04 Aralık 2016 Pazar
  • Diyarbakır7 °C
  • İstanbul5 °C
  • Ankara-3 °C
  • Antalya13 °C
  • İzmir10 °C
  • IMKB
    0.00
    %
  • Altın
    132,849
    %0.76
  • Dolar
    3,5219
    %0.77
  • Euro
    3,7585
    %1.12

Diyarbakır'ın tarihte idaresi

Diyarbakır'ın tarihte idaresi

27 Temmuz 2008 Pazar 17:37

Uygarlığın Anavatanı: “ÇAYÖNÜÇayönü… İnsanlık tarihinin başlangıç yeri… Çayönü… Kent uygarlığının temellerinin atıldığı yerleşim yerlerinden biri.

Uygarlığın Anavatanı: “ÇAYÖNÜ

Çayönü… İnsanlık tarihinin başlangıç yeri…Çayönü… Kent uygarlığının temellerinin atıldığı yerleşim yerlerinden biri…Çayönü… Dünyanın en eski endüstriyel yerleşim bölgesi…Çayönü… Modern dokuma ile yapılmış en eski kumaşın bulunduğu yer…Çayönü… İlk kez maden kullanımına geçilen tarihi bir evreyi yansıtan yer…Çayönü… Mimarlık tarihi ve mimarinin başlangıcı açısından oldukça önemli bir mekân…Çayönü… Neolitik Çağdan Demir Çağına kadar kesintisiz iskânın görüldüğü bir kazı yeri…

 

Çayönü… Gerek mimarisi gerekse değişik nitelikteki zengin buluntuları ile bütün kültür basamaklarının izlenebildiği ve Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem içinde ilişki kurmuş olduğu, etkilediği ve etkilendiği bölgeleri en iyi yansıtan yerleşme olması açısından "anahtar yerleşme" olarak adlandırılan bir mekân…Öncelikle bir Kürd'ün görmesi gereken yerlerden biridir ÇAYÖN܅

Amedli biri için çok uzaklarda değil Çayönü. Amed'in Ergani ilçesinin 7 km. güneybatısında… Tahmin edileceği üzere oraya düzenlenen gezi seferleri elbetteki yok. Yani oraya ulaşabilmek için Ergani'ye gidip 7 km. yürümek gerekiyor. Size "Çayönü" diye tarif edilen yere ulaştığınızda, karşınızda neresinin Çayönü olduğuna dair hiçbir işaret yoktur. Tevekkül edip "belki bulurum" diye önünüze çıkan çay boyunca ilerlediğinizde dikenli tellerle çevrili bir toprak alan bulursunuz. Dikenli teller doğru istikamette olduğunuza dair bir düşünce sizde oluşturur. Tellere paralel ilerlemeye devam edersiniz. 10 m. kadar ilerledikten sonra küçük bir tabelanın uzaktan göründüğünü fark eder ve tabelada "Çayönü" diye bir yazının olabileceğini tahmin edersiniz. Fakat yanılıyorsunuzdur. Etrafta dikenli teller arasında kalan alanın Çayönü olduğuna dair hiçbir tabela/işaret ya da herhangi bir bilgi yoktur. Karşınızdaki tabelada ise "taş ve toprak götürmek yasaktır" yazısı bulunmaktadır. Bunu okuyunca orasının Çayönü olduğundan artık emin olursunuz. İçinizi büyük bir heyecan kaplar. Atalarınızın, tarihin akışını değiştirdikleri, büyük devrimler gerçekleştirdikleri ve insanlık tarihinin yazıldığı çok önemli bir mekândasınız. Büyük bir coşkuyla etrafı gezmeye başlarsınız. O çok değerli kalıntıları görmek, incelemek ve onlara dokunmak istersiniz. Az ilerlediğinizde yan yana ve üst üste konularak oda şeklinde geometrik şekillerin oluşturulduğunu görürsünüz. Birkaç tane de dikili taş vardır. Biran içiniz burkulur. "O kadar görmek istediğim ve heyecanla aradığım Çayönü bu mu? Bu taşlar ne anlam ifade ediyor? Taşlardan oluşturulan geometrik şekiller ne? Peki, şu dikili taşlar neyi temsil ediyor….?" diye kafanızda yığınla soru birikir. Bir arkeolog olmadığınızdan bunların cevabını çözmeniz mümkün değildir. Etrafınızda size bu paha biçilmez kalıntıları tanıtacak hiçbir şey yoktur.

 

Çayönü'nde bazı köylülerin çıkarttıkları bir takım antik aletlerden, yıllar önce burada bazı yabancıların kazı çalışmaları yaptıklarından fakat on yıldan fazla bir zamandır hiçbir kazı çalışmasının olmadığından…vs. bahsetmeye başlıyorlar.

Aslında Çayönü'ne ilişkin ilk kazı çalışmaları 1964 yılında İstanbul ve Chicago üniversiteleri tarafından başlatılmıştır. Yapılan çalışmaların sonunda, dünyanın bilinen en iyi korunmuş ve en eski yerleşim yerlerinden biri ortaya çıkarılmıştır.

Günümüzden 9500 yıl önce yani MÖ. 7500 yıllarında kurulduğu, aralıksız olarak MÖ. 5000 yılına kadar yerleşim gördüğü daha sonra da aralıklarla iskân edilmiş olduğu tespit edilmiştir. Dünyaya ise R55-1 kod numarası ile tanıtılmıştır.

Yerleşme, bilim dünyasındaki ününü ise "Esas Çayönü Evresi" olarak bilinen MÖ. 7500-6500 yılları arasındaki bin yıllık döneme ait olan kalıntı ve buluntuları ile sağlamıştır. Bu dönem uygarlık tarihinin en önemli araştırmalarından birini, belki de en önemlisini yansıtmaktadır. Höyüğün 4.654 metrekaresi kazılmıştır. Uzun süren kazı çalışmaları sonucunda 60 yapı katı bulunmuştur.Mimari ağırlıklı bulgulara göre yerleşme yerinin ilk iskân edilişinden başlayarak şu şekilde bir tabakalanma tablosu ortaya çıkarılmıştır:

Evre I:1. Çayönü Esas evresi/Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ, Yuvarlak planlı çukur yapılar evresi2. Izgara planlı yapılar evresi3. Kanallı yapılar evresi4. Taş döşemeli yapılar evresi5. Hücre planlı yapılar evresi6. Geçiş evresi7.Geniş odalı yapılar evresi

Evre II:1. Çanak Çömlekli Neolitik Kalkolitik Çağ2. İlk Tunç Çağı I

Evre III:1. İlk Tunç Çağı II-III2. MÖ 2. bin Demir Çağı3. Ortaçağ

Kazı başkanlığı, uzun yıllar Robert J. Braidwood ve Halet Çambel tarafından yürütülmüş, 1986 dan itibaren bu görevi M. Özdoğan üstlenmiştir. 1992 yılına kadar aralıklı da olsa kazı çalışmaları sürdürülmüş fakat bu tarihten sonra terör bahane edilerek kazılar tamamen durdurulmuştur.

 

Bu çağda yaşayan atalarımız, bazı bitkileri tarıma alarak ve birçok hayvanı evcilleştirerek, tarım ve hayvancılık ile uğraşmıştır. Üretimle birlikte gelen yerleşik yaşam, köylerin ve giderek de kentlerin kurulmasına vesile olmuştur. Arkeologlar tarafından, ilk kez bu çağda ortaya çıkan, besinlerin depolandığı/taşındığı/pişirildiği çanak-çömlek yapımı kıstas alınarak Çanak Çömleksiz ve Çanak Çömlekli diye iki alt döneme ayrılan Neolitik Çağ, büyük bir kısmı Kürdistan'da olmak üzere, bugüne kadar bilinen 257 yerleşme ile temsil edilmektedir. Bu yerleşmeler arasında yer alan Çayönü, Cafer Höyük, Nevala Çori, Çatal Höyük, Ganj Dara ve Samsat gibi yerleşmeler, gerek buluntuları gerek mimari kalıntıları gerekse o dönem insanının sanatsal, dinsel ve kültürel gelişimi açısından bu çağın en ilginç yerleşmelerinden bazılarıdır.

Neolitik Devrim, elde edilen arkeolojik verilere göre, ilk kez Kürdistan'da ve MÖ. 9000-7000 yılları arasında uzun bir süreç sonunda gerçekleşmiştir.

Bu dönemde Kürdistan'ın oldukça uygun şartlara sahip olması ve bitki-hayvan türlerinin doğal yaşama alanı olması nedeniyle Neolitik Çağ'ın ilk kez burada yani Kürdistan'da başladığı düşünülmekte ve bu düşünce de arkeolojik verilerle desteklenmektedir.

İnsan topluluklarının üretime geçmesi bir dizi gelişmeyi ve ilerlemeyi de beraberinde getirmiştir. Bu ilerlemeden dolayı nüfusta ve üretimde yaşanan olağanüstü patlama, çok daha fazla teknolojinin keşfedilip yaratılmasına yol açmıştır. Kürdistan uygarlığı; madencilik, şehirleşme, yazı ve kayıt tutma alanlarında buluşlar yaparak ya da bu buluşlara büyük katkıda bulunarak devrimci teknolojik ilerleyişine devam etmiştir.

Çayönü'ndeki topluluk, dünyanın madenci-liğe başvurduğu kanıtlanmış olan iki topluluğundan biridir. Burada keşfedilen bakır aletler M.Ö. 5. binyılın birinci yarısına tarihlenmektedir. Bakırdan ve kalaydan yapılan bir alaşım olan bronz, bakırdan daha katı ve daha kullanışlıdır. Daha düşük bir ısıda eridiğinden işlenmesi daha kolaydır. Çayönü'nde bronz aletler M.Ö. 4. binyılda ortaya çıkmıştır; Avrupa'da çıkmalarından tamı tamına 2000 yıl önce…

Gerekli maden cevherlerinin yakınlarda oluşu, madencilik alanındaki ilerlemeyi kolaylaştırmıştır.Çayönü yerleşikleri, çevrelerindeki bakır yataklarında bulunan nabit bakırı (doğal bakır) döverek şekillendirmişler, delici, boncuk, levha gibi nesneler üretmişlerdir. Bakırı taş gibi kullanmanın ötesinde bir beceriye sahip oldukları, önce bakırı ısıtıp sonra şekillendirmelerinden anlaşılmaktadır. Maden üretiminde ilk basamağı atan Çayönü halkı, bakırın farklı özelliklere sahip olduğunu fark etmişlerdir.

Tüm bunlar, Çayönü'nün dünyanın yaşayan en eski endüstriyel yerleşim bölgesi olduğunun kanıtıdır.Çayönü'nde pişirilen çanak çömlek, ilk kez M.Ö. 8. binyılda ortaya çıkmaktadır. Neolitik Dönemde araçlar normalde taştan veya ahşaptan yapılırken dayanıklı ve çok yönlü çanak çömlekçi-liğin geliştirilmesi, ev yaşamında bir devrim yaratmış ve bu teknoloji diğer toplumlar tarafından da ısrarla aranmaya başlanmıştır. Söz konusu teknoloji büyük bir hızla komşu bölgelere yayılmış ve M.Ö. 7000'e gelindiğinde, bin yıldan az bir zaman dilimi içerisinde Ortadoğu'nun her tarafında yaygınlaşmıştır.

