1. HABERLER

  2. DİYARBAKIR HABERLERİ

  3. Diyarbakır'ı yazarlar anlattı:Özlem şehri
Diyarbakır'ı yazarlar anlattı:Özlem şehri

Diyarbakır'ı yazarlar anlattı:Özlem şehri

Fuarda Milliyet'in gerçekleştirdiği 'Diyarbakır'ı Yazanlar Anlatıyor' panelinde Gavur Mahallesi'nin yazarı Margosyan 'Diyarbakır'ı özlediğim için yazdım' derken Tan ise 'Bir kenti sevmek için insanlarıyla yaşamak gerek' diye konuştu.

A+A-

Milliyet gazetesi, 4. Diyarbakır Kitap Fuarı'na üç özel etkinlikle katıldı. İlk etkinlik olan “Diyarbakır'ı Yazanlar Anlatıyor” başlıklı panelde Milliyet yazarı Filiz Aygündüz'ün moderatörlüğünde, Mıgırdiç Margosyan, Şeyhmus Diken, Canan Tan ve Özcan Karabulut Diyarbakır'ı yazma deneyimlerini anlattılar.  “Daha önce pek çok etkinliğe katıldım ama bu kadar renklisine hiç tanık olmamıştım. Dışarıda kuş cıvıltıları, çocuk sesleri ve biz burada, Diyarbakır'ı konuşuyoruz”diyerek başladı sözlerine Mıgırdiç Margosyan.

Diyarbakır'ı bir özlem şehri olarak tarif eden Margosyan, “Diyarbakır'ı özlediğim için yazdım hep” dedi; “15 yaşımda anadilimi öğrenmek için İstanbul'a gitmek üzere istemeden ayrıldığım Diyarbakır'ı o kadar çok özledim ki, başka ne yazabilirdim ki?” dedi. Diyarbakır'ı Ermenice yazdığını ifade eden Margosyan, daha sonra aynı kitabının “Gavur Mahallesi” adıyla Türkçe yayımlandığını söyledi.

Diyarbakır'ı meftuneye benzetti

Diyarbakır'a her geldiğinde hüznü, mutluluğu, heyecanı, sevinci bir arada yaşadığını söyleyen Margosyan, bu durumu meşhur Diyarbakır yemeği meftuneye benzetti. Amacının Diyarbakır'ın tadını okurla paylaşmak olduğunu söyledi.  Milliyet gazetesi yazarı Filiz Aygündüz'ün moderatörlüğünde yapılan panelin konuşmacılarından Şeyhmus Diken ise Diyarbakır'ın zengin ve engin ruhunun surlarına, taşlarına sızdığını ve sırlarını bu taşların dilinden anlayanlara fısıldadığını söyledi. Şeyhmus Diken, “Diyarbakır'ın sırlarını kendi algımla ve benden önce yaşamış bu kente izlerini bırakıp göç etmiş sahsiyetlerin izini sürerek ortaya çıkarmaya gayret ettim” dedi.

Diken, dinleyicilerden gelen “Görüp, bilip anlatamadığınız bir şeyler var mı?” sorusunu ise “Diyarbakır'ın '90'lı yıllardaki faili meçhul cinayetler döneminin bir bölümünü yazmayı istiyorum” diye cevapladı. Diken'in ardından söz alan, “Amida Eğer Sen Gelmezsen” kitabının yazarı Özcan Karabulut oldu.

Diyarbakır'a ilk kez çocuk işçilerin problemlerini araştırmak için geldiğini anlatan Karabulut, “Buradan döndüğümde aklımda pek çok tema vardı. Uzun bir anlatının üzerinde duruyordum ve 2000'li yılların başında romanı kaleme aldım” dedi. Karabulut, Diyarbakır gibi 24 saat içinde birbirine zıt, çok sayıda duygunun bir arada yaşandığı bir başka şehir tanımadığını sözlerine ekledi.

“Piraye”nin yazarı Canan Tan ise bir şehri tanımanın formülünü verdi dinleyenlere: “Birkaç gün kalmak, gezmek yetmez. Çok daha fazlasına ihtiyaç var. Diyarbakır'a 21 yaşımda evlenerek geldim ve bir yıl boyunca ağladım. Sonra anladım ki bir kenti tanımak ve sevmek için o kentin insanlarıyla yaşamak gerekiyormuş.”

CAN DÜNDAR'DAN EDEBİ SÜREÇ YORUMU:

Patlama sesleri yıllar sonra hayra alamet oldu


Can Dündar, Diyarbakır'daki süreci “Eskiden Alparslan, Furkan gibi isimlere kitap imzalarken sonra Şimal'lere Çiya'lara imzalar oldum. Seneye Aşiti'lere (barış) umarım” diye anlattı

Milliyet gazetesinin Diyarbakır Kitap Fuarı etkinlikleri kapsamında Can Dündar, Zeynep Miraç'ın sorularını yanıtladı. Dündar, Diyarbakır izlenimleriyle ilgili şunları söyledi: “Yıllar önce ben burada bir kültür sanat festivaline geldiğimi hatırlıyorum. Stadyum konserinde havai fişekler atıldığı zaman hepimizin kendimizi yerlere attığımızı hatırlıyorum. Öyle bir ruh hali vardı herkeste. Havai fişeklerin, patlama sesinin hayra alamet olduğu akıllara bile gelmemişti. Böyle günlerden bu günlere geldik.”

