1. HABERLER

  2. DİYARBAKIR HABERLERİ

  3. Cemil Paşa Konağı'da tarihi onarmak
Cemil Paşa Konağı'da tarihi onarmak

Cemil Paşa Konağı'da tarihi onarmak

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde üç yıl önce restore edilen ve Diyarbakır sivil mimarisinin en güzel örneklerinden olan tarihi Cemil Paşa Konağı Mayıs ayı sonunda Kent Müzesi olarak hizmete açılacak.

A+A-
1887 yılında yapılmış olan bu tarihi konak, üç yıllık restorasyondan sonra, geçen yıl Nisan ayında açıldı. Restorasyonuyla paralel başlayan Diyarbakır kültür varlıklarını arşivleme ve toplama süreci ise büyük bir özenle devam ediyor.
 
 
Teşhir ve tanzim bölümünün yanı Hafıza Merkezi ile birlikte Restorasyon-Konservasyon (Onarım ve Koruma) Laboratuvarı da Kent Müzesi kapsamında hizmete verecek olan iki farklı bölüm. Toplanan eserler, titiz ve yorucu bir laboratuvar sürecinden sonra sergilenmeye uygun hale getiriliyor. Müze bünyesinde açılan laboratuvar da büyük bir eksiği tamamlamış oluyor. Kent müzesinde sergilenecek bütün envanter, Aysel Aksüt'ün elinden geçiyor.
 
Profesyonel olarak 15 yıldan beri Türkiye'nin birçok müzesinde tarihi obje ve eserleri aslına uygun bir şeklide onaran ve korumasını sağlayan Aysek Aksüt, altı yıl önce Diyarbakır Arkeolojisi müzesi laboratuvarının kuruluşunda da yer almış. Şimdi ise Cemil Paşa Konağı Diyarbakır Kent Müzesi'nin laboratuvarında, yüzyıllardır saklı kalmış tarihi belge ve envanteri onarıp gün yüzüne çıkarıyor. Konağın geniş avlusunda zemin katta bir oda Restorasyon ve Konservasyon Laboratuvarı olarak kullanılıyor.
 
Trakya Üniversitesi Tezhip Bölümü'nden mezun olan Aysel Aksüt, laboratuvarda tek başına çalışıyor. Kendisini ziyaret ettiğimizde, bilgisayardan yükselen klasik müzik eşliğinde tarihi bir gazeteyi onarıyordu. Müzeye gelen organik malzeme kapsamına giren ahşap, tekstil, çömlek ve inorganik olarak sınıflandırılan demir, cam, metal bütün malzemelerin onarımı Aysel Aksüt burada yapıyor. Koruma işlemi için de müze bünyesinde ayrı bir bölüm oluşturulmuş.
 
'Zeugma, hayatımın dönüm noktası'
 
1998'de mezun olduktan sonra, Topkapı Sarayı merkez laboratuvarı Harem Dairesi ve Ayasofya Müzesi taban mozaikleri restorasyonunda üç yıl çalışan Aysel Aksüt, daha sonra Zeugma kazılarına katıldı. Zeugma'yı hayatının dönüm noktası olarak tanımlayan restoratör, "Zeugma kazısında dört yıl boyunca İtalyan bir ekiple çalıştım. Bu alanla hem onarım hem korumaya dair gerekli eğitimimi orada aldım. Orası benim için çok iyi bir okul oldu, bu yüzden Zeugma hayatımın bir dönüm noktası" diyor.
 
 
Üniversitede restorasyonun bütün alanlarıyla ilgili eğitim gördüğünü belirten Aksüt, “Yabancı ekiplerle çalışmaya başlayınca aslında üniversitede hiç bir şey öğrenemediğimizi anladım” diyor.
 
 
Restorasyon ve konservasyonun tam olarak ne olduğu, nasıl yapıldığı, hangi objeye hangi uygulamanın yapıldığı, hangi malzeme için ne kullanılacağı, onarım için hangi malzemenin hangi ölçüde kullanılacağı gibi alanla ilgili birçok önemli bilgiyi Zeugma'daki çalışmalarda öğrendiğini dile getiriyor.
 
 
Daha sonra İtalya'da sekiz aylık bir kursla eğitimini sürdüren Aysel Hanım, farklı kazılarda da çalıştıktan sonra altı yıl önce Diyarbakır'a gelmiş. “Malatyalıyım ve buralara da gelmeyi çok istiyordum, çünkü burası Mezopotamya ve arkeoloji için çok zengin bir bölge. Geldiğim dönemde Arkeoloji Müzesi Müdürü Nevin Soyukaya 'Türkiye'nin her yerinde çalıştın, biraz da kendi kültüründe, kendi evinde çalışmak istemez misin' sözleriyle beni etkiledi. Üç aylığına gelmiştim ama hâlâ buradayım” diyor.
 