Bununla beraber dünyada düzenli "modern" dokuma ile yapılmış 9000 yıllık en eski kumaş, yine Çayönü bölgesinde bulunmuştur. Bu kumaş örneği dünyadaki en eski örnek olup, bulunuşu 1992'de birçok dünya gazetesinde manşet haber olmuştur.

Aynı zamanda Çayönü, Neolitik Çağ yerleşmeleri arasında en fazla sayıda insan iskeletinin bulunduğu yerdir. 605 adet iskelet bulunmuştur. Çayönü insanları, Neolitik Çağ yaşamının zorluğu, beslenme yetersizliği gibi nedenlerle pek çok hastalıkla boğuşmak zorunda kalmışlardır. Kulak ve kemik iltihapları, eklem bozuklukları, diş çürükleri en çok görülen rahatsızlıklardır. Ayrıca olasılıkla avlanma sırasında veya kaza ile oluştuğu tahmin edilen baş, kol ve bacaklarda kırık ve yaralanma izleri avlanmanın hiç de kolay olmadığını göstermektedir. İlginç olaylardan biri, bazı kırıkların bilinçli bir sarma sonucunda iyileştirilmiş olmasıdır. Ayrıca gömülerden birinin kafatasında beyin ameliyatına ait izler saptanmıştır. Bu bulgular Çayönü halkının tıp alanında ne kadar da ileri bir seviyeye ulaştığının bir kanıtı olarak kabul edilebilir.Çayönü insanlarının ölü gömme adetlerine bakıldığında, Çayönü'nün alt tabakasından üst tabakalarına kadar tekdüze bir gömmenin olmadığı, evreler içinde farklılaşmaların bulunduğu saptanmıştır.Geniş Odalı Yapılar Evresi'nde ve Çanak Çömlekli Neolitik Çağ tabakalarında yerleşme içi gömüte rastlanmamış olması toplumda bir mezarlık kavramının oluştuğunu, ölülerin yerleşme dışındaki uygun bir alana gömüldüklerinin belirtisidir.

Ayrıca yapının çaya bakan taş duvarı tamamen tahrip olmuştur. Bu mekânın ortasında karşılıklı konmuş 2 adet dikili taş bulunmaktadır. Üçüncü bir dikili taş ise yapının kuzeydoğu köşesine, doğu duvarına paralel olarak dikilmiştir. Aynı şekilde kuzeydoğu köşesinde yarım ay biçimli kutsal bir ocak yer alır. Biraz ilerisinde ise üzerinde insan yüzü kabartması bulunan sığ bir teneke bulunmaktadır. Bunlar, bu yapının tapınak olarak kullanıldığını göstermektedir.

 

 

 

Çayönü halkına ilişkin diğer bir özellik ise, süslenmeye oldukça düşkün olmuş olmalarıdır. Köyün ilk sakinleri, hemen yakınlarındaki tatlı su kaynaklarından topladıkları salyangoz kabuklarından, hayvanların ön kesici dişlerinden ve çevreden topladıkları yumuşakçalardan halka ve damla şeklinde biçimlendirdikleri boncukları takmışlar. Zamanla taşlara çeşitli geometrik şekiller vermişler. Çevredeki taşların çeşitliliği ve renkliliği boncuklara da yansımış.

Süsleme noktasında oldukça ilginç gelen bir nokta ise bugün hâlâ Kürdistan'da yaygın olan "hızma"nın Çayönü halkı arasında da kullanımının oldukça yaygın olmuş olmasıdır. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen hala bazı özellikler yitirilmiş değil. Daha derin araştırmalar yapıldığında görülecektir ki bugün halkımıza özgü birçok özelliğin kökeni, geçmişe dayanmaktadır.

Ne yazık ki halkımız, uygarlık tarihinde bu kadar büyük bir yere sahip Çayönü hakkında hemen hemen hiç bir şey bilmemekte… Hatta diyebiliriz ki, bazılarımız ne ismini duymuştur ne de nerede olduğunu biliyordur. Merak ediyorum acaba Peri Bacalarından, Pamukkale'den, Kapadokya'dan… vs. haberdar olan Amed'lilerin yüzde kaçı hemen yanıbaşlarında bulunan Çayönü'nden haberdardır?

Şöyle bir baktığımızda görüyoruz ki halkımız, insanlık tarihi açısından belirleyici rol oynayan ve bizzat kendi atalarından kalma birçok medeniyetin kalıntılarından ve bu kalıntıların hemen yakınlarında olduğundan tamamen habersizdir.

.Hamza Aksal.Mizgin.sayı 44.

Diyarbakır fethi ve bölgenin tamamı Hz. Ömer zamanında fethedildiği mevcut kaynakları göstermektedir. Bu arada Diyarbakır o dönemde Bizans imparatorluğu elindeve başında da Heraklius bulunduğu anlaşılmaktadır. 4(KARAN, Cuma. “Diyarbakır’ın Müslümanlarca Fethi”, Yüksek Lisans Tezi. s:58.)Diyarbakır’ı fetheden ordu konusunda kaynaklarda ihtilaf olduğu anlaşılmaktadır. Bu hususta üç farklı görüş bulunmaktadır.l)Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın başında bulunduğu Şam Ordusu.2)Sad b. Ebi Vakkas’ın başında bulunduğu Irak Ordusu.3)Başka bir görüş ise bu iki ordudan müstakil olarak Hz. Ömer tarafından El Cezire’yi fethetmekle görevlendirilen İyaz Bin Ganem’in başında bulunduğu bağımsız ordudur.Bunu daha iyi anlayabilmek için konuyu biraz daha geriden almakta fayda vardır. Tarihçiler Hz. Ebu Bekir’den Hz. Ömer’e hilafetinin sonlarına kadar Asya’da gerçekleşenfetihlerin bir kısmına “Fütuhu Şam” diye adlandırdılar. Diğer bir kısmında “Fütuhu Irak” diye adlandırmışlardır. Hz. Ömer zamanında Sa’d b Ebi Vakkas İrak fethi ve Ebu Ubeyde b. Cerrah ile Halid b. Velid hazretleri de Şam’ı Şam fethi ile memur idiler. Fütuh-u Irak Nusaybin’e Fütuh-u Şam ise Nusaybin civarındaki Diyar-ı Bekir’e bağlı olan Dara’ya kadar uzanıyordu.Ebu Ubeyde b. Cerrah genel komutan sıfatıyla, fetih hareketine katılırken yanında İyaz Ganem, Habib b. Mesleme gibi seçkin komutanlar vardı. İyaz b. Ganem Samsat, Suruç, Ceylanpınar, Fırat’ın çevresini aldıktan sonra Amed’e doğru gelmeye başlamıştır.Bu üç farklı görüşü irdelediğimizde şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: İyaz b. Ganem’in Şam ordusundan geldiği Hz.Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın ister Hz. Ömer’in emriyle olsun, isterse kendi direktifiyle olsun, belli olan husus şudur: İyaz b. Ganeın’in Şam tarafından gelmesidir.Ancak fethin, Irak ordusu tarafından gerçekleştiği görüşü ise, İyaz b. Ganem’inCezire’nin fethine, Irak cephesinden gelmiş olmasındandır. İşte bu durum İyaz b. Ganem’inIrak ordusuna ait olduğu izlenimini vermiştir. Halbuki Irak tarafından gelmek ayrı “Irakordusundan” gelmek apayrı bir husustur.Irak ordusunun da olma ihtimalini bu şekilde zayıf görülürken, geriye Diyarbakır’ı fetheden ordunun “Şam Ordusu” ile bizzat “müstakil bir ordu olma” durumu kalıyor. İyaz b. Ganem müstakil bir ordu olarak Cezire’ye bizzat Hz. Ömer’in emriyle gönderilmesi ise, sadece Vakidi’den gelen bir rivayet ve dolayısıyla onun ortaya attığı bir görüştür. Ancak Amed’i fetheden ordunun, Şam Ordusu olduğu görüşü de hala ağırlıkta olan bir görüştür,Vakidi’nin rivayet ettiği gibi, Hz. Ömer’in Cezire’de oluşan bazı gelişmeler üzerine Ebu Übeyde b. Cerrah’a bizzat bir mektup göndererek Iyaz b. Ganem’i Cezire’ye göndermeyi emretmiştir. Çünkü İslam Ordusu için bu cephe çok önemlidir. Bunun üzerine Şam Valisi aynı zamanda başkomutan olan Ebu Ubeyde b. Cerrah, Şam ordusu içersinde, Iyaz b. Ganem’in başında bulunduğu müstakil bir orduyu oluşturup, Cezire’nin fethiyle Hz. Ömer’in emri doğrultusunda görevlendirilmesi tarihi açıdan daha makul görülmektedir.Yukarıdaki rivayetlerden sonuç olarak şunu çıkarmak mümkündür. İyaz b Ganem, Ebu Ubeyde’nin başında bulunduğu “Şam Ordusu” içersinde müstakil bir ordu oluşturarak,ordunun başına Hz. Ömer’in emriyle komutan tayin edilmiş ve bu ordu Cezire’nin fethiyle görevlendirilmiştir.Dolayısıyla ortaya çıkan kanaatimizce Diyar-ı Bekir bölgesini fetheden ordunun. Hz.Ömer’in emriyle Iyaz b. Ganem komutasında kurulan Irak ve Şam ordusundan bağımsız, müstakil bir ordu olduğudur.

