
"Diyarbakır'ın Geçmişteki Adları"(Kadri Göral)
18 Aralık 2011 Pazar 22:59“Bir varlığın adını bilmek onu iyice tanımak ve onun üzerinde etkili olmak demektir.”
İsmail Habib SEVÜK, “Dünyada sebepsiz verilmiş hiçbir ad yoktur. Nereye bir ad verilmişse, bir sebebi olduğu için o ad oraya verilmiştir.” Demiştir. Prof. Hasan Reşit TANKUT ise; “Bir halkın adlandırdığı bir yere başka bir halk geldiğinde bu yeni yerleşim yerindeki yer adlarını kendi kültürüne uygun bulduğu takdirde asla değiştirmez. Az çok yabancı bulduğu zaman kendi fonetik kanunlarına uydurarak benimsemeye çalışır. Morfoloji yakınlığına rağmen semantik aykırılık varsa kendi dilinin psikolojisine göre anlamlandırabilmek için analojiye tabi tutar. Bütün bu imkânlar tatbik sahası bulamayınca o yer adını kendi diline tercüme eder ve eskisinin hayatına nihayet verir” demektedir.
Var olduğu sürece “Tek Tanrılı Dinler” in merkezi olan Diyarbakır'da her yeni halk, önceki halkın kültürel değerlerine sahip çıktığından ve koruduğundan Diyarbakır'ın adları binlerce yıldan beri “söylenişleri farklı olsa bile” anlam itibariyle birbiriyle örtüşmüştür.
Diyarbakır'ın adlarının tümü “kudsiyet” ifade etmekte olup, “saflık, temizlik, paklık, azizlik, doğruluk, incelik, yücelik, yardım, hayırlı, uğurlu” gibi anlamlar taşımaktadır.
Diyarbakır'ın adlarındaki bu kudsiyet, Peygamberlerin kabirlerinin bulunduğu yere “El-arzu'l- mukaddes” yani “temİz, pak toprak, kutlu ülke” denilmesinden kaynaklanmaktadır. Diyarbakır bu özelliği Hz. Adem'den bu yana taşımaktadır. Hz. Adem'in torunu Enüş'ün kabri Ergani'nin Kızılca köyü yakınlarında bulunmaktadır. Bunun gibi birçok Peygamber kabri Diyarbakır toprağına şeref ve kudsiyet kazandırmıştır.
DİYARBAKIR: Şehrimize bu adın verilişi yakın tarihimizde, 1937 yılında olduğu için aşamalarının belgelerle izahı mümkün oabilmektedir. Mustafa Kemal Atatürk yirmi yıl sonra tekrar geldiği Diyarbakır'da Halk Evi'nde konuşmasına “Aziz Diyarbakırlılar” diyerek başlamıştır. Görünürde iki harfin değiştirilmesinden ibaret olan bu "küçük müdahale" nin herhangi bir yanlışlığa sebebiyet vermemesi için büyük bir dil ve tarih seferberliği başlatmıştır. Hemen o gece “Acele” kaydıyla, Türk Dil Kurumu Genel Sekreterliğine çekilen telgrafta “Dil Kurumu'nun bu hususta Tarih Kurumu ile işbirliği yaparak, historik ve lengüistik tetkikatta bulunması, tetkikatın titizlikle yapılması ve mümkün ise neticelerin takiben bildirilmesi” emredilmiştir.
Kurulların yaptıkları tetkik ve inceleme sonunda, Amiday' ın Yakut dilinde “Bakır” demek olduğunu zaten Diyarbakır'ın eski adının da Amid olduğu, Diyarbekir adının da buraya “Bakır diyarı” manasında verildiği bu itibarla şehire “Diyarbakır” denilmesinde sakınca olmadığına karar verilmiş.
Bakıra Diyarbakır'da da, farscada da “sıfır” denir. Evrendeki tüm güçlerin, hareketin, enerjinin toplamı “sıfır”dır. Sıfır hiçbir değişiklik göstermeyen bir miktar olup bu miktara ne ekler ne çıkarırsak, hiç bir değişiklik meydana gelmez. “Sıfır” nasıl ki, saflığı ve temizliği ifade ediyorsa, bâkir ve bikir de temizliğin, el değmemişliğin bir ifadesidir.
