1. HABERLER

  2. DİYARBAKIR HABERLERİ

  3. Diyarbakır: Ezan sesi, top uğultusu, barut kokusu
Diyarbakır: Ezan sesi, top uğultusu, barut kokusu

Diyarbakır: Ezan sesi, top uğultusu, barut kokusu

Diken Yazarı Burcu Karakaş'ın köşesinde ele aldığı Diyarbakır'da yaşananlar...

A+A-

burcu-karakas-kelle-150x150.jpg

BURCU KARAKAŞ

brckarakas@gmail.com

Diyarbakır uçağındayız. Havalandıktan bir süre sonra zamansız bir feryat yükseliyor sol yanımdaki yolcu koltuklarından. Siyahlar içinde bir kadın önünde açık duran ufacık masaya kapaklanıp yüksek sesle ağıt yakmaya başlıyor. Yakınları kadını sakinleştirmeye çalışırken su getiren hostese ne olduğunu soruyorum: “Yeğenini Diyarbakır’da vurmuşlar. Cenazeye gidiyorlarmış.”

Sis nedeniyle bir süre Diyarbakır Havaalanı’na inemiyoruz. Feryat eden kadının gözleri uzaklara dalıp giden yakınıyla konuşmaya başlıyoruz: “Valla nasıl olmuş biz de bilmiyoruz. Yolda cesedini bulmuşlar.”

Kadının yeğeninin, Diyarbakır-Mardin karayolunda vurulmuş halde bulunan iki kişiden biri olduğunu anlıyorum. Siyahlara bürünmüş kadın, 32 yaşındaki Engin Şahinli’nin akrabası. Ailenin ne olayın nasıl gerçekleştiğine ne de cenaze töreninin ne zaman yapılacağına dair bir fikri var. Ölüm haberini aldıkları gibi kendilerini uçakta bulmuşlar. Hava, Diyarbakır’a inmeden ağır…

‘Şehrin bir yarısı Kobane, diğer yarısı Diyarbakır!’

Taksici Derviş, birkaç gündür ortalığın daha sakin olduğunu söylüyor.‘Daha sakin’den kastı, çatışma seslerinin az duyulması. Derviş, ailesiyle beraber Sur’a yakın bir evde oturuyor: “Ne yapalım, gidecek başka yerimiz yoktur.”

Dört çocuğu var. Birini evlendirmiş. Bir oğlu Malatya’da asker. En kıymetlisi ise en küçük kızı, çünkü babalar her zaman en çok kızlarını seviyor.

Diyarbakır’daki son durum hakkında konuşmaya devam ederken, Sur ve çevresiyle diğer semtlerdeki yaşantı arasındaki farkı vurgulamak için şu örneği veriyor: “Şehrin bir yarısı Kobane, diğer yarısı Diyarbakır!”

Sur, Diyarbakır’ın kültürel, sosyal ve ekonomik anlamda kalbinin attığı bölge. Dolayısıyla bir ayı aşkın süredir şehrin komaya girdiğini söylersek yanlış olmaz. Diyarbakır’ı bilmeyenler için Derviş’in verdiği Kobane örneği yaklaşık olarak, Taksim Meydanı’nda çatışma ve sokağa çıkma yasakları varken Mecidiyeköy’de gündelik hayatın normal seyrinde ilerlemesine tekabül ediyor.

Silah sesi eşliğinde okula giden çocuklar

sur-sokak-asker.jpg

Sur çevresinde gece, Derviş’in de dediği gibi sakin geçiyor. Sabah ise ağır silah ve top sesleriyle uyanıyoruz. Saat 07.00’ye kurduğum alarma gerek kalmıyor. Sur’da yankılanan sesler bu civarda yaşayanlar için bir süredir çalar saat görevi görüyor.

Gün ağarmaya başlarken pencereden dışarı bakıyorum: Beyaza bürünmüş yollarda bata çıka yürüyen çocuklar silah sesleri eşliğinde okula gidiyor. Top seslerine arada şeker gibi çınlayan okul zili karışıyor.

Elbette yalnız çocuklar sokakta değil sabahın erken saatinde. İşine giden, alışverişe çıkan Diyarbakırlılar da yollarda. İnsanlar burada olağanüstü koşullar altında hayatın olağan akışında ilerlemesi için gayret gösteriyor.

Tahir Elçi’nin odası…

diyarbakir-burcu-karakas-izlenim1-217x300.jpg

Fotoğraflar: Burcu Karakaş

Otelden adımımızı attığımız an kesif bir barut kokusu çarpıyor yüzümüze. Barut kokusu ve top sesleri altında, öldürülen Tahir Elçi’nin ofisinin yolunu tutuyoruz. Gülümseyen yüzüyle karşılıyor bizi: “Em te ji bir nakin!” (Unutmayacağız)

Neşet Girasun, Tahir Elçi’yle aynı ofisi paylaşan genç meslektaşı. Batman Barosu’ndan avukat Erkan Şenses ile sokağa çıkma yasakları için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuran Girasun, Elçi’nin kaybıyla ofiste tek başına kalmış.

diyarbakir-burcu-karakas-izlenim2.jpg

Tahir Elçi’nin odasında her şey bıraktığı gibi, yerli yerinde duruyor. Kimse bir şeye dokunamamış. Evraklar, dosyalar, gazeteler, kitaplar… Bu daireye, bu odaya çöken yalnızlığın hüznünü anlatmak mümkün değil.