İçkalenin Fethi ve Fethediliş TarihiDiyarbakır-İçkale’nin fethi sırasında-yukarıda da değindiğimiz gibi Bizans’ın başında Heraklius bulunuyordu.Diyarbakır-tçkale o dönemde Dara adında bir kadının elinde idi.Diyarbakır’ın fethi de içinde bulunduğu “Cezire” fethiyle aynı tarihte olmuştur. Zira İslam fetihleri içersinde en kolay ve en kısa zamanda gerçekleşen fetih şüphesiz cezire fethi olmuştur.Iyaz b. Ganem islam ordusu birkaç koldan Urfa, Resulayn, Mardin, Samsat, Dara veAmid’i çok kısa bir sürede fethettiler. Bu konuda her hangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Ancak asıl net olmayan genel adıyla Cezire, özelde Amed’in fetih tarihidir. Bu ihtilaflarla beraber, ittifak edilen husus Diyarbakır’ın Cezire bölgesindeki diğer yerlerle beraber aynı tarihte fethedilmiş olmasıdır.Tarihi kritiği bir yana İslam Ordusunun oraya gelişinin yılını, ayını hatta günü dahi zikreden tek tarihçi Vakidi dir. Bunun dışında “Cezirenin fethinden söz eden kaynaklar; bu bölgede fethe konu olan şehir, köy ve kalelerin isimlerini vermelerine rağmen, Amid’in ismini zikretmemişlerdir. İşte bu açıdan Vakidi’nin bilgileri bu yönden büyük bir önem arz etmektedir. Fetih olayının, en ince detaylarla aktardığı gibi Amid önüne geliş gününü de zikretmiştir. Vakidi’ye göre İslam Ordusu; 17/638 yılı 7. Cemadil’ula cuma günü Amid’in önüne gelmiştir.Bundan farklı tarih bildiren yok değildir. Diyarbakır üzerine çalışmaları olan Şevket Beysanoğlu fetih tarihinin H. 18 yılını gösterir5.(KARAN, cuma, “Diyarbakır’ın Müslümanlarca Fethi”, Yüksek Lisans Tezi, s:61-62.)İyaz b. Ganem komutasındaki ordu sekiz bin kişilik olduğu ve bu askerin içinde bine yakın sahabenin olduğu kaynaklardan aktarılmıştır.Ordu yol boyunca mevcut kaleleri fethederek, bazılarını da barış yoluyla alarak Diyarbakır Surları önüne gelmiştir. İyaz b. Ganem, Tell (şimdiki Mardin Kapı), Said b. Zeyd Rum (Urfa) kapısına, Muaz b. Cebel, Ermen (Harput-dağ) kapısını, Halid b Velid Babul-ma (Su-Dicle-Yeni kapı) tarafını kuşattılar. 0 tarihte yukarıda da değindiğimiz gibi Amed Meryem-i Dara adında bir kadının yönetimi altında idi 6.( BEYSAI’TOGLU, Şevket, “Anıtlan ve Kitabeleriyle Diyarbakır”, Cilt-1 s: 154.) Said Paşa ise, bu sırada Antak isminde bir Rum emirinin Amid veya Meyyafarikin (Silvan) vali ve muhafızlığına atanmış olduğunu ve İslam Orduları bölgeye gelmekte iken Amid’ de mevcut askeri ve tahkimatı savunma için yeterli bulduğunu kendisinin Meyyafarikin’i müdafaaya gittiğini ileri sürer.Kuşatma uzun sürdü. Bütün saldırılar, şehri baştan başa kuşatan muhkem ve muhteşem surlar karşında neticesiz kalıyordu. Müslümanlar beş ay kadar bu kale duvarları dibinde beklemeye katlandılar. Bu arada İyaz h. Ganem, Hakem b. Hişam’ı bir miktarkuvvetle Meyyafarikin’e göndererek fethetti.Nihayet Halid h. Velid, sur dibinde sık sık yaptığı keşiflerden birinde surun doğu (Dicle vadisine bakan) yönünde, şimdiki Adalet Dairesi’nin (Eski hükümet konağı) bahçesi içindeki sur duvarında gördüğü gizli bir deliğin genişleterek oradan içeri girebileceğini tespit etti.Durumu İyaz b. Ganem’e anlattı. Halid b. Velid, bir gece yanına yüz kadar iyi savaşan ve çoğu sahabeden oluşan erleri alarak bu delikten içeri girdiler. Bu yere yakın olan ve şehrin fethinden sonra Fetih kapısı (lçkaleden hastahanelere çıkan yol üzerindeki kapı) ismini alan kapıyı açarak müslümanların içeri girmesini sağladılar. Bu kapıyı açmak için nöbetçilerle yapılan savaşta en az yirmi beş kişinin şehit olduğu anlaşılmaktadır. Böylece Amed fethedilmiş oluyordu.7(BEYSOÖLU, Şevket, “Anıtları ve Kitabeleriyle Diyarbakır’, Cilt-1 s:156.)Vakidi Kitabu-l Futuh eserinde Amed’in fethini söyle rivayet eder. “Arap Ordusu gelmezden önce Amid de iki kardeş hüküm sürmekte idi. Bunlardan birinin ismi Pıtris, diğerinin adı Yuhanna idi. Pıtris şehrin doğu tarafında, Yuhanna batı tarafında otururdu. Yuhanna’nın Rağura, Pıtris’in Satura isrninde birer kızları vardı. Ve her iki kardeşten her biri arası surla bölünen kısmında kendilerine ait işlerle uğraşırlardı. Günün birinde Yuhanna evlenmek istedi. Dara hükümdarı Mantavus’un kızına talip oldu. Ve ismi Meryem olan bu kızla evlendi. Meryem, zeki ve kurnaz bir kızdı. Amid’e gelince şehrin güzelliği bol su ve bahçeleri, havası ve manzarası gözünü kamaştırdı.Aradan bir müddet geçti. Bir gün Pıtris, kardeşi Yuhanna’nın kızı Sufra,yı oğlu Lavene’e istedi. Yuhanna da Pıtris’in kızını kendi oğluna dileyince uyuşmadılar, araları açıldı. Aradaki surun kapılarını kapadılar, birbirlerine gidip gelmez oldular. Bu durumu memnuniyetle karşılayan Meryem, şehri ele geçirmek için artık faaliyet zamanın geldiğine kanaat getirerek işe koyuldu. Dolabını çevirmek için ortaya düştü. Kardeşlerin arasını bulacağım diye büyük bir ziyafet hazırladı. Her iki tarafın bütün yakınlarını davet etti. Bir hayli naz ve ikramdan sonra taraflara ve yakınlarına kendi eliyle zehirli şaraplar sundu. İçenlerin tamamı öldü. Her iki hükümdarın soyundan kimse kalmamıştı. Meryem hemen hükümdarlığını ilan etti. Halka huylarına göre muamele ederek, sevgi ve güvenlerini kısa sürede kazandı. Amid’in Rum kapısı tarafında büyük bir kilise inşa ettirdi ki Rum ülkelerinde benzeri yoktur. Rum ülkelerinden ünlü din bilginlerini getirerek himaye edildi. Bu şekilde şehri on iki yıl yönettikten sonra İyaz b. Ganem orduları geldi.Vakidi aynı zamanda gizli su deliğinin tespitinide şu şekilde aktarır,“Amid’in sarılışı sırasında çadırını su kapısı civarında (bu günkü Kıtırbil ve Yeni köyde karargah yeri olmuş) kurmuş olan Halid b. Velid her gün yanındaki askerlerle şehrin o yanlarında gözcülük yapıyordu. Human adında bir kölesi vardı. Bu köle her gün arpa unundan yapılma olan birkaç ekmeği iftar için Halid b. Velid’in çadırına bırakırdı. İki üç gün ekmek bulamayan Halid b. Velid ‘azık mı tükendi nedir üç akşamdır ekmek yok’ diye sordu. Köleside her akşam ekmeği bıraktığını söyledi ve çadırı gözetlemeye koyuldu. Kale duvarının dibinde bir köpek gelerek çadırına girip ekmeği kaçırdığını gördü. Köpeği takip etti, köpeğin kale duvarı dibindeki bir sel çukuru yolundan içeri girdiğini tespit etti. Koşup Halid b. Velid’e haber verdi. Halid b. Velid gidip baktı ve sevindi. ‘Mahiyetimde su yolundan şehre girmek için Allah uğruna kendimi kodum. Benimle içeri girmek için sizden yüz kişi isterim.’dedi. Çıkan yüz kişiyle doğruca Iyaz b. Ganem’in yanına gidip keyfiyeti bildirdi. 0 da ordusuna kale içinden tekbir sedaları işitir işitmez hemen harekete geçmelerini teklif etti. Halid b. Velid gece yarısı yüz kişiyi alıp su yoluna gitti. İlkin Halid b. Velid, ikinci Amr b. Avsah, üçüncü Huzeyfe b. Sabit, dördüncü Amr b. Beşir ve diğerleri içeri girdiler. Doğru şehrin orta yerine vardılar ve orada yüksek sesle tekbir getirmeye başladılar. Uykuda olanlar uyandı uyanık olanlar da korkudan titremeye başladılar. Halid b. Velid, icab eden yerleri tutturdu ve on çeri gönderip surun kapısını açtırdı. Meryem, İslam askerlerinin şehre girdiğini anlayınca kıymetli eşyaları ve maiyeti ile birlikte kendi sarayında bulunan azim ve gizli yolla Ermen kapısından taşraya çıkıp Bilad-ı Ruma gitti.Yer altından giden bu gizli yolun Seyrantepe’ye çıkmakta olduğu bu gün bile halk arasında söylenmekte ve bazı izlerine rastlanmaktadır8.( BEYSANOOLU, Şevker ve Kitabeleriyle Diyarbakır”, Cilt-1 s:155-156)

Resul Çoban D.Ünv. İlahiyat Fak. Diyarbakır / 2004HZ. SÜLEYMAN CAMİİ(Lisans Tezi)

Diyar-ı Bekr'den Diyarbakır'a

Milattan üç bin yıl önce, bugün Mezopotamya/Elcezire denilen Dicle-Fırat nehirleri arasındaki bölgeye Subartu, buraya yerleşmiş savaşçı oymaklara da Subaru denildiği, Sümer-Akkad'lardan kalma belgelerden anlaşılmaktadır. Subaru, bu kavmin dilinde "ırmaklar arası" anlamına geliyordu.Diyarbakır'ı da içine alan Yukarı Dicle bölgesinin ilk uygar ahalisi Subarular'dan sayılan Hurriler'dir. Hurri, Babil dilinde "mağara" demektir. Bu ismin, Urfa-Nemrut dağında çok sayıda olan mağaralarla ilgili olduğu ve Hurri şehrinin bugünkü Urfa'nın yerinde bulunduğu sanılmaktadır. (1)Uzun süre Hurri adı altında yaşayan boylar, nihayet M.Ö. 2. bin yılın ortalarında, biri Hurri, diğeri Mitanni adında iki konfederasyona ayrıldılar. İlk zamanlarda bu iki krallıktan birincisi olan Hurri Krallığı daha büyük ve kuvvetliydi. Fakat sonraları küçük bir birlik olan Mitanni Krallığı yavaş yavaş Hurri Krallığı aleyhine genişlemiş ve sonunda onu ortadan kaldırmıştır. Belge yokluğu yüzünden M.Ö. 1500-1300 yılları arasına rastlayan bu dönemin tarihi, karanlık kalmıştır. Yine bu sebepledir ki, Hurriler'in bölünmeleri ve Mitanniler'in ortaya çıkışı meselesi gün ışığına çıkarılamamıştır.Mitanniler'den sonra bölgeye Asurlular ve Urartular egemen oldu. (1260-653) Bu dönemde şehrimize, Amidi veya Amedi denildiği Asur hükümdarlarından Adad-Nirari'den (1310-1281) kalma bir kılıç kabzasındaki yazıdan ve M.Ö. 800, 762, 705 yıllarından kalma Asur valilerinin isimlerini bildiren belgelerden anlaşılmaktadır.(2)Urartular'dan sonra Diyarbakır bölgesi sırayla İskitler'in (653-625), Medler'in (625-550), Persler'in (550-331), Büyük İskender'in (331-323), Selevkoslar'ın (323-140), Partlar'ın (140-85)Büyük Tigranı'nın (85-69) ve Romalılar'ın (M.Ö. 69-M.S. 53) egemenliğine girdi. M.S. 53-395 tarihleri arasında Diyarbakır'ın Partlar-Romalılar, Sasanlılar-Romalılar arasında sık sık cereyan eden mücadelelerde sürekli olarak sahip değiştirdiği ve daha çok Roma egemenliğinde kaldığı, 395'ten sonra, Bizans yönetimine girdiği görülmektedir. 639 tarihine kadar devam eden Bizans hakimiyeti döneminde de, bölgede, zaman zaman İran-Bizans savaşları olmuştur.