Temizliğin, paklığın ifadesi olarak “mis gibi olmuş, kız gibi olmuş” deyimleri kullanılır. Azerbaycan, Özbek, Türkmen, Uygurlar'da ve Farscada “bakır”a “mis” denilmektedir. İngilizcede ise “miss” demek “evlenmemiş kız” demektir ki bizdeki karşılığı “bâkire” dir. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde Diyarbakır için, Diyar-ı Bikir (Kız şehri) adını da kullanmaktadır. Bikr, Bikir, Bâkir, Bekr kelimelerinin hepsi “İlk, her şeyİn evvelİ, el sürülmemİş, bozulmamış, temİz, halİs, su katılmamış, genç ve taze, İnce, zarİf” anlamlarını taşımaktadır.
“Bâkire” Hz. İsa'nın annesi Meryem anamızın da lakabıdır. Araplar Hz. Meryem'i “Azrâ” diye anarlar. Azrâ “kız oğlan kız” demektir.
Amerika'da “Bâkir” manasında bir eyalet, Virginia (vırcin'yı) Eyaleti bulunmaktadır. Virgın: (vırcin) bakire, kız. Temiz, tabii, dokunulmamış bakir, demektir.
DİYARBEKİR: Bekir'in anlamlarından biri “arka, yardım eden kimse” demektir. Yani bir başka deyişle Bekir, yardımcı demek olan “Ensar” dır. Bekir adı, ilk kez tufandan sonra “Bekir ibni Vail”de yani Vaile'nin oğlu Bekir'de karşımıza çıkıyor. Burada adı geçen “Vaile”nin Hz. Nuh'un ikinci karısı olduğu söylenir. Efsanevi bir kişi olarak nitelendirilen “Bekir İbni Vail” e “Oğuz İbni Vaile” de denilmektedir. Oğuz ve Bekir'in anlamlarına baktığımızda, ikisi de “hayırlı” demektir.
“Hayırlı” ile ilgili olarak Evliya Çelebi Seyahatnamesinde “Şehri kara taştan bir sur çevirmiştir. Diyarbakır surlarına kara oluşundan “meymune” (Hayırlı, uğurlu) denilmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde bu taşın benzeri yoktur” demektedir. Ansiklopedilerde de Alp Arslan'ın sefere çıkmadan önce, hayırlı ve uğurlu olması temennisiyle Diyarbakır'ın surlarına elini sürüp sonra göğsünü sıvazladığı ve askerlerine de “sur”u öptürdüğü yazılıdır.
Ulus Gazetesinin 27- 11- 1937 tarihli sayısında Prof. Hasan Reşit TANKUT “Diyarbakır üzerine toponomik bir tetkik” adlı makalesinde:
“Bu kabileye ve onun anası sayılan Rabia camiasına bu adları kimler vermişti. Bunu kimse bilmediği gibi Jenealogilerini belli bir kerteye kadar çıkarıp sürebilen de yoktu. Her ikisi hele “Bakr İbni Vail” tamamen mitolojik bir varlıktı. Bekir ibni Vail kabilesi için Arap kabilesi denilmekteyse de eski Arap şecerelerinde Bekr ibni Vail ismine tesadüf edilmez ve Rabia'nın kolu ancak “Bakr” olarak kaydedilir. Eski Arap tarih ve coğrafyacılarından bazıları Diyarbakır bölgesinin daha islamdan önce Bekr ibni Vail ile meskun olup bu ismi taşıdığına zahip olmuşlar. Bu kabilenin antrolojik vasıfları Diyarbakır'ın ve Karacadağ'ın yan ve yöresinde yaşıyanlarınkinin tamamen aynıdır. Küçük Bakran ve Bakkara aşiretleri de öyle.” Demektedir.
Bekr İbni Vail kabilesinin tarihe damgasını vurduğu en büyük olay “Zû- Kâr Savaşı” dır. Hîrelilerin meşhur krallarından birisi olan Numan b. Münzir (saltanatı: 586-613) resmen Hıristiyanlığı kabul edince, Mecusi dininden olan Sâsânî hükümdarı Hüsrev Perviz II 604 te Dara'ya giderek Hire Beyi Numanı file çiğnetir. (Hapse atılıp orada öldürüldüğü de söylenir) 607 de bir İran ordusu Miyafarikin- Silvan, Amid- Diyarbekir ve Mardini alarak Fıratı geçer. Bu duruma öfkelenen Bekir ibni Vâiller ile Sâsânîler arasında meşhur Zû-Kâr Savaşı meydana gelir.
