1. HABERLER

  2. BÖLGE

  3. Bize ölüm de mi yasak?
Bize ölüm de mi yasak?

Bize ölüm de mi yasak?

“Burada bir trajedi yaşanıyor,” diyor. “En iyi durumda olan benim. Benim de yavaş yavaş psikolojim bozuluyor.”

A+A-

Bu kişilerden dördü, sokağa çıkma yasağı nedeniyle ambülansla hastaneye kaldırılamadıkları için yaşamlarını yitirdi. Cenazeler halen evde bekletiliyor.

Tunç, evdeki iki kişinin ise ağır yaralı olduğunu söylüyor.

“Sargı bezi bile yok. Yorganın içindeki pamukları (aldık), evin içinde çocuk bezleri bulduk, bu insanların yaralarına koyduk.” diyor.

Yaralıların evde tedavi malzemesi bulunamadığı için durumunun kötüye gittiğini belirten Tunç, “Bu katliamı durdurmak için eğer ki sizler de sessiz kalırsanız inanın ki buradaki insanların ölümünden sizler de sorumlusunuz.” diye konuşuyor.

Telefon görüşmesi sırasında dışarıdan bomba sesleri geliyor.

Mehmet Tunç, bu görüşmeyi yapabilmek için üst katlara çıktıklarını, güvenlikleri nedeniyle tekrar bodrum katına inmeleri gerektiğini söylüyor.

Şiddetli bir patlama sesi daha duyuluyor.

Mehmet Tunç, "Biz aşağı inmek zorundayız." diyor.

Telefon kesiliyor.

Ölüm ve hayat iç içe

Cizre’de 14 Aralık’ta ilan edilen sokağa çıkma yasağı halen yürürlükte. Güvenlik güçlerinin operasyonları da sürüyor.

Image copyrightEPA

Silopi’de aynı tarihte ilan edilen yasak 36’ıncı gününde gündüz saatleri için kaldırılmıştı.

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde ise sokağa çıkma yasağı 2 Aralık’tan bu yana devam ediyor.

Halkların Demokratik Partisi, yasaklar süresince toplamda en az 113 sivilin çatışmaların ortasında kalarak hayatlarını kaybettiklerini söylüyor.

Bunların bir bölümü, sokağa çıkma yasağı nedeniyle ambülansla hastaneye kaldırılamadıkları için yaşamlarını yitirmişlerdi.

Bazı cenazeler de kaldırılamamış, vuruldukları noktada, sokak ortasında günlerce beklemek durumunda kalmıştı.

Örneğin, Silopi’de Aralık ayında yaşamını yitiren 11 çocuk annesi 57 yaşındaki Taybet İnan ve onu kurtarmaya çalışırken keskin nişancılar tarafından vurulduğu söylenen kayınbiraderi Yusuf İnan’ın cenazeleri yedi gün boyunca bulundukları yerden alınamamıştı.

Cizre’nin Cudi Mahallesi’ndeki bodrum katına da ambülans ya da cenaze aracı ulaşamadığı için hem yaralılar hem de cenazeler halen aynı çatı altında kalıyorlar.

Türk Psikologlar Derneği'nden Klinik Psikolog Çağay Dürü, yaralıların hastaneye kaldırılamayarak ölmesi, cenazelerin törenle usulünce kaldırılamaması gibi durumların şiddetli travmalara yol açabileceğini söylüyor.

Dürü, “Biz ölülerle aramıza bir sınır koyarız. Onlar öldüğünde onları morga kaldırırız, sonra da usulünce toprağa gömeriz veya dini inanç ya da kültürel bağlamda bir vedalaşma töreni yaparız. Bu olmayınca, ölüm hayatın içine girmiş oluyor.” diyor.

Dürü sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu zihnin kaldırabileceği bir şey değil. Ne yas tutulabiliyor, ne ölüm kabullenilebiliyor. Ortaya çıkacak olan tek şey büyük bir kopuş ve öfke..”