İslamiyet'ten sonra Diyarbakır

İran (Sasanlı) ve Bizans'ın sürekli müacedelesi her iki devleti de çok yıpratmıştı. Bu sırada İslam orduları Kuzey Mezopotamya'nın fethine başlamış bulunuyordu. Hazreti Ömer'in halifeliğine (634-644) rastlayan bu dönemde, Bizans, İmparator Heraklius'un (610-641) yönetiminde bulunuyordu. İslam orduları h.15/m.636 yılında yapılan Yarmuk Savaşı'nda, Heraklius ordusunu yenerek Suriye'yi istila etti. Sıra, Kuzey Mezopotamya'nın alınmasına gelmişti. Hazreti Ömer bu görevi, İyaz b. Ganem'e verdi. İslam ordusu, yol boyunca bulunan kaleleri fethederek ve bazılarını da barışla alarak Amid (Diyarbakır) Kalesi önüne geldi. Beş aya kadar süren kuşatmadan sonra, h. 18m/639 tarihinde kenti fethetti.(3)Hazreti Osman'ın halifeliği döneminde (644-656) Arap kabileleri, bölgedeki şehir, kasaba ve kalelere daha çok yerleşmeye ve yayılmaya başladılar. Bir süre sonra, Elcezire kıtası, kabile adlarına göre, Diyar-ı Bekr, Diyar-ı Bekr'in (Bekr İbni Vail kabilesinden ötürü); Rakka, Diyar-ı Mudar'ın ve Musul da Diyar-ı Rabia'nın merkezi oldu. Yukarı-Dicle bölgesine verilen Diyar-ı Bekr adı, daha sonra ilin adı oldu, şehre yine "Amid" ya da "Kara-Amid" denmeye devam edildi. Zamanla şehrin "Amid" adı yavaş yavaş unutularak, yerini XX. yüzyıl başlarından itibaren "Diyarbakır"a bıraktı.(4)Hazreti Ali'nin Halifeliğinden (656-661) sonra, kısa bir süre Hazreti Hasan'a bağlı kalan Diyarbakır, sırasıyla Emeviler'in (661-750) Abbasiler'in (750-869), Şeyhoğulları'nın (869-899), Halife Mutezid, Muktefi ve Muktedir'in (899-930), Hamdaneler'in (930-980), Büveyhoğulları'nın (980-984) egemenliğine girdi.984 tarihinden itibaren Diyarbakır'ın geniş çevresiyle birlikte Kürtlerin Humeydiye Kabilesi'nin bir kolu olan Harbuhti oymağı reislerinden Ebru Şuca künyesiyle anılan Bad'ın kurduğu Mervaniler'in yönetimine girdi. Kah, Diyarbakır kentini, kah Meyyafarikin'i (Silvan) başkent olarak kulanan Mervaniler'in egemenliği, 1085 yılına kadar sürdü. Bu dönemde bölge, başta Amid ve Meyyafarıkin olmak üzere, bayındırlık ve kalkınma hareketlerine sahne olmuş; halk bolluk ve düzen içerisinde rahat bir hayat sürmüş; bir çok bilim ve sanat adamı bölgede toplanmıştır. (5)Bizans ordusu 990 yılında bölgeye girdi. Diyarbakır önlerine kadar ilerledi. Bad'ın yeğeni Mürmehhidü'devle, İmparator II. Basileois'le anlaşarak tehlikeyi önledi.(6) 1042 yılında başlayan Oğuz akınları, önceleri talan ve yağma amacını güdüyordu. 1047 yılından itibaren Türkmenler, Selçuklular'ın görevlendirmeleri ile Diyarbakır ve Silvan'ı kuşattılar, fakat alamadılar. Daha sonra anlaşarak, birlikte hareketle Dicle ve Fırat havzasına kadar ilerlediler. (7)Bunun üzerine, Konstantin X. Dukas, Diyarbakır'ı kuşattı, ancak, surların metaneti ve halkın büyük direnci karşısında, bir sonuç alamadan bölgeyi terk etti. Urfalı Mateos, bu kuşatma sırasında Romalılar (Rum, şimdi Urfa) kapısı önünde 1500 müslümanın öldürüldüğünü yazar.(8) 1070 tarihinde Diyarbakır önünde karargahını kuran Büyük Selçuklu İmparatoru Alpaslan, burada Mervanlı emirleri Nizamüddin ile Said'i barıştırdı. Oğlu Turtuş'un doğumu da burada oldu.

Selçuklular dönemi

Mervaniler'in eski veziri Fahrüddevle, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın görevlendirmesi ve desteğiyle Amid'i kuşattı ve 4 Mayıs 1085 tarihinde aldı. Meyyafarikın ise, 30 Ağustos 1085 günü zaptedildi. Melikşah, bölgenin yönetimini Fahrüddevle'ye verdi. Bir süre sonra, bazı davranışları ve tutumu sebebiyle onu görevden alarak yerine tanınmış fakihlerden Belh'li Amidülmülk Kıvamüddin Ebu Ali'yi atadı. (1089)Melikşah tarafından Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun idaresi şehzadeler arasında bölüşüldüğünde Alpaslan oğlu Tacüddevle Tutuş'a, Suriye verilmişti. Melikşah, 20 Kasım 1092'de öldü. Tutuş da hükümdarlığını ilan ederek hutbeyi kendi adına okutmaya başladı. Böylece Diyarbakır bölgesi de Suriye Selçukluları'nın egemenliğine girdi. Gerek Tutuş devrinde, gerekse onun 1095'te ölümünden sonra, Güneydoğu Anadolu bölgesinde birçok Türk beylikleri kuruldu. Bu beylikler şunlardır.1- Mardin, Silvan, Hasankeyf ve Harput'ta Artukoğulları2- Amid'de İnal veya Yınaloğulları3- Bitlis'te Demleç veya Dilmaçoğulları4- Siirt ve Erzen'de Toganaslan ailesi5- Ahlat-Van yöresinde Sandak veya Sundukoğulları. Daha sonraları Ahlatşanlar.Bu beyliklerin kurulmasıyla, bölgede kesif bir Türk yerleşmesinin oluşumunu sağlanmış oldu. (9)1097 yılında başlayan İnaloğulları egemenliği 1142 tarihine kadar sürdü bu tarihten sonra yönetimde etkin olarak Nisanoğulları dönemi başladı. 1183 tarihinde Selahaddin Eyyubi'nin Diyarbakır'ı fethederek Hasankeyf Emiri Artuklu Kara-Arslanoğlu Nereddin Mehmed'e vermesiyle Diyarbakır'da da, Artukoğulları egemenliği başladı. Artukoğulları yönetimi 1232'de son bulmuştur. Artukoğulları yönetiminde Diyarbakır'ın kültür, sanat ve uşgarlık bakımından en üst düzeye yükseldiği görülür.1232'de başlayan Eyyubiler dönemi, 1240'ta sona ermiştir. Bu tarihten sonra Diyarbakır ve bölge, Anadolu Selçukluları'nın eline geçmiştir. Anadolu Selçukluları'nın bölgedeki egemenliği 62 yıl sürmüş, 1302 tarihinden itibaren Mardin Artukluları şehre ve bölgeye egemen olmuşlardır. Bu egemenlik 92 yıl sürmüş, 1394'de bu defa Timur hakimiyeti başlamış, 1401'de ilgili kaynaklarda çeşitli tarzlarda yorumlanmıştır. Bunlara ilaveten Urfalı Mateos Vakayi-Namesi'nde şu yorum yer almaktadır: "....Amid denilen şehre gitti ve şehrin kapısı önünde karargah kurdu. Alpaslan, şehre karşı merhamet gösterdi, çünkü bu sırada karısı, karargahın içinde bir oğlan doğurdu. Buna Tutuş adını verdiler." Böylece bölgenin yönetimi Akkoyunluların eline geçmiş oldu.

Akkoyunlular dönemi

Bu dönemde AMİD'e (Diyarbakır) daha çok Kara Amid, Karahamid denildiğini görüyoruz. 1407'de Mardin Hükümdarı Mecdüddin İsa ve Halep yöresinden Emir Çikem, şehri kuşattıysa da, sur dışında yapılan savaşta yenilgiye uğradılar. 1411'de Karakoyunlu Hükümdarı Koca Yusuf, kale önlerine geldi, alamadan çekilmek zorunda kaldı. 1433'te bu defa Melmük Sultanı Baypars, Amid'i kuşattı. 35 gün süren kuşatma sonunda başaramayacağını anlayınca bölgeyi terk etti. Amid, 1469 yılına kadar Akkoyunlular'ın başkenti oldu. Uzun Hasan, bu tarihte devlet merkezini Tebriz'e nakletti. Anadolu'da Akkoyunlu ulusuna bağlı olan boy ve oymakları bunlara ikta eyledi ve "bu suretle Doğu Anadolu'da Türk ırkının zayflamasının amillerinden biri oldu." (10)

Diyarbakır'ın başkent olmaktan çıkması eski önemini kaybettirdi ve gelişmeyi durdurdu.Tebriz'in başkent oluşu ile Uzun Hasan'dan önce Cengiz torunlarının ve İlhanlılar'ın başından geçen değişme, Akkoyunlular içinde başlamıştı. Minorski'nin pek doğru olarak söylediği gibi, Uzun Hasan kendini İran alemine ve İran hayatına uydurmuş ve İran kisraları arasında yer almıştı. Bu sefer de muzaffer taraf, İran'ın cazibesine kapılarak erimişti. Bu durum, bilhassa oğlu Yakup zamanında (1478-1490) kendini gösterir. Bu zat daha ziyade İran devlet işleriyle uğraşmış, etraf ve kültürü tamamiyle İranlı olmuştu. Akkoyunlular, bu suretle, Safevilere yol açmışlardır. I. Şah İsmail (1501-1524) arazi itibariyle Akkoyunlular'ın hakimiyetini ortadan kaldırmış ise de, siyasi bakımdan onları devam ettirmekten başka bir şey yapmamıştır.(11)Halbuki Amid'in başkent olduğu dönemlerde (1404-1469) durum böyle değildi. Uzun Hasan, Diyarbakır'da iken Aşıkpaşa'nın "Garipname" adlı Türkçe eserini daima yanında taşıyordu. Bazı eserleri ve Kuran-ı Kerim'i de Türkçe'ye çevirtmiş ve onu huzurunda okutmuştur.(12)Diyarbakır ve yöresi 1507 tarihine kadar Akkoyunlular yönetiminde kaldı. Bu tarihten sonra bölgeye Şah İsmal egemen oldu. Amid, Safaviler'in eline geçerken kentteki Akkoyunlular'dan ve sünni halktan binlercesi öldürüldü. Şah İsmail, cesur ve yetenekli komutanlarından biri olan Ustacılı Muhammed Han'ı, Diyarbakır valiliğine atadı. Safaviler'in yönetimi 8 yıl sürdü. Bölge 1515 Eylül'ünde Osmanlı birliğine katıldı.