O günlerde, kitap imzalarken daha çok Furkan, Alparslan, Oğuzhan gibi isimlere rastladığını söyleyen Dündar, zamanla bu isimlerin Şimal'ler, Çiya'lar gibi çatışma, silah, doğa isimleriyle yer değiştirdiğini ifade ederek şöyle devam etti: “Bu da aslında bence ruh halini anlatan bir şeydi. Bu sene ise süreç anlamına gelen 'Peşeroj' öne çıkacak gibi geliyor. Ama asıl beklediğim gelecek sene barış anlamına gelen Aşitî  ismini daha çok duymak.”

Birand da burada olacaktı

Köşe yazarının dört çizgi arasında, bunları aşmaya çalışarak bir şeyler söylemeye çalıştığını ifade eden Can Dündar, edebiyatta çizgileri yazarın kendisinin belirlediğini,  Türkiye'de bedelini ödemek kaydıyla yazı yazmanın kolay olduğunun altını çizdi.

Kendisini standart bir köşe yazarı olarak görmediğini söyleyen Dündar, köşesinde dili biraz değiştirmeye çalıştığını, çünkü resmi bir dil kullanmanın okurla yazar arasına giren bir bariyer olduğunu ifade etti.

Zeynep Miraç'ın, son kitabı “Birand”la ilgili sorusuna ise Dündar şu yanıtı verdi: “ Birand kitabı okuduktan sonra 'Kendimi çok kötü hissettim' dedi: 'Kendi yaşadığım hayattan çok yoruldum'” Dündar, yaşasaydı Birand'la birlikte bu yılki Diyarbakır Kitap Fuarı'na katılacağını söyledi.Biyografi kitapları yazmayı neden seviyorsunuz sorusunu ise şöyle yanıtladı: “Aslında biyografiler bizi bize anlatıyor ve kendimizi keşfetme imakanı veriyor. O açıdan seviyorum.”

Gelen bir soru üzerine Can Dündar, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla ilgili geçen yıl yaptığı belgeselden hareketle, bir sinema filmi düşüncesinde olduğunu söyledi. Okurlardan gelen Abdullah Öcalan'la ilgili belgesel yapıp yapmayacağı sorusunu ise şöyle yanıtladı: “Açıkçası biraz da Birand'la düşündüğümüz bir şeydi. İnsanlar öldü, kan döküldü. Dünyanın her tarafında, uygar dünyada bunun üzerine bir sürü film yazılır, çekilir, belgesel yapılırdı. Biz doğru düzgün bir belgesel yapamadık. Bu kadar insan niye öldü, buradan ne çıktığının bir belgeseli olmalıydı. Birand gittikten sonra bunun sorumluluğunu daha çok hissetmeye başladım.”

Dündar tutuklu gazetecilerle ilgili olarak ise şöyle dedi: “İmza topladık, ağzımıza bant yapıştırıp eylem yaptık. Bu Türkiye için bir utançtır. Türkiye dünyanın en çok gazeteci hapseden ülkesi olmayı hak etmiyor.  Aslında hepimiz tutukluyuz, hepimiz göz altındayız.”

Yine okurlardan gelen “Türk medyasında bazı yazarların, buna siz de dahilsiniz, çok keskin bir dili olmadığını düşünüyorum. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?” sorusuna ise Dündar şu yanıtı verdi: “Benim hiçbir zaman keskin bir dilim olmadı. Etkili olacak dilin de keskin bir dil olacağına inanmıyorum.  Daha açıklayıcı, daha bizi barıştıran daha bizi anlamaya çalışan bir dile ihtiyacımız var.

MARİO LEVİ'DEN YAZAR ADAYLARINA ÖĞÜTLER:

Yazarın vatanı yazdığı dildir

Diyarbakır Kitap Fuarı'nın etkinliklerinin sonuncusunda da Mario Levi okurlarla buluştu. Atölye çalışmasında yazı yazma süreçleri hakkında ve yazarlık hakkında bilgi veren Mario Levi, atölyenin araç gerecinin kalem kağıt olduğunu, çıraklık sürecinin ise bir ömür sürdüğünü söyledi.  İnsanın yazarak yaralarını sarabileceğini söyleyen Levi, Sait Faik'in “Yazmasaydım deli olacaktım” sözüne vurgu yaparak “Eğer yazmasaydım ben de kim bilir hangi tımarhanede olurdum” dedi. 

Levi, “Yazdıktan sonra ortaya bir metin çıktığında onun verdiği mutluluğun eşi benzeri olmayacağını vurguladı. Levi kendisini dinlemeye gelenlere örnek cümleler vererek devam cümleleri kurmasını istedi. Gelen cevapları değerlendiren Levi, yazar adaylarına önerilerde bulundu.   “Edebiyat dille yapılır” diyen Mario Levi, yazarın o dili içselleştirmesi gerektiğini vurguladı ve şöyle devam etti: “Yazarın ilkesi yoktur. Yazarın tek bir vatanı vardır. O da yazdığı dildir.”

HABERE YORUM KAT