1. HABERLER

  2. ALINTI YAZARLAR

  3. Diyarbakır'dan hükümete bakış...
Diyarbakır'dan hükümete bakış...

Diyarbakır'dan hükümete bakış...

Açlık grevlerinin 'bilinen' şekilde sona ermesinin ardından, 'konu'nun siyasi merkezi Diyarbakır'da 'hava' nasıl dersiniz?

A+A-

CENGİZ ÇANDAR

CENGİZ ÇANDAR

Sabahın ilk ışıklarında Diyarbakır'a ayak basar basmaz, 'açlık grevleri'nin bilinen şekilde çözülmesinden sonra 'patlamaya hazır bir bomba gibi' olan 'gergin şehir'de büyük bir rahatlamanın hüküm sürdüğünü öğreniyorsunuz.
“Yani, Diyarbakır 'nekahat devri'ne girdi” diyecek oluyorum. “Aynen öyle. Diyarbakır, ağır bir hastalıktan yeni çıkmış, nekahat devrinin rehavetine girmiş gibi” cevabını alıyorum.

Diyarbakır deyince, onu bütün bölge diye de anlayabilirsiniz. Ya da daha da genellersek, Türkiye'nin tüm Kürtlerinin duygu iklimi olarak da.

Doğruca Diyarbakır'ın 'muhafazakâr çayhanesi'ne yollanıyoruz. Eski Diyarbakır'da çarşı içinde 20 yıldır her cumartesi günü sabah saat 7'de Diyarbakır'ın 'muhafazakâr kamuoyu' orada toplanıyor, kahvaltı ediyor. Diyarbakır'ın 'nabız ölçüm araçları'ndan biri orası.

Umut ışığı arayan insanların şimdi yeni tutamak noktasının ne olduğu vakit geçirmeden anlaşılıyor. Başbakan'ın son günlerde 'üslubu ve dilinin değişmiş olması'na bel bağlamaya çalışıyor besbelli ki insanlar.

“Ne dedi ki” diye soruyorum. “Yani”, diyorlar, “açlık grevleri sırasındaki tahkir edici sözleri pek söylemiyor da…”

'Medya yanlış biliyor'

Bu gözlemi ileten, bu diyaloğa taraf olanlar, BDP kitlesi değil, dikkat etmek gerek. Diyarbakır'ın 'muhafazakâr nabzı'nın temsilcileri. Başbakan'ın dilindeki 'varsayımsal bir değişiklik'ten olumlu bir sonuç üretmeye çalışıyorlar.

Biraz ötedeki Hasanpaşa Hanı'na doğru yürürken yanıma biri yaklaşıyor. “Size anlatacaklarım var. Medya yanlış biliyor. Size anlatayım, Silvan olayı, öyle medyada anlatıldığı gibi değil” diye söze başlıyor. Hasanpaşa Hanı'nda bir kahveye oturana kadar peşimi bırakmıyor. O da gelip oturuyor ve anlatmaya devam ediyor, her şeyin tersyüz olduğu ve 'resmi sunuş' ve 'medya dili'yle 'PKK'nın Silvan saldırısı'nın nasıl cereyan ettiğini, bunun bir 'saldırı' olmadığını, sabah gözlerini açtıklarında üç taraftan asker tarafından sarılmış olduklarını gören PKK'lıların aralarında kayıp vermeyi göze alıp ve üç kayıp verip (her birinin nereli olduğunu anlatarak) kuşatmayı yarmaya çalıştığını, bir sürü ayrıntıyla dillendirerek konuşuyor.

“Nereden biliyorsun bu kadar ayrıntılı” diye sorduğumda, “Kardeşim üç sene önce dağa gitti”, “Şuradaki lokantada garsondu. Onun peşine düştüm. Dağdan geri getirmek için çok uğraştım. Onu getirmek için gidip geldim. Birçoklarıyla tanıştım. Hikâyelerini dinledim” diye devam ediyor, “Vallah billah, Silvan, medyada anlatıldığı gibi olmadı” diye de ısrar ediyor.

'Maazallah Suriye gibi...'

İşin daha ilginç tarafı, kardeşinin nerede olduğunu bilmediği vakitlerde –yine de tam yerini bilmiyor- 'devlet'in kendisini çağırıp, kardeşinin dağda bir çalılıkta elinde silah çekilmiş fotoğrafını gösterdiğini söylüyor.

Yani, 'devlet'in, 'bölgede kim kimdir' ve 'olayların perde arkası' konusunda bilmediği pek az şey olduğu anlaşılıyor.
“Abi, ne yapın yapın, bitirin artık şu işi. Anamı kardeşimin yanına götürdüğümde çığlıklarıyla dağlar inledi, Allah inandırsın” deyip uzaklaşıyor.