Osmanlı dönemi

Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında 23 Ağustos 1514'te yapılan Çaldıran Savaşı'nda Şah İsmail'in ordusu büyük bir yenilgiye uğradı. Bu savaşa Diyarbakır Valisi Ustacılı Muhammed Han da katılmıştı. Ordusu perişan olmuş, kendisi de öldürülmüştü. Bunu fırsat bilen Diyarbakır halkı ayaklandı. Safaviler'in şehirde kalan yöneticileri yok edildi. Kadın ve çocuklar, kale dışına atıldılar. İsyanı yönetenler, Mevlana Bitlisli İdris'e haber göndererek, Sultan Selim'e bağlanmak ve Osmanlı birliğine katılmak istediklerini, bu konuda yardımcı olmasını dilediler. Yavuz Sultan Selim de Diyarbakır bölgesini ve Doğu Anadolu'yu ülkesine katmayı düşünmekteydi. Tebriz'in 6 Eylül 1514'te fethiyle sona eren seferinden Amasya'ya dönüldüğü zaman, kendisine durumu aktaran Bitlisli İdris'i bu işle görevlendirdi. Padişahtan Kürt beylerine hitaben yazılmış emirnameler alan İdris, bölgeyi dolaşmaya başladı. Kürt beylerinin de aynı arzuyu taşıdıkları anlaşıldı.Amid halkının isyanını, Kürt beylerinin tutumunu ve İdris'in faaliyetlerini haber alan Şah İsmail de birtakım önlemler aldı. İlk iş olarak, Ustacılı Muhammed Han'ın kardeşi Karahan'ı Urfa hakimi Durmuş Bey ile birlikte Amid'i kuşatıp geri almakla görevlendirdi. Mardin, Hasankeyf ve Ergani'de bulunan Safavi kuvvetlerine de Karahan'a katılma buyruğu verildi. Çapakçur yoluyla Amid'e hareket eden Karahan'ın ordusu, bu kuvvetlerle birlikte beş bine ulaşmış bulunuyordu. Amid bir yıl kadar kuşatma altına tutuldu. Birçok saldırı yapıldı. Şehir halkı büyük bir cesaretle savaşıyor, saldırıları püskürtüyor, direniyordu. Sonunda Diyarbakır kökenli olan Bıyıklı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Amid'in imdadına yetişti. Karahan, kuşatmayı bırakarak Safaviler'in elinde bulunan Mardin'e doğru çekilmek zorunda kaldı.Bir yılı aşan zorlu bir savaş ve kuşatmanın bütün acıları unutulmuştu. Halk büyük bir sevinç içindeydi. Surlar, Osmanlı bayrak ve sancaklarıyla süslenerek şehrin kapıları açıldı.(13) Böylece Diyarbakır, Eylül 1515'te(14) Osmanlı Birliği'ne katılmış oldu. Haydar Çelebi Rüznamesi'ne göre fetih haberi, 14 Ramazan 921/22 Ekim 1515 tarihinde Divar-ı Hürmayun'a ulaşmış ve Bıyıklı Mehmet Paşa 278 Ramazan 921/4 Kasım 1515'te Diyarbakır Eyaleti Beylerbeyliğine atanmıştır. (15) Eyalet, 11 Osmanlı sancağı ile 8 Kürt beyliği sancağı ve 5 hükümettten oluşuyordu.(16) XVI. yüzyılda Diyarbakır, Osmanlı yönetiminde parlak bir dönem yaşadı. Bir yıldan fazla süren kuşatma sırasında harap olan şehir adeta yeniden inşa edildi.Şevket BeysanoğluTarihçi-yazar

Diyarbakır fetihleri

-27 Mayıs 639 İyaz bin Ganem’in Diyarbakırı fethediş günüdür.40 sahabe şehit olmuş vr 501 sahabe ise Diyarbakır’da kalmıştır.(Vakidi)

 

1070’de Alpaslan Halep’e yürürken Diyarbakır üzerinden geçiyordu. Bölgenin hakimi Mervanoğlu Nasr onu karşıladı.100 bin altınla beraber hediyeler verdi:Sultan bu paranın halktan müsadere edildiğini öğrenince kabul etmedi.Surların sağlamlığını görerek elini sura sürüp sonra teberrüklen eliyle göğsünü sıvazladı.Prof.Dr.Faruk Sümer ,Prof.Dr.Ali Sevim:Malazgirt savaşı.TTK.s:24Bu burç Dağkapının batı burcudur.Şevket Beysanoğlu:Diyarbakırım.1986.II/238

-İbnül Erzak’a göre Melikşah döneminde Diyarbakır 28 Mayıs 1085  tarihinde Diyarbakır fethedidi.Mervanoğlu idaresine son verildi.Melikşahın emriyle ulu cami restore edildi.Ulu camideki ilk kitabede Melikşaha aittir.Şehir kalesi de genişletilmiştir.Kale üzerindeki ilk kitabede Melikşaha ait bulunmaktadır..Nur burcu ve Selçuklu burcu Melikşah dönemi eseridir.Nur burcuna benzer.Kufi yazı ile yazılmıştır.(1088)Melikşahın mezarı Kemah’ta oğlu Suca Muhammed’in mezarı Diyarbakırdadır.Ancak mezar yeri:?. Bu suca Diyarbakır valisi Sultan Suca değildir.Diyarbakır ulu cami avlusunun batı cephesindeki 1117-1128 tarihli kitabe Melikşah oğlu Ebu Şuca Muhammed adınadır..( Diyarbakır.I.Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır.2004 s:18,19,267)Sultan Alparslan,Mervanlıoğlu Nizamüddevle Nasr’ı Diyarbakırı ziyaret ederken dağ kapısı yanındaki burcu okşayarak hayranlığını ifade etmiştir,,bu ziyaret esnasında Alparslanın oğlu Tutuş da Diyarbakır’da dünyaya gelmiştir.Melikşahın akabinde  4 yıllık süreli Suriye Selçuklu dönemini takiben Tutuş Diyarbakır’a egemen olur.

 

(Prof.Gönül Cantay:Doğu Anadolunun aldığı göçler ve Diyarbakır. .Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır.s:27.DoçAhmet Atan.Tarihi estetik değerleriyle Diyarbakır surları.Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır.s:244 )

 

 

