat içinde olduğunda o ölümün acısını o duyulan tepki o rahatsız duygu hali insanı çok daha acıtıyor. Ve o bulunamama dokuz yıldan beri failinin yokluğu. Olayın tamamıyla ciddi anlamda aydınlatılamama durumu benim bir dokuz yıl sonraki durumummuş gibi hissettiğimde bana çok daha ağır geldi”                                               

HABERE YORUM KAT