Bir su alma yeri olan Zû- Kâr mevkiinde mevzilenen Bekr İbni Vailler, Hüsrev Perviz'in sevk ettiği kalabalık, muntazam, güçlü Sâsânî Ordusunu büyük bir hezimete uğratırlar. Bu kahramanlıklarından ve fedakârlıklarından dolayı Bizans İmparatorları, Bekr ibni Vail kabilesine mensup Hıristiyanlar için kiliseler inşa edip onlara zengin hediyeler verirler. Bekir ibni Vail'ler daha sonraları islamiyeti kabul ederler.
Savaşın yapıldığı yerin Diyarbakır civarı olması ihtimal dahilindedir. “Kâr” Avrupa bilgiçlerince “kerh” olarak yazılmaktadır. Amid'in 28 km . doğusunda Dicle suyunun sağında ve yanı başında “Kerh Köyü” bulunmaktadır. Keldan dilinde de Kerh; suru olan şehir, kale, istihkâm demektir.
AMİD: Bu isim ile ilgili en geniş açıklama, Bedri GÜNKUT'un “Diyarbekir Tarihi” kitabında şöyle yer almaktadır:
“Amid adı Yakuti Hamavinin “Mücemmülbüldan” adlı coğrafyasına göre MÖ: 2500 tarihinde “Medin İbni İbrahim” oğullarından “Amid İbn Bülend” adındaki zata nisbet edildiği Hicretin 1312 nci yılında çıkan Diyarbekir Salnamesinde yazılıdır. Kadı Beydavi tefsirinde İbrahim Peygamberin “Katur” adlı karısının “Medin” adlı bir oğlu olduğunu (Ergani'de şimdiki adı “Coşkun” olan yerleşim yerinin eski adı “El Medin” dir.) Nişancı Mehmet Paşa tarihinde söylendiği gibi “Revzetüssefa” sahibi Mirhond da, Hz İbrahim'in bu kadını asıl karısı olan Sara'nın ölümünden sonra Kenan elinden aldığını ve bundan 6 evladı dünyaya geldiğini ve bu evlatlar tarafından yeryüzünde birçok şehirlerin yapıldığını yazmaktadır.
Yazar 1935 yılında “Diyarbekir'e Bir Bakış” kitabında şehrin kuruluş tarihi ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“Hz. İbrahim, 3323 hubutu Adem (Adem'in yeryüzüne gelişi) tarihinde dünyaya gelmiş ve 127 yıl yaşamıştır. Medin ve Bülend için 75 er yaş kabul etsek Amid için de kendi namı ile yad edilen bu şehri 30 yaşında kurmuştur dersek 5584- 3500: 2084 yahut yuvarlak bir hesapla millattan 2100 sene evvel yapılmıştır.”
İran mürevvihleri Diyarbakır'ı Amid bazan Hâmid bazan da Hamîd şeklinde adlandırmışlar. Dede Korkut kitabında ise Hamid olarak anılır. Hamid “İyilik, güzellik alçak gönüllülük, yiğitlik gibi değerlere sahip olduğu için övgüye layık bulunan” demektir.
Amid aynı zamanda idari ve mali işlerle uğraşan büyük memurlara verilen bir isimdir. Selçukiler devrinde Bağdat, Horasan, ve Havrazim'de “Amid” ler olup Horasan kentlerinde Selçuklular yönetimi daha çok “Amid” adlı sivil yöneticilere bırakmışlardır.
Amid, mecazi manada “başlıca nokta, işaretlenmiş yer” demektir.
Amid 'in bir manası da “ortasında” dır. Amid' in bu manası “Dİyarbakır dünyanın ortasındadır” diyenlerin sözünü doğrular mahiyettedir.
El Cezire'nin kuzey ucunda olduğundan Araplar “Uc” manasına gelen Amid demişlerdir.