Yasın evreleri

Türkiye Psikiyatri Derneği’nden Doğan Şahin de yasın çeşitli evreleri bulunduğuna dikkat çekiyor ve bunları şöyle sıralıyor:

  • Şoke olmak, inkar etmek
  • Kızgınlık, öfke, isyan
  • Kaybın gerçekliğinin kabullenilmesi
  • Acı, keder, yas gibi duyguların yaşanması ve paylaşılması
  • Kaybedilen kişinin olmadığı bir ortamda yaşamaya alışmak
  • Duygusal enerjiyi geri toplamak ve diğer insanlarla ilişkide kullanabilmek

Şahin, cenazenin görülmesi, yıkanması ve toprağa verilmesi gibi törenler yapılmadığında kaybın gerçekliğinin kabullenilmesi aşamasına geçişte sorunlar olabileceğini belirtiyor ve şöyle diyor:

Image copyrightAFP

“Cenaze törenleri, çeşitli kültürlerde değişse de esasını ölümün gerçekliğiyle yüzleşme ve yarattığı acıyı paylaşarak azaltma oluşturur.

“Kişiler cenazelerini alamadıklarında, tören düzenleyemediklerinde ve toprağa veremediklerinde yas daha ilk aşamasında ketlenmiş, tıkanmış olur. Ya da daha kısa sürebilecek bu aşama çok uzayabilir.

“Akıtılmamış göz yaşları, boşaltılamamış acılar iyileşmeyi engeller. İnsanların kronik bir yas sürecinde tıkanıp kalmalarına neden olur.”

Yaşam hakkı

Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2. Maddesinde “yaşam hakkı” düzenleniyor.

Bu maddede, “Herkesin yaşam hakkı kanunlar tarafından korunacaktır.” ifadesi kullanılıyor.

Bir isyan ya da ayaklanma olduğunda ise bunu bastırmak için “gerekli olanın ötesinde güç kullanılmadığı takdirde” yaşam hakkı ihlalinin sözleşmeye aykırı düşmeyebileceği belirtiliyor.

Avukat Benan Molu, yaşam hakkının alt başlıklarından birinin de “sağlık hakkı” olduğunu söylüyor.

Molu, “Sağlık hakkı, insanların gerektiğinde ambülansa ve hastaneye erişim haklarını da içeren bir hak. Devletlerin hem AİHS hem de Anayasa bakımından bazı yükümlülükleri var. Eğer ağır yaralı bir insan varsa ambülans götürmek devletin sorumluluğu altında.” diyor.

Molu, Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde balkonundayken kafasına kurşun isabet etmesi sonucu ölen Havva Ergi’nin davasıyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM’in 1998’de verdiği kararı anımsatarak şöyle devam ediyor:

“AİHM kararında, şunlar belirtilmiştir: Ateş nereden gelmiş olursa olsun, fark etmez. Devletin bu tarz operasyonlarda sivillerin hayatını koruma yükümlüğü vardır. Bu kapsamda devletin sivillere en az zarar verecek şekilde operasyon yürütme ve planlama yükümlülüğü vardır, diyor AİHM.”

“Yani ambülansın gitmemesi aslında yaşam hakkı ihlalinin son aşaması. Ama o ambülansın mutlaka gitmesi gerekiyor. Hele ki AİHM tedbir kararı verdiyse.”

 Image copyrightAP

Cizre’de hastaneye kaldırılmayı bekleyen yaralılar için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne tedbir başvurusunda bulunulmuştu.

AİHM yaralıların hastaneye kaldırılması için tedbir kararı almış, ancak Cizre’deki bodrum katında bulunan Cihan Karaman, Hüseyin Paksoy ve Serhat Altun buna karşın yaşamlarını yitirmişti.

BBC Türkçe, Cizre’deki son durumla ilgili olarak Şırnak Valisi Ali İhsan Su’yla da görüşme talebinde bulundu. Ancak olumlu bir yanıt alınamadı.