İlçe tarihiDiyarbakır ilinin ilçeleri; Bismil, Çermik, Çınar, Çüngüş, Dicle, Eğil, Ergani, Hani, Hazro, Kocaköy, Kulp, Lice ve Silvan'dır.Bismil: İlçe Basmil Kabilesi adı altında, Urfa ve şimdiki Arak Mezopotamya yöresinden gelenler tarafındankurulmuştur. Bismil’de çıkan eski mezar taşları 250-400 yıllıktır. Halkının önemli bir kısmı da Türmendir. Bunların bir kısmının Konya ve bir kısmınında Musul tarafından geldikleri söylenir. Önceleri köy durumunda olan bismil, bir ara nahiye olmuş, mermer ve akpınar da buraya bağlanmıştı. Sonra bu teşkilat dağıtılarak adı Şark olarak belirlenen bu nahiye merkezden idare olunmuştu.1926 yılında yapılan idari bölünmede Şark Nahiyesi’nin merkezi bu kez Seyithasan köyü olmuş, Bismil buraya bağlanmıştır. Daha sonra tekrar Bismil Nahiyesi oluşturulmuş ve Seyithasan Köyü buraya bağlanmış, 1936 yılında da Bismil Diyarbakır altıncı ilçesi olmuştur.Ergani: Ergani çok eski bir şehir olup kuruluş tarihi belli değildir. Yunus Peygamberin kurduğu rivayet edilirse de bu söz esaslı bir kaynağa dayanmamaktadır. İlçeye 6 km uzaklıkta bulunan Hilar şehri harabelerinde yapılan bir kazıda (1964-Bajargeran tepesi) M.Ö.7000 yılına varan kalıntılar çıkmıştır. Buna dayanarak Ergani’nin 9000 yıllık bir tarihinin olduğunu söyleyebiliriz. Tarihte bölgenin ilk yerleşim bölgesi olan Ergani ilk zamanlardan bu yana Akranya, Erkenin, Ekanina, Yanan, Zülkarneyn, Arsanla, Urhana, Aşat isimleri ile anılmıştır.Yukara Mezopotamya’nın sayılı yerleşim burumlerinden biride Ergani’dir. M.Ö.1220 tarihinde Büyük Eti İmparatorluğu dağılınca büyüklü küçüklü beyliklere ayrıldı. Ergani bu beyliklerden biridir. Ergani’de oturan halk Etilerin soyundandır. Asur Krallığı devrinde Ergani Asur devletine bağlı kendi başına egemen bir şehir olarak kalmıştır.Çınar: Diyarbakır ili tarihçesine paralel bir durum arz eder. İlçe bir çok uygarlığa yerleşim merkezi olmuştur. Çaldıran Seferinden sonra 1515’te Osmanlı İmparatorluğuna bağlanan bölgede 1.Dünya Savaşından sonra düşman işgali olmamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Diyarbakır merkeze bağlı şirin bir köy olan Çınar 23 Haziran 1937 yılında bağımsız ilçe haline gelmiştir. Önceleri adı Melkis olup, merkezi daha sonra Hanakpınar köyü yakınlarına taşınan ilçenin 1937’den önce adı Akpınar ve Hanakpınar olarak bilinmekteydi. İlçe 1939-1950 yılları arasında Bulgaristan ve Kudüs’ten gelen göçmenlerin bölgeye yerleşmeleri ile büyümüş ve gelişmeye başlamıştır.Çüngüş: Çüngüş ilçesi yörenin dağlık olması, verimli topraklarının bulunamaması ve ulaşım zorunluğu gibi nedenlerle yerleşim tarihi çok eskilere uzanmaktadır.Yörede ilk belirli hareket 1040 yılındaTürkmen boyları tarafından akınlarda görülmeye başlamıştır. Çüngüş 1883 tarihinde Artukluların eline geçmiş ve Hindistana giden İpek yolunu güvence altına almıştır.1475 yılında ilçede Tekkale, Kömeağaç, Pegler adında üç mahalle kurulduğu ve manastır yapıldığı kayıtlardan anlaşılmaktadır.Çüngüş’te Devlet otoritesini sağlayan Kapıkıran Mehmet Ali paşa yöreyi Çün Guş tutarsız olarak nitelemiş ve yöreye bu adın verilmesine sebeb olmuştur.Yörede daha çok Ermenilerin yaşadığı bilinmektedir.Ancak Ermeni isyanlarından sonra Ermeniler bu bölgeden ayrılarak Lübnan tarafına göç etmişlerdir.İlçemiz 1880 tarihinde Elazığ ili siverek sancağına bağlı bir bucak yapılmıştır. 1883 tarihli Diyarbakır salnamesindeki kayıtlardan Çüngüş’ ün Ergani Maden sancağına bağlı Çermik ilçesinin bir bucağı olduğu anlaşılmaktadır.Daha sonraları Balkan ve Birinci Dünya savaşları nedeniyle nüfus azalmasından dolayı köy durumuna düşen Çüngüş çevre şartları ve günün getirdiği ihtiyaçlar üzerine 1953 yılında ilçe haline getirilmiştir.Eğil: Eğil ilçemiz M.Ö.2000 yıllarından beri önce Asurlulara ve daha sonra pek çok kavimlere yurtluk etmiştir. Yanları ve etekleri yontulup aşılmaz bir kayalık olan Eğil kalesine çivi yazılı Asur yazıtları ile kabartmalardan anlaşıldığına göre burası M.Ö. 715-606 yılları arasında küçük Arsaklı Oğuzları ülkesinden sayılan Eğil Bölgesini III. Yüzyıl sonlarında Romalılar tarafından “İngiline” diye anıyor. Bu bölgedeki ilbeyleri Hanedanı Ermenice kayıtlarda Herkül ile Zaloğlu Rüstem’den ve Tevrat’ın Samson’undan daha güçlü olup elinin tırnaklarıyla kayaları çizen ve eliyle sıkıp kül eden “Tork” adlı bir atadan gelen “Angel” adıyla; Dede Korkut Oğuznamelerinde de “Yağanak” hanedanı olarak anılıyor. 305 yılında Küçük Arsaklılar Hristiyanlığı resmen kabul ederken bu yeni dini benimseyen bölge, gene Angel olarak anılıyordu. Eğil 1515 yılında I.Selim’in bu bölgeyi ele geçirmesiyle Osmanlıların toprağı olmuştur. http://zanakoc.tripod.com/id15.htmlEğil ilçesi, tarih öncesi dönemlerden başlayıp, pek çok medeniyetlere beşiklik etmiştir.Orta Paleolitik Çağda (MÖ 20.000-15.000) açık hava yerleşmelerinin olduğu, 1946 yılında bu bölgede yapılan basit kazılardan anlaşılmaktadır. Sonraki dönemlerde insanların daha çok mağaralarda kaldıkları toplayıcılık ve avcılığın geçimi sağlamada yegane yol olduğu bilinmektedir.E ğil’deki birçok mağaranın “Ortataş” çağından kalmış olduğu anlaşılmaktadır.Şevket BEYSANOĞLU eserinde; Eğil’i de içine alan kuzey bölgesinin adının Sophane olduğunu ifade etmektedir.Eğil; çeşitli medeniyet ve dönemlerde değişik adlarla anılmıştır.Urartular; Supani, veya Supa, Romalılar döneminde; Arkochthiokerta, Artagigarta, Bizanslılar Döneminde; Banaz, Basilon, Phrourion daha sonra da İngila adını vermişler.Eğil Bölgesi İngilen/İngiline, Encil, Geil, Ekle, Agel adları şeklinde geçer.E ğil’in adı Evliya Çelebi Seyahatnamesinde “Gel” biçiminde geçmektedir. Bölgede yaşayan insanların bir bölümü, bugün hala “Gel” biçiminde, diğer bir bölümü de “Ekle” biçiminde kullanmaktadır.Şeref Han’ın Şerefname adlı eserinde, Eğil’le ilgili şöyle bir bilgi mevcuttur.“Bu Eğil, eğik bir kemer üzerinde kurulmuş, sağlam bir kaledir ve o kadar yüksektir ki; ona bakan herkese korku ve vehim hakim olur. Halkın ağzında ve dilinde dolaşan söylentiye göre, “Allah’ın velilerinden biri oradan geçerken o kemere işaret edip Türkçe olarak ‘Eğil’ demiş bunun üzerine kemer Allah’ın izniyle eğilmiş ve eğik bir durum olmuştur.”Bugünkü “Eğil” ismi bu olaydan sonra “Eğil” olarak değişmiş olabilir.Eğil, MÖ 3500-1260 yılları arasında Subarular, Huriler, Mitanniler’in egemenliğinde kalmıştır.Asur Krallarından I. Adad- Nirari (MÖ 1310-1281)’nin Mitanni ülkesine saldırarak, Mitanni Kralı I. Sattura ile oğlu Vasatta’yı yendiğini Asur tabletlerinde belirtilmiştir. (Beysanoğlu)Asurlular, 1260-606 yılları arasında bu bölgede uzun süre egemenliklerini sürdürmüşlerdir. Eğil Kalesi bu dönemlerde yapılmış olabilir.

 

Eğil ve Bölgede Hüküm Sürmüş Devletler ve Medeniyetler:

Urartular : MÖ 775-736Medler : MÖ 625-550Persler : MÖ 550-331Büyük İskender: MÖ 331-323Slevoklar : MÖ 323-140Partlar: MÖ 140-85Büyük Tigran : MÖ 85-69Roma-Bizans : MÖ 69-MS 650MS 350 yıllarında, Eğil’den Harput ve Dersim’e kadar olan bölge, II. Şapur olarak adlandırılan kral tarafından yağma edilmiştir. Eğil Kalesi’ne girilerek burada bulunan Ermeni ve Sup krallarının mezarları açılmış ve hazineler ele geçirilmiş, Asur Kral Mezarları da büyük ölçüde tahrip edilmiştir.Ermeniler:661-750Abbasiler: 750-869 Diyarbakır (Amid) 639 tarihinde İslam orduları tarafından fethedilmiştir. Eğil ise İyaz’ın görevlendirmiş olduğu Numan B. Marife tarafından ele geçirilmiştir.Eğil Beyliğini 1030-1085 yıllarında kuran Pir Mansur oğlu Pir Bedir’dir.Bizanslılar II. Kez 908-1030Büyük Selçuklular 1085-1093Nisanoğulları 1157-1169Timur 1394-1401Akkoyunlular 1401-1507Safeviler 1507-1515Osmanlılar 1515www.main-board.com/

Çermik: Diyarbakır'ın kuzeybatısında olan Çermik, kaplıcalarıyla tanınmış ünü tüm yurda yayılmış güzel ve yemyeşil bir ilçemizdir. Dünyanın her yanından insanlar şifa bulmak amacıyla bu kaplıcalara gelirler. İlçenin eski kalesi, Alaaddin Camii, Abdullah Paşa Medresesi efsanevi Gelin Dağı, Seyfullah Bey Hamamı ve Ali Dede Çeşmesi ilk anda görülmesi gereken ünlü yerlerindendir.Haburman Köprü : Sinek çayı üzerinde kurulmuş olan köprü Çermik ilçesi ve Haburman köyü civarında 1179 yılında kurulduğu üzerinde yazılan kitabede anlaşılmaktadır. Ortada büyük ve sivri, yandakiler daha küçük ve yuvarlak olmak üzere3 göz bulunmaktadır.. http://zanakoc.tripod.com/id15.htmlÇermik tarihi gelişimi içinde kronolojik olarak şu medeniyetlerin etki alanında kalmıştır.1-) Hurri Mitanni Dönemi  (M.Ö. 3500-1260)2-) Asurlular Dönemi (M.Ö. 1260-775)3-) Urartular Dönemi (M.Ö. 775-736)4-) Asurlular Dönemi (ikinci defa) (M.Ö. 736-653)5-) İskitler Dönemi (M.Ö. 653-625)6-) Medler Dönemi (M.Ö. 625-550)7-) Persler (M.Ö. 530-331)8-) Büyük İskender (M.Ö. 331-323)9-) Selevkoslar (M.Ö. 323-85)10-) Armenia (M.Ö. 85-69)11-) Arsaklar (M.Ö. 66-M.S. 395)http://cermik.meb.gov.tr/

Hani: Kuruluş tarihi çok eski olan Hani ilçesinin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hani ile ilgili bilgiler M.Ö. 8.yy. başlar. Urartı Devleti ve Asurlular arasında önemli çatışmalara sahne olduğu bilinmektedir. Daha sonra Nirbi’lerin yerleşme merkezi olan Hani’nin tarihçesi Diyarbakır merkezinin tarihçesiyle koşut gitmiştir. 1875 yılında Palo’ya bağlı bir bucak olan Hani, daha sonra Lice’ye bağlanmıştır. Hani’de Belediye 1878 yılında kurulmuştur.Dicle: Dicle ilçesinin tarihi üzerinde henüz bir araştırma yapılmamış olmakla birlikte buranın asırlardan bu yana meskun olduğuna işaret eden tarihi eserlere gerek merkezde ve gerekse köylerde sık sık rastlanmaktadır. İlçe merkezinde 1960 yılında yapılan bir kazıda üzerinde üzüm motifleri işlenmiş büyük taşlardan yapılmış sütun başlıkları, diğer bazı kazılarda da çok eski mezar taşları bulunmuştur. Bunlardan başka ilçe merkezinin dayandığı tepelerin gerek üzerinde gerekse yamaçlarında ve bu arada Döğer köyü civarında halen muntazam oda şeklini koruyan mağraların bulunması tarihi yerleşimi isbatlayıcı örneklerdir. Yakın zamana kadar varlığını sürdüren kale kalıntıları da bütün bunları tamamlamakta ve çevrenin yüzyıllardan bu yana insanlar tarafından kullanıldığını gözler önüne sermektedir.Kocaköy: Kocaköy’ün ne zaman kurulduğu bilinmemektedir. Bunu doğrudan yada dolaylı olarak anlayabileceğimiz bir araştırmadan da haberdar değiliz. Esasen civardaki bazı buluntulardan, yörede Kolkolitik Çağdan beri meskun yerlerin bulunduğu anlaşılmaktadır. Pamukçayın seri Kaniyan/Pınarlarbaşı “Karaz Mağaraları” mevkiinde 60-70 hanelik bir mağara-köy kalıntısı, Kafiran ve Arduç kale/koruganları, şaklat köyündeki kaya mezarları Anbar Vadisindeki Haçar Köşkü, Kartalkaya ve Pencere Kralı mezarları, yine anbar vadisindeki oyma ahır, Karma Höyüğü, Aşağı Höyük, Anbar köyündeki müslüman ve kafir höyükleri, Til Tapan ve Çatepe Höyükleri, Anbardaki kabartma ve oyma şekiller, Kortık ören yerleri, Selam mağarası ve civarı, Kortık’daki bir Karain, bir beldibi olabilecek Uyuz Mağara, bu görüşümüzü destekleyen tarihi ören yerleri arasında sayılabilir. Ancak ne yazıkki: sayılan bu yerlerin hiçbirinde en ufak bir resmi araştırma yapılmamıştır. Dolayısıyla buralar çok hızlı tabiat ve insan tahribatına açıktır.Hazro: Kuruluş tarihi çok eski olan Hazro’nun Asur tarihindeki adı “Hataro” idi. Daha sonra “Hacra” denilmeye başlanılmıştır. Bugün “Hazro” şeklini almıştır. Hazro Bucağı 195yılında ilçe olmuştur. Hazro ilçesinin bağlı bulunduğu Diyarbakır merkez ilçeye olan uzaklığı 52 km’dir.Lice: İlk tarihi bilgilere göre ilçenin bundan önce dört kez deprem felaketine uğradığı anlaşılmaktadır.Şehrin bilinen ilk egemenleri Asurlular'dır. Daha sonra Urartular, İskitler, Medler, Persler, Mekedonyalı Büyük İskender, Partlar, Romalılar, Sasaniler, Akkoyunlular, Bizanslılar, Müslüman Araplar (Emeviler, Abbasiler) sırasıyla bu şehire egemen olmuşlardır.İlçe 1042 yılında Antak (Kabakkaya) merkezine bağlı bir köydü. 1071 yılında Türklerin eline geçti. 1515 yılında da Osmanlı Egemenliğine girdi. Antak merkezine bağlı bir köy iken daha sonra İlçe Merkezi oldu. Diyarbakır sancağına bağlandı. Bucak olarak da Hani, Lice'ye bağlandı. 1900'de yayınlanan bir salname ile Keraz (Kocaköy) de bucak olarak buğlandı. Bu durum 1924'e dek sürdü.Diyarbakır'ın kuzeydoğusunda olan Lice, önceleri yoldan yoksun ve kenarda kalmış bir ilçeyken şimdi D.Bakır-Bingöl Karayoluyla günden güne hızla gelişmektedir. Çok eski bir yerleşim yeri olan Lice'de Belediye 1867 yılında kurulmuştur. Yenişehir yönünde güzel yapılaşma gelişmektedir.Lice, görkemli Birkleyn Mağaraları, Çepe, Mele ve Atak kaleleri, Fis Ovası'ndaki Dakyanus Harabeleri, Eshab-ı Kehf Mağarası, Artuklu Valisi Melik Adil'e ait Minare, Çeper Köyü'ndeki 4. Murat Kervansarayı, efsanevi Geyik Çobanı Şeyh Bilal Türbesi, Sıtmalılara iyi gelen (Kani Atan)Çeşmesi ve diğer pek çok yeriyle ölmez bir turistik değere sahiptir.Halkı tarım ve hayvancılıkla geçinir. En çok tereyağı ve badem ihraç ederler.

