1. HABERLER

  2. SİYASET

  3. Dicle: Öcalan üzerindeki tecrit Türkiye'yi yalnızlaştırıyor
Dicle: Öcalan üzerindeki tecrit Türkiye'yi yalnızlaştırıyor

Dicle: Öcalan üzerindeki tecrit Türkiye'yi yalnızlaştırıyor

DTK Eşbaşkanı ve İmralı Heyeti üyesi Hatip Dicle, çözüm sürecinin devrilmesi ile Türkiye'nin oligarşik cumhuriyete geri döndüğünü söyledi.

A+A-

Dicle, ilk kuruluş çizgisinden eser kalmayan AKP'nin devleti ele geçirmek isterken, devletin AKP'yi ele geçirdiğini ve devletleştirdiğini kaydetti.
 
Geçtiğimiz hafta sonu genel kuruldan çıkarak yeni bir sürecin startını veren Demokratik Toplum Kongresi'nin (DTK) eşbaşkanı ve İmralı Heyeti üyesi Hatip Dicle, bitirilen "çözüm süreci"ni, devlet heyetini, AKP'deki değişimi, ayrışmaları, Türkiye politikasını, CHP'yi, dokunulmazlıkları ve Sur'a dair tüm gelişmeleri DİHA'ya değerlendirdi.
 
* 5 Nisan'dan bu yana İmralı Heyeti olarak Öcalan ile görüştürülmüyorsunuz. Bu tecrit niye?
 
Sayın Öcalan'ın 15 Şubat 1999'da uluslararası bir komployla esaret altına alınmasının ardından Kürt halkının özgürlük mücadelesine yönelik devlet tavrı bir paralellik arz etti. Ne zaman ki Kürt halkı üzerinden bir kıyım ve imha planı söz konusu olsa, bu ilk İmralı'dan başlar. Öcalan'la görüşmenin kesilmesi, Kürt halkı ve onun özgürlük mücadelesine karşı büyük ve derin bir savaş konseptinin hayata geçeceği yönündeki ilk işaretti.
 
Ama şu da bir gerçektir ki Öcalan'ın tecridi ve Kürt halkına karşı savaş konsepti, Türkiye Cumhuriyeti devletinin de giderek uluslararası, Ortadoğu ve hatta dünya da yalnızlaşmasına neden oluyor. İşledikleri suçlar ilerde uluslararası ceza mahkemelerinde savaş suçları, insanlık suçları olarak yargılamalarına kadar gidebilecek bir sürece işaret ediyor. Bunda da kaybedecekleri kesindir. Öcalan'ı tecrit ederek, onun Kürt halkı ile olan manevi bağını kesemezler. Öyle görünüyor ki devlet tarafından yönetilen savaşın şiddeti artıkça ister istemez meşru müdafaa boyutunda da bir derinleşme söz konusu. Bunun Türkiye'ye getireceği şeyler şu anda zararlar anlamında ortaya çıkmıştır. Örneğin Türkiye'nin Ortadoğu politikası çökmüş, iflas etmiştir. Bugün Ortadoğu'da, DAİŞ çeteleriyle sürdükleri ittifaklar sadece Ortadoğu devletleri tarafından değil, dünyanın diğer önemli hegemon güçleri tarafından da görülmeye başlanmıştır. Bu nedenle Öcalan'ın tecridine hemen son vermeleri gerekir.
 
* Sonlandırılan "çözüm süreci"ne dair dikkat çekici açıklama Cumhurbaşkanı'nı "İmralı'da kurulan masadan haberim yok" açıklaması oldu. O masa Cumhurbaşkanı'ndan habersiz mi kuruldu?
 
Tabi ki doğru değil. Erdoğan'ın kendisi şu an hem hükümet içinde hem de devlet içinde bir numaradır. Yani bunu kimse inkâr edemez. Ayrıca bize somut söylenmiş şeyler de vardır. Mesela devlet heyetinden biri Kamu Güvenliği Müsteşarı idi. Bir gün sorduk, dedik ki buradaki görüşmelerde bakanlar da haberdar ediliyor mu? Bize verdiği yanıtta şuydu: 'Biz İmralı'dan ayrıldıktan sonra en geç 1.5-2 saat içinde burada kelime kelime tutuğumuz bütün tutanaklar Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın önündedir. Ama bakanlara bu görüşmelerin sadece özet bilgilerini veririz. Cumhurbaşkanı ve Başbakan, noktasından virgülüne kadar bu tutanağa kavuşurlar.' Zaten daha sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç olsun, birçoğu da bunu doğruladı. Doğrulamayanlar da yalanlamadı. Böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayız.
 
Erdoğan'ın hepsinden haberi vardı. Tüm ayrıntılardan haberi vardı. En son devlet, Erdoğan'ın başkanlığında 5 Nisan'da yol ayrımına girdi. Ya Türkiye müzakereleri başlatarak demokratik bir cumhuriyete evirilme cesaretini gösterecekti, o siyasi hamleyi yapacaktı ya da eski kuruluş dönemlerinde olduğu gibi İttihat ve Terakki zihniyetinde savaşçı, otoriter, tekçi, faşizan anlayışına geri dönecektiler.
 
