SON DAKİKA:
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Biz Sorduk, "Kadri Göral" Yanıtladı

Biz Sorduk, 11 Ocak 2010 Pazartesi 18:21

Diyarbakır'ın kültür elçisi şair-yazar ve aynı zamanda Mimar olan Kadri Göral ile beğeneceğinizi umduğumuz güzel bir söyleşi yaptık.

Diyarbakır'ın kültür elçisi şair-yazar ve aynı zamanda Mimar olan Kadri Göral  ile beğeneceğinizi umduğumuz güzel bir söyleşi yaptık.

Geçtiğimiz ay son eseri olan ve tamamen Diyarbakır'a ithaf ettiği "Cevahir Çıkını" adlı eserinin yazımını tamamlayıp okuyucuları ile paylaşan Göral, daha sonra şok bir kararla, eserini piyasadan çekme kararı almıştı. İşte bu sorunun yanıtı ve halkımızın merak ettiği diğer soruları Sevgili Büyüğümüz Kadri Göral'a sorduk.  - Kadri Bey, izin verirseniz size “Kadri Abe” diye hitap etmek istiyorum.- Bundan büyük memnuniyet duyarım- Kadri abe, gerçi sizi herkes tanıyor bir de kendiniz M. Kadri GÖRAL'ı anlatırmısınız?- Celal kardeşim, dilerseniz “Sizi herkes tanıyor” sözünüzün üzerine bir fıkra ile söyleşimize başlayalım:Birgün bir köyden komşu köye gelin getirmek için düğün alayı yola çıkar. Damadın babasının gözüne düğün alayının içersindeki yabancı bir adam ilişir. Adamın yanına varır ve:- Kardeşim! Komşu köye varınca gelinin babası “Bu kimdir? Şu kimdir?” Diye sorunca, “Bu amcasıdır, bu dayısıdır, bu abisidir, bu yeğenidir” diye tanıtacağım, sıra sana gelince ben ne diyeceğim? Deyince yabancı adam gayet rahat ve kendinden emin bir şekilde:- Beni herkes tanır, der. Bu sözün üzerine damadın babası:- Öyleyse mesele yok, sende bizimle gelebilirsin, der.Gelinin evine varırlar. Gelinin babasına sırayla herkes tanıştırılır. Sıra yabancı adama gelince damadın babası susar ve bekler. Gelinin babası yabancı adamı göstererek- Bu eşek herif kim?” deyince yabancı adam oğlanın babasına dönerek der ki:- Ben sana demedim mi beni herkes tanır.Bu fıkrayı öğrendiğim günden beri, biri “Sizi herkes tanıyor” deyince ben “Hayır, beni kimse tanımıyor” diyorum. Sohbetimiz tatlı başlasın tatlı bitsin diyerek bu fıkrayı anlatarak söze girmiş oldum.1948 Diyarbakır doğumluyum. Ulu Cami mahallesinde doğup büyüdüm. Nufus Cüzdanımda “ALİPAŞALI” diye yazar. Altı kardeşin sondan ikincisiyim. Babam Sipahi Pazarında (İspayi Pazarında) dükkanı olan iş adamı Mehmet efendi, annem ise Cumhuriyetin ilk yıllarında “Kız mektebi” ni bitirmiş bir ev kadınıydı. Babama kalsa beni dükkana oturtup tüccar yapardı fakat annemin eğitim ve öğretime verdiği değer beni de abim gibi (Merhum Prof. Dr. M. Sıtkı GÖRAL) okumaya yönlendirtmiştir.- Bugünkü dik duruşunuzu neye borçlusunuz?Ben bu günlere eğer nokta gibi küçülmeden, virgül gibi bükülmeden gelebilmişsem bunu AZİZ DİYARBAKIR'IMIZIN kudsiyetine yaraşır davranışlar sergileyen ERDEMLİ İNSANLARINA borçluyum. Tanıdık olsun veya olmasın her hareketimizi kontrol eden o  insanlar annemizi ve babamızı aratmayacak şekilde bizi hem uyaran hem de cezalandıran insanlardı. Sokakta iki kişiyi kavga eder görseler hemen olaya müdahale eden, kavgacıların her ikisine de birer tokat vurup kavgayı nihayetlendiren insanlardı. Babamızdan korktuğumuzdan çok babamızın arkadaşlarından korkardık ve onları sayardık. O insanlar evliya gibi insanlardı. Evliya deyince aklıma gelen bir meseleyi anlatarak onların iki özelliğine değinmek istiyorum:Adamcağızın biri “Evliya nasıl bir şeydir” diye merak eder dururmuş. Yüce Allah'a niyazda bulunmuş. “Allah'ım ne olur bu gece rüyamda evliya nasıldır göreyim” demiş. O gece Allah'ın izni ile melek kendisine iki tane