 Silvan: Diyarbakır'ın doğusunda 82 kiltre uzaklıktadır. Ortaçağın önemli merkezlerinden biri olan Silvan'ın ne zaman kurulduğu ve kalesinin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, Diyarbakır kadar eski ve Diyarbakır tarihiyle yaşıt olduğu söylenebilir. Lehmann-Haupt, Silvan'ın eski bir Asur kenti olduğunu belirtir. Yine buranın M.Ö. 77 yılında Büyük Tigran tarafından kurdurulan Tigranokerta kenti olduğu ileri sürülür. Silvan'ın bilinen ilk adı Mortyropolis'tir. Silvanlı tarihçi İbn-ül Ezrak'a göre, çağının tanınan bilgin ve devlet adamı olan Silvanlı Piskopos Mar Marutha (Marusa) IV. yy sonu V. yy başlarında Bizans İmparatoru ile İran Hükümdarı Yezdigint'ten aldığı izin ile Hristiyan din şehitlerinin kemiklerini toplayarak buraya gelmiş ve bir şehir kurarak buraya "Şehitler Şehri" anlamına gelen Mortyropolis adını vermiştir. Silvan Kalesi yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, 532 yılında Bizanslılar tarafından onarılmıştır. Kale iki surla çevrili dörtgene yakın bir görünüm taşır.Kulp: Çok eski bir ilçe merkezidir. 1540 tarihli tahrir defterinde Kulp’u Diyarbekir Eyaletine bağlı 11 ocaktan biri olarak görmekteyiz. Daha eskilerde Muş Vilayetine bağlı kalmış, 1297 yılına dek Lice Sancağına bağlı bir bucak iken, aynı yıl ilçe haline gelmiştir. Eski adı Pasur idi. “Pa” Baş anlamındaydı. Pasur’un anlamı da Başkale olarak anlaşılıyor. Kulp adı ise mahalli söylentilere göre vaktiyle Kafrom Kalesinde oturup, bölgeye egemen olup “KULPO” isimli bir derebeyinden kalmadır. Tarihin ilk çağlarında bu bölgeye Sümerler yerleşmiş, daha sonra da bir süre Etiler egemen olmuşlardır. http://zanakoc.tripod.com/id15.htmlKulp(PASUR) ilçesi Diyarbakır ilinin eski bir yerleşim merkezidir.Geçmiş dönemlerde Muş iline bir süre bağlanmış.Daha sonra 1297 yılına dek Lice ilçesine bağlı bir sancak olarak kalmıştır.1540 tarihli tahrir defterinde ise Kulp,Diyarbekir eyaletine bağlı 11 Ocak’tan (Bucak’tan) biri olarak yer almıştır.1871 tarihli Salname’de (yıllıkta)belirtilen idari yapılanmaya göre Silvan ilçesine bağlı bir bucaktır.Hatta aynı eserde Kulp Hevedan ve Badikan olarak geçmektedir.1881 yılında ise yeni oluşturulan Bitlis iline bağlanır.20 Nisan 1924 yılındaki Mülga Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun 89. maddesine göre yeniden idari örgütlenmeye gidilmiştir.Bu kanuna göre 1924 yılından itibaren Diyarbakır iline bağlı bir ilçe olarak oluşturulmuştur.           İLÇEYE HAKİM OLMUŞ MEDENİYETLER      Aynı yazılı kaynaklara göre;Tarihin ilk çağlarında bu bölgeye Sümerler yerleşmiş,daha sonra bir sürede Etiler egemen olmuşlardır.Ardından Konuklar ve Kimniler yerleşmişlerdir.Bu dönemden sonra ilçeye Asurlular egemen olmuşlardır.Asurlular egemenliği M.Ö. 606 yılında son bulunca ilçe önce Medler’in sonra Persler’in eline geçmiştir.M.S. 626 yılında Romalıların M.S. 637 yılında da Halit Bin Velit’in işgali altına girmiştir.Bu dönemde ilçe bir süre Cizre’ye sonra Amed’e ve Miyafarkin(Silvan)’a bağlanmıştır.Sonra Şeyhoğulları,Büveyhoğulları,Mervanoğullarının eline geçen ilçe 1515 yılında Osmanlılar tarafından işgal edilmiştir.      Yazar Şeref Han’ın yazdığı “ Şerefname” adlı eserinde belirttiğine göre Cumhuriyet öncesi dönemlerde ilçede beylikler oluşmuş ve bölge beylik şeklinde yönetilmiştir.       Şöyle ki;          KULP BEYLİĞİ 1:       Kulp bölgesinde çeşitli aşiretler bulunuyordu.Safeviler döneminde bu aşiretlerin oy birliğiyle Kulp Beyliği’ni Emir Diyadin yönetiyordu.Emir Diyadin Ustaclu Muhammed Han ile iyi münasebetler içinde olmayı politika edinmiş,Muhammed Han’da Emir Diyadin ile iyi ilişkiler kurmayı uygun bulmuştur.O kadar ki kızı Bekes Hanımı Emir Diyadin ile evlendirerek bu dostluğu akrabalık bağlarıyla daha da kuvvetlendirmiştir.Emir Diyadinin erkek çocuğu yoktu.Kardeşi Şeyh Ahmed’in ise 9 oğlu vardı.Bunlardan Şeyh Veled Bey yaşı ilerlemiş bulunan amcasının yerine geçmek istedi.Emir Diyadin Muhammed Han’dan yardım diledi.O da kendisine istediği kuvveti gönderdi.Taraflar arasında başlayan savaşta Şeyh Veled Bey yenildi.Kurtuluşu Şam tarafına kaçmakta buldu.Kardeşlerinden Sosın ve Cihangir öldürüldü.Çaldıran Savaşı sonrasında Besyan Aşireti  Reislerinde Ali Firi adında bir adam Meyyafarkin Kalesi’ne saldırıp burasını kızıl başlardan aldı.Şam’da bulunan Şeyh Veled Bey’e haber göndererek durumu bildirdi.       Şeyh Veled Bey haberi alır almaz derhal hareket edip gelerek beyliğin idaresini eline aldı.Burada da çok tutunamadı.Kulp Kale’sine giderek bu kaleyle buraya bağlı köylerin yönetimi ile yetindi.Yönetimi 13 yıl sürdü.Şeyh Veled Bey ölünce yerine oğlu Ali Bey geçti.Ali Bey’in yönetimi 1572 yılına kadar sürmüştür.Bunlar Meyyafarkin Beyliği kurucularından Behlul Bey’le amca çocuklarıdır.Aynı yazılı kaynakta ikinci beylikten şöyle söz eder;        KULP BEYLİĞİ 2:       Bu beyliğin başında Şeyh Veled Bey’in oğlu Ali Bey bulunuyordu.Ali Bey 1572-1573 yılında ölünce Sultan Selim II.’nin bir emirnamesi uyarınca,beyliğin yönetimi oğlu Hüseyin Bey’e verildi.Sultan Murat III. Vezir-i Azam Osman Paşa komutasında bir orduyu Azarbeycan’ı istila etmeye gönderdiğinde Hüseyin Bey’de diğer Kürt beyleri gibi kuvvetleri ile bu orduya katıldı.1585’te Tebriz civarında yapılan bir savaşta Hüseyin Bey şehit oldu.Kulp Beyliğinin  idaresi Sulta Murat III. Divan’ınca oğlu Zeynel Bey’e verildi.Hüseyin Bey’in büyük oğlu Kılıç Bey buna karşı çıktı. Hazro Hükümdar’ı Mehmet Bey’in yardımıyla babasının yerine geçmeyi başardı.Halka ve Aşiret mensuplarına karşı kötü davranışları yüzünden bir süre sonra öldürüldü.Bu sırada Hüseyin Bey’in oğullarından Seyyid Ahmed Bey Tebriz Savaşı’nda düştüğü esaretten kurtulmuş Erzurum’da bulunan Serdar Ferhad Paşa’nın hizmetine girmiş bulunuyordu.Bu paşanın desteği ve devlete yaptığı başarılı hizmetler göz önünde tutularak Kulp ve Batman Hükümeti’nin yönetimi kendisine verildi. Birkaç yıl sonra Diyarbekir Beylerbeyi Hadım Osman Paşa’nın girişimleri ile beylik elinden alınarak bir Osmanlı’ya verilince hakkını aramak için İstanbul’a giden Seyyid Ahmed Bey 1595 yılında İstanbul’da öldü. Kulp Hükümeti’nin yönetimi de kural gereğince kardeşi Zeynel Bey’e verildi.Zeynel Bey’den sonraki durum hakkında belgesizlik sebebiyle bir bilgi yoktur.Bu aileden gelenler günümüzde Kulp İlçesi’nin (Şirnas) Köyü’nde olan ACAR soyadını taşıyanlardırlar. //www.yesilkoytepecik.com/

Akkoyunlu Hindi aşiretiDiyarbakır’da Hindibaba,Hindibaba caddesi terminolojisinde yanlış algılalar var.Burada bir kümes hayvanı ile bağlantı yoktur.Kelime benzerliği ile ilgili olarak Hindli olma da söz konus değildir.Sadece Akkoyunluların bir kabileisidir ve Süleymanz Nazif’in ,Sait Paşa’nın bağlı olduğu bir kabiledir

 

Kaşık Budak camii kuzey avlusunda1305(1887),1312(1894) ve 1313 (1895) tarihli üç mezar vardır.Ortadaki 1313 tarihlinin kitabesiHazaMerkad-i merhum(Ve magfur) HafiKasım el-HindiRuhi-içun FatihaSene 1313

1305 tarihli olan kırıktır.Şu i,bare varFatihaHaza merkad-ı merhumVe magfur..