Neşet Girasun’a göre şu anda Diyarbakır’da yaşananlar Suriye’deki durumdan çok da farklı değil: “Tek fark, savaş uçaklarının kullanılmaması…”

Girasun, sokağa çıkma yasaklarının başladığı günden bu yana her günün silah sesleriyle geçtiğini aktardığı sırada arkasındaki pencereyi aralayınca, oda bir anda top uğultusuyla doluyor.

Bugün, günlerden Cuma… Az sonra müezzinin yanık sesi, silah sesleriyle bölünecek. Çocukluğumun geçtiği sokaklar bu karlı Cuma gününe barut kokusu ve top uğultusuna karışan ezan sesiyle selam duracak.

‘Duyuyorsun işte sesleri’

diyarbakir-burcu-karakas-izlenim4-001.jpg

Öğlene doğru Suriçi’nden gelen çatışma sesleri giderek artıyor. Ali Emiri’de bulunan KAMER Vakfı’nı ziyaret ediyoruz. Vakıf Başkanı Nebahat Akkoç, mutfak alışverişi için kadın arkadaşlarını markete göndermediğini söylüyor: “Duyuyorsun işte sesleri, sokağa çıkmalarını istemedim.”

Art arda gelen top atışları bulunduğumuz daire içinde yankılanıyor. Akkoç’un yüzünden düşen bin parça. Herkes gibi onun da canı çok sıkkın. Herkes gibi onun da sıdkı sıyrılmış. Sabahları iki sokak ötede bulunan evinden işine yürürken tedirgin oluyor. 6 Ocak’ta Sur tarafından seken bir kurşunla ağır yaralanan ve halen yoğun bakım servisinde tedavisi süren öğretmen Mevlüde Ketani’nin vurulduğu yeri pencereden gösteriyor: “Şu iki apartman ötedeki pembe binaydı oturduğu ev.”

Gömülemeyen üç cenaze

diyarbakir-burcu-karakas-izlenim3.jpg

Çocuklarının Suriçi’ndeki cenazelerini alamayan üç aileden altı kişi, İnsan Hakları Derneği’nde (İHD) 10 gündür açlık grevinde. Resmi kaynaklar, cenazelerin kaldırılmasına yönelik bir engel olmadığını, açlık grevindeki ailelerle Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi yetkililerine de bunu ifade ettiklerini ve fakat cenazeleri almak için kimsenin gelmediğini söylüyor.

Cenazesi hala kaldırılamayan üç gençten biri olan 21 yaşındaki İsa Oran’ın babası Mehmet Oran anlatıyor: “Ben çocuklarımın hep okumasını istedim. Dershaneye gönderdim, üniversiteyi kazandı. İzmir’de öğrenciydi. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde kimya okuyordu. Okulunu bitirmesine imkân bırakmadılar. Azadiya Welat ve Özgür Gündem gazetelerini satmak için stant açtı diye okuldan uzaklaştırdılar. İşkence gördü, cezaevi gördü. Tek isteğimiz cenazesini alıp gömmek.”

16 yaşındaki Ramazan Öğüt’ün hikâyesi de farklı değil. Açlık grevindeki baba Mithat Öğüt, oğlunun 14 yaşında cezaevine gönderildiğini, çıktıktan sonra bir daha okula gitmediğini söylüyor.

Benzer bir şekilde, Mesut Seviktek’in (25) ablası Güler Seviktek’ten de kardeşinin delil olmaksızın cezaevine girdiğini, tutukluluk sürecinin ardından da evden ayrıldığını dinliyoruz. Abla Seviktek, birkaç hafta önce Suriçi’ndeki evine roket isabet ettikten sonra çocuklarıyla beraber mahalleyi terk etmek zorunda kalmış. Bir süre akrabalarında kaldıktan sonra İHD’ye sığınmış: “Açlık grevi için geldik buraya. Kalacak yerimiz yoktur. Oğlum, ‘Anne, iyi oldu buraya geldiğimiz’ diyor.”

‘Müzakere masasına dönülsün’

Kırsaldan şehre taşınan savaş, Diyarbakır için yeni bir durum. Tam da bu yüzden halk hala oldukça şaşkın. Diğer taraftan da şehrin orta yerinde patlayan silah ve bomba seslerine alışmak zorunda kalmışlar. En çok bu kanıksama hali insana korkunç geliyor.

Öte yandan, Diyarbakır halkı her ne kadar tedirgin ve usanmış olsa da umudunu yitirmiş gözükmüyor. Genel olarak dillendirilen tek bir istek var: Geç olmadan müzakere masasına dönülmesi.

Tam da bu nedenle, Batı’dan belki de ‘klişe’ veya artık ‘propaganda’olarak görülen, “Silahlar sussun, kimse ölmesin” sözleri Diyarbakır sokaklarında ‘romantik’ değil, gayet ayakları yere basan bir talep olarak dile getiriliyor.

HABERE YORUM KAT