 
Diyarbakır Kent Müzesi'ne gelen tarihi malzemenin bir bölümü vatandaşlar tarafından hibe ediliyor. Hibe dışında belediyenin satın alma yoluyla da malzemeleri temin ettiğini belirten Aysel Aksüt, Diyarbakır'ın kültürüne ait her türlü malzemeyi kabul ettiklerini, çoğu Cemil Paşa ailesine ait olmak üzere şu an kayıtlı 1500 envanterin olduğunu söylüyor:
 
“Ellerindeki tarihi malzemeyi bağışlama ya da satmaları konusunda insanları ikna etmeye çalışıyoruz. Başta tedirgin oluyorlar, malzemeyi koruyamayacağımızı düşünüyorlar, ama buraya gelip gördükten sonra rahatlıyorlar" diyor. Aksüt önünde Osmanlıca bir gazeteyi onarıyor: "Bu gazetenin adı Vakit. Burada İstiklal Mahkemelerinden ve Şeyh Sait İsyanından söz ediliyor”
 
Gazete ve tekstil malzemelerinin onarım ve korunmasının daha zahmetli olduğunu belirten restoratör, çok çeşitli malzemeyle hassas bir şekilde önündeki tarihi belgeyi onarmaya devam ediyor. “Bu gazete çok yıpranmış. Nemli ortamda kalmış. Önce temizlenecek sonra ütülenip yırtık ve eksik malzeme tamamlanacak. Sonra da dolaplarda özel kâğıt malzemelerle belge muhafaza edilecek” diyerek onarımı çok uzun zaman alacak gazeteyi dikkatle bir şekilde kaldırıp bir başka yere bırakıyor.
 
 
'Arkeolojik malzemeye sıradan plastik gibi bakılıyor'
 
 
Bu işin zor, zahmetli olduğunu, sabır ve intizam gerektiğini, sevmeden yapmanın çok zor olduğunu söyleyen Aksüt, “Ben başlangıçta yaptığım işi sevmiyordum ama yabancılarla birlikte çalışmaya başlayınca, objelere verdikleri değeri gördüm. İşimin değerini daha çok anlamaya başladım. Onlar objeye çok değer veriyor ama ülkemizde durum tam tersi. Tarihin, arkeolojinin hiç değeri yok. Sıradan plastik malzeme gibi bakıyorlar. Eskinin kıymetinin anlaşılması için maalesef ki o objenin para getirmesi gerekiyor” diyor.
 
 
Bu işte kendisi gibi kaç uzmanın olduğu sorusuna sayının çok az olduğu cevabını veriyor.
2001 -2004 yıllarında Zeugma'da çalıştığım dönemde Türkiye'de uzman beş restoratör vardı. Ancak üniversitelerde iki yıllık Restorasyon ve Konservasyon bölümlerinin yanı sıra, dört yıllık Taşınabilir Kültür Varlıkları adıyla yeni bölümler açıldı" diyerek alandaki ihtiyacın bu şekilde karşılandığı ifade ediyor. “Türkiye'de yeni yeni başladı, ancak uzman sayısı yeterli değil. Birçok üniversite, alanla ilgili bölüm açılmaya başladı ama işin niteliği çok önemli. Okullardan mezun olan birçok öğrenci hiçbir kazıya gitmeden, deneyim kazanmadan müzelere atanıyor, yani direk orijinal malzemeyle çalışmaya başlıyor. Oysa orijinal malzemeyle yani tarihi objeyle çalışmak için en az üç beş yıl arkeolojik kazı, restorasyon deneyiminin olması gerekiyor” sözleriyle Türkiye'de bu konuya hassasiyet gösterilmediğine dikkati çekiyor.
 
 
Kent Müzesindeki laboratuvar ortamını ve eline gelen malzemeleri onarmanın çok keyifli olduğunu söyleyen Aksüt, üzerinde Meryem Ana figürü bulunan bu metal nesnenin Meryem Ana Kilisesi tarafından bağışlandığı belirtiyor, “Bu parça çok eski değil, 100–150 yıllık. 3 bin, 5 bin yıllık objeleri de çalıştığım için bu bana çok yeni geliyor” diyerek gülüyor.
 
“Burada önüme gelen objelerin hikayelerini bilerek çalışmak çok daha önemli. Bu gazete, bu obje, bu belgeler, her şeyin burada bir duygusu var. Bu yüzden yaptığım iş benim için çok daha anlamlı” diyerek dişçilerin kullandığı malzemelerle figürün üzerindeki pas ve lekeleri milim milim temizlemeye devam ediyor.
 
 
Bu tür laboratuvarların kurulmasının kültür varlıklarının korunması için çok önemli olduğunu ifade eden Aysel Aksüt, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin bu laboratuvarı açarak bir ilke imza attığını dile getiriyor. “Umarım Türkiye'deki diğer kent müzeleri Diyarbakır'ı örnek alır.
 
 
Tarihi eserleri görmek gelecek nesillerin de hakkı. Bu yüzden onları korumamız gerekiyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi de bu konuda çok değerli bir işe öncülük etti. Umuyorum diğer şehirlere örnek olur” diyor. Diyarbakır'ın inanç yapısından, şehirde yaşayan halklar ve kültürlere, yemek ve mutfak kültüründen, müzik ve danslarına, sözlü kültüründen mimarisine, kent gelişimi ve panoramasından, olaylar ve insanlarına kadar 18 farklı tema başlığıyla oluşturulan Kent Müzesi'nde binlerce eser sergilenecek.
 
 
Ve burayı ziyaret edecek olanlar sergilenecek olan tarihi objelerin çoğunu Aysel Aksüt'ün emeği ile görebilme şansına sahip olacak.
 
 
(BBC Türkçe)

HABERE YORUM KAT