Dolayısıyla onlar geri dönmeyi tercih ettiler. Oligarşik cumhuriyet etrafında dönmeyi tercih ettiler. O nedenle oligarşik cumhuriyetin devamından yana olan bütün kesimlerle AKP işbirliğine girip, ittifak yaptı. Bu gerici güçler, Erdoğan'ın başkanlığı hakkında ya da başkanlığı yolunda bir anayasal mutabakata gitmiş olabilirler.
 
* Devlet heyeti içerisinde yer alan AKP'den isimler, süreç bittikten sonra tek bir cümle bile sarf etmediler. Neden?
 
Çünkü o konu gündeme geldikçe masanın kendileri tarafından devrildiğini biliyorlar, aslında kimin savaştan yana olduğunu, Türkiye'yi kimin felakete götürdüğünü, kimin gerçekten bölücü olduğunu çok iyi biliyorlar. Onun açığa çıkacağı korkusuyla hiç o konuya girmiyorlar, tartışmıyorlar bile. Sorunları görmezden, duymazlıktan geliyorlar. Dediğim gibi o tartışma başladığı andan itibaren suçların ne kadar büyük olduğu halk tarafından da görülecek. En azından bu savaş sürecindeki kayıplardan siyasi sorumluluğun direkt onlara çıkacağını bildikleri için böyle bir taktiği izliyorlar. Ama bundan uzun süre kaçamazlar. Türkiye halkları gerçekten kimin savaş istediğini, Türkiye'yi bu savaş badiresine tekrar sürüklediğini çok iyi görüyor ve biliyor. O nedenle onların sessiz kalmaları onları kurtaramayacaktır.
 
* Öcalan'ın üzerindeki tecride dönecek olursak, ne tür kaygılar duyuyorsunuz?
 
Tabi ki Sayın Öcalan'dan bilgi almamak insanın aklına her türlü kötü ihtimali getirebiliyor. Bu nedenle devletin bir an önce bu amansız tecridi kaldırması gerekir. Her ne kadar uluslararası konsepte göre CPT gibi kurumlar sessiz duruyorsa da, en azından daha önce verdikleri kararlara saygı duyup, bugün gelip İmralı'da denetleme yapmaları, Sayın Öcalan'ın yaşamından dahi duyduğumuz endişeleri giderilmesi yönünde görevlerini yerine getirilmeleri gerekiyor. Biz bundan da vazgeçmemek kaydıyla esas olarak Sayın Öcalan'ın özgürleşmesine, onun bu ağır tecritten çıkmasını sağlayacak esas gücün halkların devrimci gücü olduğunu, onların mücadelesi olduğunu başta Kürt halkı olmak üzere bilmek durumundayız.
 
* Peki, Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması mevcut konjonktürü nasıl etkiler?
 
Daha önceki tecritlerden de çıkardığımız sonuç biraz şöyledir. Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kalkması demek, devletin tekrar görüşmeler yolu ile bu sorunu çözebileceği yönünde adım atmasıydı. Biraz buna inanmasıyla bağlantılıdır. Geçmişte de hep böyle olmuştur. Sayın Öcalan defalarca tecride uğradı. Yıllara yayılan tecritler oldu. Ama hepsinden çıkış biraz görüşmeler sürecinin başlaması koşutu oldu. Bu sefer talep sadece tecridin kaldırılması değil, Kürt halkı ve demokrasi güçleri artık onun özgürlüğünü şart koşuyorlar. Bundan sonra Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması yetmeyecektir. Görüşmeler süreci başlasa dahi bunun eski konsepte devam etmesi artık mümkün değildir.
 
* Yeni bir müzakere süreci nasıl başlayabilir?
 
Yani yol ve yöntemin eskisi gibi tekrar olmayacağı kesin. Öcalan'ın özgürlüğünü esas alan ve herkesin bütün toplumun tartışmalara katıldığı ve Meclis'te her şeyin şeffaf yürüdüğü bir görüşme süreci olabilir. Güney Afrika örneği gibi olabilir. Tamamen açık, şeffaf, parlamentonun ve kamuoyunun da sürece katıldığı bir süreç olabilir. Dünyadaki bütün örnekler de bunu işaret ediyor.
 
* Fakat bunun yerine dokunulmazlıklar gündemde. Türkiye siyaseti nasıl bir rotada?
 
Türkiye'nin izlediği bu siyasete biz yabancı değiliz. 1992-93'lerin imha konsepti içerisinde bizlerin de parlamentodan atılması yönünden bir devlet iradesi gelişmişti. O zaman ne gibi sonuçlara varıldıysa bugün de farklı bir sonuca varılması mümkün değil. Kürt halkı bizim parlamentoda atılmamıza karşı özgürlük mücadelesini daha da tırmandırdı. Bununla birlikte savaş da tırmandı. Binlerce insanın ölümüne neden oldu. Türkiye'de ekonomi alabora oldu. Turizmi diye bir sektör kalmadı. Türkiye büyük zararlara uğradı. Hem maddi hem manevi olarak. Bunun için hani derler ya bir kere başarısızlıkla sonuçlanan bir hamle konusunda tekrara girerseniz aptallık etmiş olursunuz. Biz onlara böyle bir şeyin sonuç vermemesini 90'lı yılları göstererek hatırlatmak isteriz.
 
