1. HABERLER

  2. SİYASET

  3. Diyarbakır'da karışık bir gün
Diyarbakır'da karışık bir gün

Diyarbakır'da karışık bir gün

Hava sıcaktı sıcak olmasına ama Sülüklü Han'a giden dar sokaklarda asıl sıcak demir işçilerinin küçük dükkânlarından yükselen dökme demirlerin alevinden geliyordu. Demir ustalarının yüzlerine vuran alev, demire vurdukça artan vücut ısısı ve bilindik Diyarbakır sıcağı bu dar sokağı sıcak havanın sıkıştığı bir çıkmaz haline getirmişti.

A+A-

Demire vurma ritimleri arasında ilerken Sülüklü Han'ın kapısına geldik. İçeri girmeden birkaç fotoğraf çekmek için biraz durakladım, gruptan birkaç adım geride kaldım. O sırada buğday satan, çuvalların ortasına oturmuş dükkana gelenleri selamlayıp buyur eden bir amca dikkatimi çekti, bir bakış atıp fotoğraf çekmeye devam ettim. Müşterilerini yolcu eden buğdaycı amca çok geçmeden laf attı: "Beğendin mi Diyarbakır'ı?" Çok sevdim diye cevap verdim tüm samimiyetimle. Diyarbakır'ı nasıl biliyordun gelmeden önce gelince ne buldun diye sorunca ne yalan söyleyeyim afalladım. Tipik nereden geliyorsun, nerelere gidiyorsun, neler yedin neler yemedin sorunlarındansa beni kendi düşüncelerimde boğacak bir soruyla karşılaşmayı beklemiyordum. Böylesi bir sorunun bende yaratacağı sorgulama ruhiyesinden oldukça gerisinde bir sığlıktaydım.

Biraz vakit kazanırım belki diye derin bir nefes aldım. Gerçekten ne sorduğunu ve gerçekte ne duymak istediğini anlamak için dikkatlice baktım suratına. "Biraz karışık" diyebildim beceriksizce bu kadar düşünüp. Ve der demez dilimi eşek arısı soksun dedim. Her konuda illa söyleyecek bir şeyler bulan ben ne oldu da bu denli samimi bir soru karşısında bu derece gevelemiştim.

Aslında sebebi öğretilen, gösterilen, dikte edilen ile gerçekte var olan, anlatılanlardan bağımsız varlığını sürdüren gerçekliğin çelişkisinden kaynaklı bir karışıklıktı. Benim karışıklığımdı. Benim dağılmış, karmaşmış, çözülememiş aklım ve algılarımdı. Yönlendirilmiş, manipüle edilmiş gerçek sandığım bilgilerimdi. Ve bu karışıklığı, daha doğrusu bu kurgu ve gerçeğin "karışmışlığını" anında teşhis edebilecek birinin karşısında, bu noktada otorite olan bu kişi karşısında eli ayağa dolaşan bir beceriksizdim sadece.

"Biraz karışık da o kadar da değil" dedi amca benim beceriksiz cevabımı havada bırakmamak için. Ben biraz kendime gelince ve iç hesaplaşmalarımı bir kenara bırakınca medyaya yansıyan görüntüler, yaratılan imaj, Diyarbakır'daki insanlar vb. ayaküstü konuşulabildiğimiz kadar dilimiz döndüğünce sohbete başladık.

"Barışa ket vuran, barışı istemeyenler buradakiler gibi gösteriliyor ya asıl barışa ket vuran bizi öyle gösterenlerdir, bizi öyle göstermek işine gelenlerdir."

El sıkışıp iyi dileklerle ayrıldık. Gruba yetişmek için hızlı adımlarla yürümeye başladım. Aklımda medyanın şeytani becerisi ve bunu her daim kendi çıkarları içi kullanacak olan güç grupları. Bu kısır döngü.

Buradaki insanlar hakları, istekleri ve yıllardır biriken kırılganlıkları konusunda hassas, bu tarz yaftalarla daha da hassaslaşıyorlar. Bu hassasiyet fazla mı sizce? Hiç sanmıyorum. Herhangi bir insanın yaşam tarzı, konuştuğu anadili, doğduğu şehri, tuttuğu takımı ve bunun gibi kendisini tanımladığını düşündüğü özellikler konusunda hassas olması doğaldır ve bu örnekler de sık sık görülür. Bir Trabzonluya hamsinin ne kadar lezzetsiz bir balık olduğunu söylemeniz savaş sebebidir. Bu hassasiyeti hoş görürken hatta zaman zaman sevimli bulabiliyorken, buradaki insanların kendilerini tanımladıkları hassas noktaları konusunda neden bu kadar hoyrat bir bakış açısı var. Bu yıllardır dikte edilen bir tutum. "Onlar" ve "biz" ayrımı ve bizden taraf olmayanın hassasiyeti meşru değildir saçmalığı.

Gezi'de gençler hassasiyetini mizaha dönüştürerek bu hassasiyetin bir onur savaşı halini almaktan bir nebze de olsa uzaklaştırdılar. Fakat uzun yıllar olağanüstü şartlarda yaşamış bu insanların hassasiyetlerini anlatabilmeleri ve seslerini duyurabilmeleri için mizaha başvurmaları beklenemez. Mizaha vurulamayacak derin bir acı ve öfke dolaşıyor arada.

Evet cevabım "biraz karışık" olmuştu. Fakat asıl karışmış ve arap saçına dönmüş olan şey, var olan "gerçek" ile kurgulanmış "gerçeklerin" medyada birbirinden ayırt edilemeyecek düzeye gelmesi ve bu mecralara güvenen kitlenin bir hayli fazla olması.

HABERE YORUM KAT