evliyanın adını ve adresini vermiş. Evliyalardan biri “küpçü” diğeri de “kuruyemişçi” ymiş. Sabah olunca adam önce küpçünün adresine gitmiş. Küpçünün dükanındaki küpler iç içe koyulmuş olarak tavana kadar sıralar vaziyetteymiş. Adam, küpçüye selam vererek dükkandan içeri girmiş. İlk önce üst üste konulmuş küplerin en üstte olanını istemiş. Küpçü merdiven kurup en üsttekini indirmiş. Adam evirmiş çevirmiş “Bunu beğenmedim” demiş. Daha sonra diğer sıradaki küplerden en altta olanını istemiş. Küpçü küpleri birer birer aşağıya indirmiş ve en alttakini adama vermiş. Adam o küpü de evirmiş çevirmiş “Bunu da beğenmedim” demiş. Başka bir sıradaki küplerin en ortada olanını istemiş. Küpçü sakin sakin onu da çıkarıp vermiş. Adam onunda sağına soluna, içine dışına baktıktan sonra “Teşekkür ederim bunu da beğenmedim. Allahaısmarladık” deyip dükkandan çıkarken küpçü arkasından seslenmiş “Kardeş, hakkını helal et!” Adam olduğu yerde donup kalmış, kendi kendine “Ben ona bu kadar zahmet ve eziyet verdim, benim ona “hakkını helal et” demem gerekirken o bana “hakkını helal et” diyor. Demek ki evliyalık böyle oluyormuş. Diye söylenmiş.Oradan çıktıktan sonra ikinci adrese, yani kuruyemişçiye gitmiş. Selam verip içeri girmiş. 250 gram badem, yarım kilo fıstık, 300 gram leblebi, çekirdek, fındık vs. tartıp ayrı ayrı torbalara koymasını istemiş. Kuruyemişçi istenenleri harfiyen yerine getirmiş. Torbaları tezgahın üzerine sıralamış. Adam kuruyemişçiye “Sen bunların hepisini aynı torbaya koyup karıştır” demiş. Kuruyemişçi onu da yapmış, kuruyemişleri büyükçe bir torbaya koyup bir güzel de karıştırmış. Adam bu defa “Ben bunları almaktan vazgeçtim” deyince gözünün üzerine yumruğu yemiş. Kuruyemişçi yumruğu indirdikten sonra “Sen herkesi küpçü mü sandın” demiş. Meğer bu evliya “küpçü olayı”ndan anında haberdar olacak kadar keramet sahibiymiş.“Evliya nasıl bir şeydir” diye merak eden adam karşılaştığı bu iki olaydan sonra toplum içinde zalim görünen fakat aslında çok merhametli olup ahlaksızların ve kötülerin hakkından gelmek için yaratılmış evliyaların ve her türlü kötülüğe iyilikle karşılık veren sabır timsali evliyaların bulunduğu sonucuna varmış.İşte bizim zamanımızda da her mahallenin “Benimki ben diyen” kabadayılarının bile çekindiği ve saydığı “Mahallenin büyüğü” ve kötü yolda olanları ıslah etmekteki çabaları halen güzellikle yad edilen iyilerin “Evliya gibi adam”, kötülerin ise “Allahsız Sami” dedikleri bir Başkomser vardı.- Geçmiş yıllarda çocukların yetiştirilme tarzından bahsedermisiniz.- Bir evlat kötü olacaksa ölsün gebersin daha iyidir. Diyecek kadar terbiyeye önem veren büyüklerimiz hiçbir suçu cezasız bırakmazlardı. Suç işlediğimiz zaman ya  kiler hapsine veya ac bırakılma cezalarına çarptırılırdık. Baba korkusu ile ana dayağı birleşince akıllı uslu çocuklar olup çıkardık. Bilindiği üzere bir insanın kişiliği 0 ile 6 yaş arasında oluşmaktadır. “Çocuk neye bakarsa onu görür neyi görürse onu düşünür neyi de düşünürse onu konuşur” diye bir söz vardır. Bu itibarla çocuklara sağlıklı ve güzel ortamların  hazırlanması gerekmektedir. Çocuk asla küçümsenmemeli, çocuğun çocukluğuna saygı gösterilmelidir. “Ne doğrarsan aşan, o gelir karşan” sözündeki gibi çocuğa ne verilirse anne- babaya aynen geri döner.