Şundan da kimsenin şüphesi olmasın, geçmişte nasıl Kürt halkının vekilleri onları utandırmadıysa cezaevlerinde, mahkemelerde hakkıyla onları temsil ettiyse, bugünkü vekillerin de üzerilerine böyle tarihi bir görev düştüğünde mahkemelerde, sürgünlerde, cezaevlerinde de olsa aynı vakur tutumu sergileyeceklerine inanıyorum.
 
* CHP'nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Çözüm sürecine dönmek yerine bu süreci hedef alan tutum söz konusu. Bunu neye bağlıyorsunuz?
 
CHP, temel devlet partisidir. Yani oligarşik cumhuriyeti inşa eden partidir. Bugün oligarşik cumhuriyete karşı olduğunu söyleyen parti ise AKP'dir. AKP, gelinen noktada artık bir anlamda ilk kurulduğu fabrika ayarlarını kaybetmiştir. Yani liberal demokrat bir partiden adım adım İttihat ve Terakki zihniyetine evirilen, faşizan bir parti haline gelmiştir. Bugün artık AKP'de bir devlet partisidir.
 
Dolayısıyla oligarşik cumhuriyetin partileri arasında CHP, MHP ve AKP, artık temel konularda, özelikle Kürtlerin özgürlüğü konusunda farkları azalmıştır. Bunlar daha çok kriz dönemlerinde açığa çıkarlar. İşte Öcalan'ın tecridi ve arkasından savaş konseptine dayanan oligarşik cumhuriyetten yana olan herkesin deyim yerindeyse el ele verip demokrasi güçlerine karşı, Kürt halkının özgürlük güçlerine karşı savaş ilan etmeleri hatta bunun Türkiye sınırları içerisinde değil, Avrupa ve Ortadoğu'da sürdürerek, İttihat ve Terakki zihniyetini ne kadar temsil ettiklerini, tekrar Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ayarlarına, fabrika ayarlarına nasıl döndüklerini açıkça sergilemişlerdir.
 
* AKP'nin devlet partisi haline geldiğini söylediniz. Fakat AKP'nin bölüneceği yönünde işaretler ve tartışmalar gündemde. AKP bölünebilir mi?
 
Liberal, demokrat kesimler dikkat ederseniz adım adım tasfiye edildi. Belki içinde yine ses çıkarmadan kalan bazı kesimler olmuş olabilir. Abdullah Gül'den Bülent Arınç'a kadar birçok kişi AKP'de tecrit edildi. Örneğin Dengir Mir Mehmet Fırat, AKP'nin kurucuları arasındaydı. Uzun yıllar genel başkan vekilliği yaptı. Şimdi HDP saflarında. Yani AKP'nin ilk kuruluş çizgisinden eser kalmadı. AKP devleti ele geçirmek isterken, devlet AKP'yi ele geçirdi ve devletleştirdi. İşin özü budur.
 
* Diyarbakır'da yaşayan biri olarak kentin kalbi olarak tanımlanan Sur'a dair alınan "kamulaştırma" kararı size ne hissettirdi?
 
Şimdi bu gelişmeleri gördükçe barıştan söz etmemiz, çözümden söz etmemiz gerçekten biraz zorlanarak ifade etiğimiz kavramlara dönüşüyor. Sur meselesi küçümsenecek bir mesele değil. 7 bin yıllık bir kent, Kürt halkının esas atalarının, analarının biçimlendiği yerdir. Amed tek başına bir Kürt şehri değildir. Ermenilerin, Süryanilerin, Yahudilerin, Çerkeslerin çeşitli halkların yaşadığı kadim bir kenttir.
 
Bugün bunun böyle devlet tarafından el konulması, yakılıp yıkılması Diyarbakır'ı kimliksizleştirmeye yöneliktir. Sur'da bir hafıza silme operasyonu var. Sur'u yıkmak, Sur'u yok etmek Kürt halkının aslında tarihini hafızasından silmek demektir. O nedenle herkesi Sur'u savunmaya çağırıyorum. Tarihimizin, kimliğimizin hafızamızın gözümüzün önünde silinmesine engel olalım. Yani şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Halkımızın özgür iradesi dışında cennet dahi vaat etseler bize biz bu vaadi raddeceğiz. Bu bizim tarihi bir sorumluluğumuzdur. Aksi takdirde gelecek kuşaklar bizi sorumlar görürler. 'Nasıl böylesi bir tarihin yok olmasına izin verdiniz' diye dönüp bizi lanetlerler. Lanetli bir kuşak haline gelmememiz için duyarlılığı en üst seviyede göstermeliyiz.

HABERE YORUM KAT