O yanımdan kalkar kalkmaz, yaşlı bir Diyarbakırlı yanıma ilişiyor. “Ne olacak bu işlerin sonu” diye teklifsiz giriyor söze.

“Umutsuz olmak istemiyorum ama hiç çözüm gözükmüyor…” Müftülükten emekli olmuş. İçi yanık, soruyor, anlatıyor.

“Bugüne kadar her şey sanki iyi gidiyordu da şimdi mi işler tıkandı, kötüye gidiyor? Böyle bir durum yok ki” diye konuşmaya kışkırtıyorum onu.

“Daha kötü olmasından korkuyorum” dediği vakit, “Ne olabilir ki” diye soruyu yapıştırıyorum. “İç savaş olur, Allah göstermesin” cevabını veriyor tereddüt etmeden. “Suriye'yi görüyorsunuz. Maazallah Suriye gibi oluruz.”

Bölgenin dışında yaşayanların pek farkında olmadığı, inanmak da istemedikleri, Diyarbakır'da insanların pek de vurgulamadıkları ama içlerinde, bilinçaltlarında yerleşik durumdaki bir ihtimal bu.

Kahvede oturmuş bu yazıyı yazmaya çalışıyorum. Kesilmeden yazmak mümkün değil. Yanımdan elinde bir tomar 'Özgür Gündem', seyyar gazete satıcısı beliriyor. “Ver bakayım” diye bir 'Özgür Gündem' alıyorum.

Gazetenin manşeti 'Kafaları Hiç Değişmiyor'. Altyazı: “Hükümetin Kürt sorunu konusunda kafası hiç değişmiyor. Kamuoyunda oluşan çözüm havasına rağmen hükümet Öcalan'a tecrit ve Kürt hareketini tasfiye hevesinden vazgeçmeyerek çözümsüzlükte ısrar ediyor.”

Seyyar gazete satıcısı ama gazeteyi sattıktan sonra, “Hocam” diyor, “Kitabınızda okudum, Başbakan'ın 2005'te Diyarbakır'daki konuşmasında Kürt sorunu demiş olmasının yanlış olduğu kanaatinde olduğunu” diye hararetle kitaba göndermeler yapıyor.

“Bu Diyarbakır müthiş bir yer” duygusu içimden geçiyor.

Günün ulusal düzeydeki gazetelerinin manşetlerinde Başbakan'ın Pakistan dönüşü uçakta gazetecilere söylediği sözler ve buradan hareketle Beşir Atalay'ın yaptığı açıklamalar vardı.

Başbakan, 'Çözümün silahların susturulması değil tümden bırakılması olduğunu' söylemişti. “Silah bırakıldığı andan itibaren başka ülkelere gitmek gündeme gelebilir” diye de eklemişti, Kandil'deki 'yönetici kadroları' ima ederek.

Polonya ve Beyaz Rusya

Beşir Atalay, biraz daha açtı konuyu, “Silah bırakmayı hedeflemeyen bir görüşme bundan sonra verim getirmez” dedi. PKK'nın silahlı yönetici kadroları için de “Bunların bir kısmı başka ülkelere gidebilir” diye konuştu. “Esasen bu konuda bizim başlattığımız çalışmalar vardı. Şu an mevzuatımızın içinde var. 'Eve Dönüş'le ilgili orada hükümlerimiz var. Bizzat teröre karışmamış olanların eve dönüşüyle ilgili. Bunun dışında kalanlar veya terör örgütünün ön planındaki kişilerin geleceğiyle ilgili bugüne kadar değişik değerlendirmeler” diyerek de ekledi.

Bu konuda dikkat çekici bir nokta, Yeni Şafak'ın 'kaynağından' elde ettiği bir bilgi olmalı. Şöyle: “Erdoğan'ın 'teröristlere yurtdışı' açıklaması, bir kez daha 'üçüncü ülke' formülünü gündeme getirdi. 2010'da Norveç'e yerleştirilmesi gündeme gelen PKK yöneticileri için yeni süreçte Polonya ve Beyaz Rusya seçeneği üzerinde durulduğu öğrenildi. 137 kişilik liste ise 161'e çıkarıldı.”

Bunları okuduğumda, tam iki yıl önce, Murat Karayılan'ın bana, '50-60 kişilik bir listenin söz konusu edildiği' ve 'İskandinavya'nın ta başından beri kendileri için asla kabul edilmemiş olduğu'na dair söyledikleri geldi. Bu konunun ayrıntıları, 'Dağdan İniş-PKK'nın Silah Bırakması' başlıklı 2011 tarihli TESEV raporunda mevcut.

Hükümetin 'pişirmekte olduğu aşa su katmak' gibi bir niyetim yok ama geçerli olmamış ve olması mümkün olmayan formüllerle vakit kaybediliyor gibi gözüküyor.

'Abesle iştigal'e devam etmenin pek yararı olmayacak.

HABERE YORUM KAT