"Asıl reçete barış"

Sokağa çıkma yasakları sırasında kaç kişinin cenazelerinin sokakta bekletildiği konusunda HDP milletvekilleri Aycan İrmez ve Sibel Yiğitalp, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yanıtlaması istemiyle Meclis’e bir önerge vermişlerdi. Ancak bu önergeye bir yanıt henüz sunulmadı.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın Başkanı Şebnem Korur Fincancı, bu rakamların kamuoyu tarafından biliniyor olması gerektiğine işaret ediyor.

Fincancı, “Bu aynı zamanda yaşam hakkı ihlali yapıldığına dair kuşkuları da güçlendiren ve toplum içinde adalet duygusunu sarsan bir durum.” diyor.

Fincancı, Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nde cenazelerin teslim alınmaması halinde mülki idare amirliğinin defin işlemini yapma hakkını devralması için geçmişte 15 gün süre tanındığını, bu sürenin 7 Ocak’ta yapılan bir değişiklikle önce üç güne, 16 Ocak’ta yapılan bir diğer değişiklikle de 24 saate düşürüldüğünü belirtiyor.

TİHV başkanı, “Oysa devletin kamu yararını gözeterek, kamunun uygun göreceği biçimlerde bu işi yapması gerekiyor. Ama burada kamu yararı değil, tamamen devletin güvenliği esas alınarak yapılmış bir düzenlemeden söz ediyoruz.” diye konuşuyor.

“Böyle şeyler savaşlar sırasında gerçekleşir. Ama savaşta bile karşı tarafın, düşmanın askerlerinin gömülmesinde birtakım kurallara uymak zorundasınız.” diyen Fincancı, bu tür uygulamaların “yaşam hakkı ihlalinin yaygın olduğu, İsrail, Filipinler, Sri Lanka gibi ülkelerde” görüldüğünü ifade ediyor.

Klinik Psikolog Çağay Dürü de yakınlarını bizzat toprağa veremeyen ve bu nedenle travma yaşayan kişiler için asıl reçetenin toplumsal uzlaşmadan geçtiğini söylüyor. Dürü sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Burada iyileştirici olacak olan toplumsal barışın tesis edilmesidir. Toplum ölenleri birer istatistik olarak görmekten vazgeçer ve ölen herkesin acısını içinde hissedebilirse, bu kayıpları yaşayan insanların acısına ilaç olacaktır.

“Ama toplum şu anda ne yazık ki hastalanmış durumda. Kimse kimsenin acısına empati gösteremiyor, sahip çıkamıyor, kimse kimsenin ölüsüyle vedalaşma hakkına ve barışa sahip çıkamıyor.”

"Başka Cihanlar gitmesin"

Cizre’de Cuma günü vurulan, hastaneye kaldırılamadığı için mahsur kaldığı bodrum katında ertesi gün hayatını kaybeden Cihan Karaman’ın babası Latif Karaman, halen oğlunun cenazesini teslim almayı bekliyor.

Karaman, “Cenazemizi hala alamadık. Ama kendi cenazemizi unuttuk. Benim aklımda olan oradaki yaralı insanların bir an önce kurtarılması. Benim Cihan’ım gitti hiç olmazsa başka Cihanlar gitmesin.” diyor.

Latif Karaman, oğlunun cenazesini teslim alabilmek için yetkili mercilerle temaslarda bulunduklarını, ancak hiçbir sonuç alamadıklarını anlatıyor.

Cenazeyi defnedemedikleri için acılarının da katlandığını söylüyor ve şöyle diyor:

“Bu acı unutulmaz. O mümkün değil. Ama cenazemizi gömersek belki en azından acımız hafiflemiş olur. Bir cenazeyi bile alamıyorsak bu ülkede, bilmiyorum yani bize ölüm de mi yasak acaba?”

HABERE YORUM KAT