(Prof.Dr.M.Mehdi İlhan:Diyarbakırın Türbe,yatır ve Mezarlıkları.İslam Dünyasında Mezarlıklar ve DEFİN Gelenekler.TTK..Ankara.1996.s.179)

 

Hindi babaSüleyman Nazif’in dedelerindendir.Akkoyunlu devleti , Hindi aşiretindendir.Diyarbakır’da Tıgrel soyadlı kişiler bu sülaledendir.16.yüzyılda yaşamış sevilen,saygı gören bir ulu kişiydiŞevket Beysanoğlu:Diyarbakır’da Gömülü Meşhur Adamlar.Neyir matb.Ank.1985.s88

Şevket beysanoğlu.Diyarbakırlı Fikir ve sanat adamları.San matb.Ankara.1967.2/s.190 

1819 “Diyarbakır Komünü”MUSTAFA ARMAĞANIII. Selim’le başlayan merkeziyetçi yapılanmanın aktörleri, “Diyarbakır komünü” gibi zorlu örneklerde pişerek Osmanlı Devleti’nin Yunanistan, Cezayir ve Mısır gibi parçalara bölünmesinin önüne nasıl geçileceğini öğrendiler ve Tanzimat reformlarının temelleri böyle atıldı.Osmanlı Anadolu’yu yalnızca sömürmüş, tek bir çivi çakmamıştır. Anadolu’ya ne yapmışsa Selçuklular yapmıştır!Kim bilir kaç kez duydunuz bu ‘kızkaçıran’ lafları. İşin garibi, sözde erkeklerimizin de bu fiyakalı laflar karşısında ürküp kaçmaları.Öyleyse gelin, Diyarbakır’ın camilerine, hamamlarına değil, zamanın ticaret merkezleri olan hanlarına göz atalım ve bakalım Osmanlılar, İstanbul’un fethinden 100 yıl sonra fethettikleri bu Anadolu şehrine kaç altın çivi çakmışlar?Prof. İbrahim Yılmazçelik’in değerli araştırması “XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Diyarbakır”a (Türk Tarih Kurumu Yay., 1995, s. 89-94) göre Diyarbakır’da bugün ayakta kalmış 3 tane han var: Hasan Paşa Hanı, Deliller Hanı ve Çifte Han; üçü de Osmanlı eseri.İyi de koca şehirde 3 tane han mı yapmış Osmanlılar? diyeceklere cevabımı hemen doğrultuyorum: Bugün ortadan kalkmış bulunan 17 han ile beraber Osmanlılar Diyarbakır gibi nüfusu 20-30 binlerde seyreden bir şehre tam 20 iş merkezi hediye etmişlerdi. Yaklaşık bin kişiye bir han! Nasıl?Şimdi geçelim asıl konumuza. Önce tabloyu önümüze koyalım:19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu, iki zıt eğilim arasında gidip geliyordu. 1) Merkezden uzak bölgelerde bağımsızlık ve ayrılıkçılık rüzgârları esiyor, 2) Devlet, merkezî kontrolü yeniden kurmak istiyordu. Böylece biri merkezden uzaklaştırıcı, diğeri merkezîleştirici iki kuvvet çarpışıyor, mücadeleden hangisinin galip çıkacağı bilinmiyordu

1819 “Diyarbakır komünü” günlerinden kısa bir süre sonra Diyarbakır Ulu Cami'nin avlusundan bir görünüş. Ressam: Jules Laurens, 1847.Özellikle Rusların Doğu Anadolu’ya inmeleriyle iyice gevşeyen sistemde Kürt emirleri fiilen başlarına buyruk hale gelmiş, giderek İstanbul’u tanımaz olmuşlardı. Nitekim 1802 Ocak’ında tarihlerimize “Diyarbekir İhtilali” diye geçen ciddi bir karışıklık yaşanmış, şehir halkı yeniçerilerle tam 3 gün boyunca cenk etmiştir.1806-1812 Rus Savaşı’nın hemen ardından harekete geçen Sultan II. Mahmud, bir dizi askerî operasyon düzenleyerek bağımsızlık bayrağını açma eşiğindeki taşrayı yeniden merkeze bağlamayı başaracak, yüzyılın ortalarına gelindiğinde bölgede bağımsız Kürt emirliğinden eser kalmayacaktır.İşte hikâyemiz bu mayınlı zemin ve zamanda geçer.1819’da Diyarbakır Eyaleti, Rakka Eyaleti’ne bağlanarak Behram Paşa’nın yönetimine verilmiştir. Behram Paşa, Viranşehir’deki Milli aşiretindendir ve bu aşiretin Diyarbakır ayanından Şeyhzade ailesiyle arası açıktır. Bunun üzerine eski vali Şeyhzade İbrahim Bey’in torunu Mehmed Bey, Müftü Hacı Mesud Efendi, Karacaoğullarından Ömer ve Serdar Beyler ayaklanmanın fitilini ateşlediler. Valinin görevden alınmasını, Diyarbakır’ın yeniden “mütesellimlik” yapılmasını, yani yerel bir yönetici eliyle vekaleten yönetilmesini ve bu görevin de kendilerine verilmesini istiyorlardı. Nihayet bu yazının yazıldığı günden 189 yıl önce, 18 Temmuz 1819’da başlayan isyan 26 Ekim’e kadar tam 101 gün devam etti ve 101 gün boyunca Diyarbakır surları top ve tüfek sesleriyle inledi durdu.Hatırlatalım: Ramazan ayının 25. gecesi çıkan isyan, vali Behram Paşa’nın, halkı, “Öldüreceğim, keseceğim, evlerinizi yakacağım” diye korkutması üzerine patlak vermişti. Halk, ulema ve eşraf (dikkat: Osmanlı’da bu üçü ittifak etti mi, ciddi bir sorun var demektir) işbirliği yapmış ve korkan vali iç kaleye kapanarak kapıları sımsıkı kapatmıştı. Vali kaçınca yönetim Diyarbakırlıların eline geçmiş ve şehirde renkli sahneler yaşanmıştı.Mesela vali olduğu zamanlardan beri (1809-1913) şehrin çıkarlarını savunmayı ilke edinen İbrahim Paşa ailesini (Şeyhzadeleri) isyanda başrolde görüyoruz. Gümrük vergisini Diyarbakır esnafının yararına değiştiren, şehrin ticaret yollarını kesen eşkıya ile mücadeleye giren, kişisel servetini şehrin altyapısını düzeltmek uğruna harcayan, hanlar hamamlar yaptıran bir ‘âsi’ portresi vardır karşımızda.Asıl önemlisi, şehrin, Behram Paşa gelmeden ve isyan sırasında astığım astık... tarzı değil, halkla ve önde gelenlerle istişare edilerek yönetilmiş olmasıydı. Divan, yani danışma kurulu toplanıyor ve kararlarını ortak olarak alıyordu. Ahali, 3 aydan fazla bir süre devletin gönderdiği yardım kuvvetlerini surlardan içeri sokmamış, nihayet bu direniş, merkezî kuvvetlerin ateş üstünlüğü sayesinde çökertilebilmişti.Gerisini iyi kötü tahmin edersiniz. Elebaşılardan çoğu sürgüne gönderildi. Şeyhzade Mehmed Bey, Karacaoğlu Ömer ve Serdar’ın mallarına el konuldu ve yakalandıklarında idam edilmeleri için ferman çıkarıldı. Ancak bir süre sonra cezaları sürgüne çevrildi, malları ailelerine iade edildi ve 5 yıl sonra evlerine döndüler. Öte yandan isyanı bastıran Behram Paşa ödüllendirileceğine, valilikte ancak 5 ay kalabildi. Sonra görevden alındı. Devletin her şeye rağmen isyancılara müsamahasının altını çiziyorum.Ariel Salzmann, Diyarbakır olayını Fransa’nın eski rejimin sonlarında yaşadığı ‘bitmemiş devrimler’e benzetir:III. Selim’le başlayan merkeziyetçi yapılanmanın aktörleri, “Diyarbakır komünü” gibi zorlu örneklerde pişerek Osmanlı Devleti’nin Yunanistan, Cezayir ve Mısır gibi parçalara bölünmesinin önüne nasıl geçileceğini öğrendiler ve Tanzimat reformlarının temelleri böyle atıldı. Devlet adamları, parçalanmaya sürüklenen bölgeleri nasıl toparlayacaklarını bu olaylarda tecrübe ettiler ve taşraya nasıl nüfuz edeceklerinin yolunu yordamını keşfettiler. Böylece Tanzimat dönemindeki arazi kanunları ve idarî düzenlemelerin temelleri bu ‘bitmemiş devrimler’ döneminde atılmış oldu.Sözün kısası, 1871’in ‘bitmemiş devrim’i olan Paris Komünü’nü Fransa’nın modern devlet yönetimine geçişinde zorunlu bir aşama olarak gören aydınlarımız, nedense Osmanlı’nın ‘bitmemiş devrimi’ olan “Diyarbakır Komünü’nü anlamaya yanaşmadılar ve bunun içindir ki, ne bu topraklara özgü bir tarihin temellerini yakalayabildiler, ne de bu toplumun modernleşme serüvenini anlayabildiler.Kaybeden kim oldu? Bugün Ergenekon’un ‘fermuar’ından görünen Güneydoğu’yu gözden kaçıracaklar kimlerse onlar elbette.

Okunma Sayısı : 7142
     

PUAN DURUMU

1.Medipol Başakşehir1394031
2.Beşiktaş1385029
Detaylı Puan Tablosu>>
LİNKLER
Güvenli bir şekilde paykasa satın alın!
Copyright ©2007 Diyarın Sesi. Tüm hakları saklıdır.
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Yazılım: CM Bilişim - Görsel Tasarım: Capitol Medya
<-- end Facebook video code--> <--end kaynak-->
Yukarı Çık