AMİDA: Tanrı'nın “Bolluk ve bereket” manasındaki mitolojideki adı “Bacchus” tur. Bakus'un Yunancası “Bakkhos” tur. Silvan'da “Onbaşılar” adını taşıyan köyün eski adı da “Bakus” tur.
Amida: Temiz topraklar, gerçek temiz yer demektir. Bunun bir başka ifadesi “Arz-ı mukaddes” tir.
Amida: Japonların “Temiz topraklar cenneti” nin Buda'sıdır, Japonya'daki “Sonsuz Işık” veya “Sonsuz Hayat” anlamına gelen Budha Amitâbha veya Amitayus'a verilen bir isimdir.
Amida: Eski Hindistan'ın “en büyük ışık ve aydınlık tanrısı” nın da adıdır.
Bazı dinlerde “Tanrı ışıktır” ışık herşeyi açığa çıkarandır. Dünya ışıkla karanlığın savaş alanıdır. Işık, Tanrısal ya da evrensel bilgidir. Bir fikrin veya emrin Allah tarafından bir peygambere ilham olunması anlamındaki “vahy” de ışık olarak kabul edilmiştir. Bir çok tarikatlarda derviş, “nur” dur, yani “ışık”tır.
Allah “Nur-ül envar” yani “ışıklar ışığı”dır. Allah'ın ışık (nur) halinde olması alemde ve insanda ışık olarak tecelli etmesi, ışıkla kutsallığın anlamsal ortaklığı ilk toplumların geleneklerinde yer etmiş, tek tanrılı dinlerde de aynı gelenek sürdürülmüştür. Bir gündüz yıldızı olan güneş; uydu olmamasıyla, sönmezliğiyle, ışığı ve sıcaklığıyla hayatın ve mutlulukların kaynağı olarak telakki edilmiştir.
“Şems” güneş, “Şemsİ” güneşle ilgili, “Şemse” ise “Gamalı Haç” demektir. Tarihçi Kâzım BAYKAL 1930 lu yıllarda Karacadağ dergisindeki “Gamalı Haç”ile ilgili makalesinde şu ifadelere yer vermektedir:
“Şehrimiz çok eski, tarihin karanlıklarından beri yazılı ve yazısız bir çok dökümanlarla doludur. Gerek surlar ve gerek surların içinde türlü şekilde dikilmiş anıtlar bizim ve dolayısıyla insanlık tarihini canlandıran ve bizi kıvançlandıran eserlerdir. Bu güne kadar bu eserler biraz incelenmiş fakat yeter derecede açıklattırılmamıştır.
Şehrimizin etrafını çeviren büyük ve eski surların başlıca dört büyük kapısı vardır. Dağ kapısı, Mardin, Urfa, Yeni kapı. Kuzeydeki Dağ kapısı diğerleri kadar uzun etüde değer bir eser mahşeridir. Tam kapıdan çıkılır çıkılmaz sol tarafta muhtelif şekillerde “gameli haçlar” bulunduğu, bunlardan birisinin içinde Kûfi yazı ile (Lâilahe illallah) yazılı olduğunu belirttikten sonra; “Bunların hiç biri sonradan ilave edilmiş şeyler değildir. Duvarlar türlü zamanlarda tamir görmüş fakat bu saydığım şekiller tamir neticesi konulmuş eserler değil. Taşların yapısı, rengi şekilleri, konuş tarzları, yanlarında onarma olmayan taşlardır. Başka yerlerdeki onarımlara, onaranlar kendi ad ve tarihlerini koymaktan geri durmamışlardır. Lakin bu resimlerde bunlara ait hiçbir işaret yok. Tamir edilirken eklenmiş olmadıkları gibi sonradan da oyulmuş değildir. Çünkü bir çoğu duvarın umumi seviyesinden dış tarafta kalmış kabartmalardır, oyma değil yalnız içinde kelime-i tevhid (lâilahe illallah) yazılı olan taşın şekilleri kabartma değil oymadır. İhtimal o taşın mukaddes bir şey olduğunu hissetmişler ve içine de müslümanlar kelime-i tevhitlerini kazmışlar” demekte ve Dağ kapısının iki tarafındaki gamalı haçların modelinde Ulu caminin Beysan oğulları tarafından yapılan ve yine onlara ait kitabelerin yanındaki pencerenin üstüne konmuş büyük bir taşın üstünde ve Mardin kapısının batısındaki surlarda da yine benzerleri olduğunu ifade etmektedir.