Çocuğun biri babasının elini şişmiş vaziyette görünce:- Baba, eline ne oldu? Diye sormuş. Babası:- Eşek zırtik attı (tekme attı) diye cevap vermiş. Birkaç ay sonra çocuk hamile olan annesinin karnını şiş olarak görünce:- Anne sahan hangi eşek zırtik atti, demiş.Bizler çocukluğumuzda mümkün olduğunca kin ve nefretten uzak ortamlarda büyütülmeye çalışıldık. Çünkü, çocukken insanın içinde yer eden sevgi ve nefret duyguları kolay sökülüp atılamıyor. Birgün bizim sokaktan geçen yaşca benden büyük belalı bir çocuk elindeki kuş yumurtasını kafamda kırmıştı. O gün içimde o çocuğa karşı büyük bir kin oluşmuş kendi kendime “Ben büyüyünce bunu döveceğim” demiştim. Geçen sene 55 yıl sonra bir arkadaşımın dükkanında onunla karşılaştım, kendini ıslah-ı nefs etmiş, aklı başında bir insan olmuştu. Hatırlamadığı bu olayı benden dinleyince “Gel beni vur içini rahat et” demişti.- Şiire ne zaman ilgi duymaya başladınız?- İlkokulda dergilerimizin birinci sayfalarında şiirler olurdu, öğretmenimiz bu şiirleri ezberlememizi isterdi. Bizde ezberledikten sonra odanın en yüksek yeri olan sedir veya kanepenin üzerine çıkar başımızla selam verdikten sonra hazır ol duruşunda şiiri okumaya başlardık. O şiirlerden birinin ilk dörtlüğü şöyleydi:Baş ucumda duruyorBenim tatlı ilacımUnutmadan içinceDiniyor bütün acım.İlk şiirimi orta bire devam ederken yazmıştım. Bu şiir, ilkokul birinci sınıftaki kız kardeşimin ev ödevi olan “Okul” şiiriydi. Onun da ilk dörtlüğü şöyleydi:1 Ekimde başladıkZevk neşeyle çalıştıkKitaptan bilgi aldıkYaşasın okulumuz.Lise 2 nci sınıfta iken Atatürke ithafen yazdığım ve 10 Kasım günü okuduğum şiir topluluk karşısında okuduğum ilk şiirimdi. Mikrofan heyecanıyla ilk kez orada tanışmıştım. Mikrofon heyecanı öyle bir heyecandır ki nicelerini zangır zangır titretmiş, ellerindeki kağıdı hazan yaprağı gibi sallatmıştır. Bu heyecanı o çağlarda yenmiş olmanın rahatlığını yüksek okulda Öğrenci Birliği As Başkanlığım ile Kültür ve Edebiyat Kolu Başkanlıklarım sırasında yaşamış oldum.- Diyarbakır'ı konu alan şiirler yazmak nereden aklınıza geldi?- Ankara'da her yıl Diyarbakır Yüksek Öğrenim ve Kültür Derneği olarak Diyarbakır Gecesi tertiplerdik. O gecelerde ben sunuculuk yapardım. İşte o gecelerde okumak üzere de Diyarbakır'ı konu alan şiirler yazardım. Bu şiirlere daha sonraları yenileri eklenince 1996 senesinde “Küçe Kapısı” adlı şiir kitabım ortaya çıktı. Küçe Kapısı kitabım 6 baskı yaptı 13.000 adet basıldı. 7 senedir de baskısı yapılmadı. Küçe Kapısı için “Altın arasak buluyoruz, Küçe Kapısı'nı bulamıyoruz” diye yakınmalar kulağıma gelmiyor değil.- Herkes sizden yeni bir şiir kitabı beklerken Diyarbakır'ın tarihini, kültürünü ve folklorunu içeren CEVAHİR ÇIKINI adlı bir araştırma kitabınızla karşılaştılar. Bu konuda neler söylemek istersiniz.- Bundan ondört, onbeş sene öncesine kadar ben de herkes gibi Diyarbakır'ı etrafı surlarla çevrili, dört tane kapısı olan, karpuzu meşhur bir şehir olarak bilirdim. Küçe Kapısı kitabım çıktıktan sonra insanlar bana Diyarbakır'la ilgili sorular sormaya başladılar ve Mimarlığımın hiç lafını etmeden bana “Şair- Araştırmacı- Yazar” kimliğini yakıştırdılar. Beni sorulan sorulara cevap verebilmek için ister istemez araştırmaya yönelttiler. 1996 ile 2000 yılları arasında Avusturalya'da ikamet ederken Diyarbakır üzerinde yoğunlaşmaya başladım. Türkiye'ye döndükten 1 yıl sonra da daha rahat çalışabilmek için emekliliğimi istedim ve Milli Parklar Genel Müdürlüğündeki görevimi sonlandırmış oldum. Yıllar süren çalışmalarımın sonunda “Cevahir Çıkını” adlı kitap ortaya çıktı.- Kitabın çıkmasıyla geri çekilmesi çok kısa bir zaman aralığı içersinde gerçekleşti. Kitabınızı geri çekme gerekçesisini açıklarmısınız?