Gameli haç ne sadece Romalıların ne Germenlerin nede Hıristiyanlarındır. O çok eski ve müşterek menşe-i bildiren bir semboldür…Hıristiyanların dini sembol olarak kullandıkları haçın tarihinin hıristiyanlıktan çok eski olduğunu Mısırlılrın, Greklerin, Latinlerin haçlarından başka bir de Kruvagame'nin olduğuna değinmekte ve “Nouveau larousse illutsre” adlı eserde: Gameli haçın eski Hint san'at eserlerinde bulunduğunu ve hayatın menşe-i olan yüksek bir kudretin mukaddes ateşin dini sembolü halinde kullanıldığını, İtalya'nın eski sakinleri Etrüsklerin eserlerinde de bulunduğunu bildirmektedir. Eski Mısırlılar haçı başka şekle sokarak ruhun ebediliğine ait bir sembol olarak kullanmışlar, çok eski zamanlarda şark kavimlerinde hatta tunç devri eserlerinde de bulunduğunu yine aynı eser yazmaktadır. Eski İskandinavya eserlerinde de görülüyor.
Süryani kadim hıristiyanları da mukaddes kitaplarının başına besmele makamında gameli haç kullanıyorlarmış ve bununda eski dedeleri olan mezopotamyalılardan kaldığını, Hıristiyan ânanelerine karıştırdıklarını bildirmektedir. Eski Germenler en yüksek varlık olarak güneşi görmüşler, onun kursunu bir sembol yapmışlar. Bu sembolü kafi görmeyerek başka bir şekle sokmuşlar ve sonunda gameli haçı meydana getirmişler.
Gameli haç bütün dünyada eski kavimlerde mukaddes ve estetik bir sembol olmuş…Bu sembol dini olmasaydı müslümanlar ne diye “kelime-i tevhİd” i içine yazacaklardı. Demek ki o yazıyı yazanlar muteassıp değilmiş. Eseri bozmadan kendi damgasını vurmaktan çekinmemişler.”
AMİT: Amit “zarif, çeri, değerli kimse” Amity ise “dostluk, ahbaplık, sevgi ve hayırseverlik” demektir.OMED: Süryaniler'in Diyarbakır'ın tarihinde eskiden beri hem dili hem adetleri ve hem de yaşayanları bakımından önemli bir yeri vardır. Diyarbakır'ın adının, Süryanice “beşik” deyişine gelen Amit'ten ve El Cezire'nin en uzak yeri demek olan “Omed” ten geldiği söylenir. Omed'i Omid olarak telafuz edenler de vardır. Bazı tarihçi ve yazarlar Amid'in adının, manası “Kurtulmuş” olan Süryanice “Amido” kelimesinden geldiği konusunda birleşmişlerdir. Umulur ki, bu ismi verenler, bu şehrin her türlü tehlikelerden kurtulmuş olması için vermişlerdir.
ARZ-I AKUR: Coğrafya öğretmeni Sn. Hamit Sadi bir İngiliz eserinde Makdesi'ye atfen Diyarbakır taraflarına ARZ-I AKUR denildiğini yazmaktadır. “Akur” Ereğli'de düz, doğru manasında kullanılmaktadır. İngilizcede accurate: doğru, sahi tam, ince. Acqurie: İlim, marifet, hüner demektir.
DARABKİRD: Pers ülkelerinden bilinen bu şehrin Diyarbekir olarak ün taşıdığı da belirtilmektedir. Darab: “Orta direk” manasına gelmektedir. Amid de “ortasında” demektir.
Bu yazı, Diyarbakır aşığı değerli büyüğümüz M. Kadri GÖRAL' ın CEVAHİR ÇIKINI adlı kitabından alınmıştır.



SON HAFTANIN SKORU



Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Yazılım: CM Bilişim - Görsel Tasarım: Capitol Medya


































