- Ben bu kitabı hazırlarken Diyarbakır'a yakışan bir çalışma olması için azami gayret sarfettim. Kullandığım her kelimeyi ölçerek, biçerek ve tartarak kaleme almaya çalıştım. Yazdığım herşeyin, ayağının yere sağlam basan şeyler olmasına çalıştım. Buna rağmen kendini Allame-i Cihan zanneden bazı hasüt kimseler kitaba yönelik perde arkası eleştirilerde bulunmaya, benim yazdığım bazı bilgilerle örtüşmeyen bir kitabı kalkan yapmaya kalkıştılar. Diyarbakır'ı çok iyi bildiğini ifade eden bir Gazeteci- Yazar da Diyarın Sesi sitesine gönderdiği yazısıyla benden “Bir mekan belirlememi ve yazdıklarımı tartışmaya açmamı” istedi. Bu, bana bir nevi meydan okumaydı ve de düşündürücüydü. Bir diğer düşündürücü husus da Diyarbakır İl Müftülüğünün yayını, Diyarbakır il Müftüsü Ali MELEK ve Diyarbakır Merkez Cezaevi Vaizi Abdullah DEMİR tarafından yazılan “Dini Değerleri ile DİYARBAKIR” adlı kitabın benim kitabımın çıktığı hafta, beş yıldızlı bir otelin lüks bir salonunda “Tanıtım Kokleyli” ile gündeme taşınmaya çalışılmasıydı. Çünkü bu kitapla benim yazdığım bazı bilgiler örtüşmemekteydi. Bu kitap; benim Cevahir Çıkını kitabıma kaynaklarını belirterek  aldığım “Diyarbakır'ın manevi değerlerini” götürüp başka yerlere, başka diyarlara mal eden bir kitaptı. Bu kitap; “Kadri bu işi müftülük kadar doğru mu bilecek, kendisi gitsin mimarlığını yapsın” dedirten bir kitaptı. Ben aziz Devletimin resmi bir kuruluşunun yayınladığı bir kitaba aykırı düşen bir kitabı gündemde tutmaktansa geri çekmenin daha faziletli bir davranış olacağı kanısına vardım ve kitabımı geri çektim.- İki kitabın örtüşmeyen, birbiri ile tezat teşkil eden bilgilerinden örnekler vermeniz mümkünmüdür?- Neden mümkün olmasın. Ben Yunus Peygamber'in kabrinin Eğil'de olduğunu yazdım. O kitapta ise bu kabrin Yunus Peygambere ait değil aynı isimdeki bir evliyaya ait olduğunu yazmışlar.Ben Zülküfül Peygamber ile Zülkifl Peygamberi ayrı kişiler olarak yazdım. O kitapta ise Zülküfül Peygamber yok sayılmış, sadece Zülkifl Peygamberin varlığından bahsedilmiş.Ben Eğil'deki Hallak-ı Nebi kabrinin peygamber efendimizin berberliğini yapmış zata ait olduğunu yazdım. O kitapta ise Hallak-ı Nebi yani “Nebinin Berberi” ni Hallak Nebi yani “Berber Nebi” olarak almışlar ve böylece adı şimdiye kadar hiç duyulmamış bir peygamber icat etmişler.Benim yazdığımın aksine, Hani ilçemizde kabri bulunan Cafer-i Tayyar'ı Peygamber efendimizle akrabalığı bulunan ve Peygamber efendimiz tarafından Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Cafer-i Tayyar değil de evliyadan biri olduğunu yazmışlar.Benim yazdığımın aksine, Dağ Kapısı'nda kabri bulunan Sa'd b. Ebu Vakkas hazretlerini Peygamber efendimizin dayısı olan ve Cennetle müjdelenen on kişiden biri değil de aynı adı taşıyan başka bir sahabe olduğunu yazmışlar.Benim yazdığımın aksine, Silvan ilçemizdeki Muaz ibni Cebel'e ait olan türbenin ona ait olmadığını Muaz ibni Cebel'in kabrinin Ürdün'de olduğunu yazmışlar.Benim yazdığımın aksine, İmam Akıl türbesinin Hz. Ali'nin kardeşi olan İmam Akıl'a ait değil de bunun başka bir İmam Akıl olduğunu yazımışlar.Benim yazdığımın aksine, Malik-i Ejder'in türbesinin Maliki Ejder'e ait değil de Malik b. el- Eşterin soyundan birine ait olabileceğini yazmışlar.Görüldüğü gibi iki kitap biribirine taban tabana zıtlık sergilemektedir.- Kitabınızın günü gelince haklılığının ortaya çıkacağına inanıyormusunuz?- “Bir kitabı değerli kılan o kitabın içindeki bilgilerin doğruluğudur”. Ben bu sorunuzu şu güzel örnekle cevaplamak istiyorum:Bir bilge kişi, bilgi seviyesini ölçmek için öğrencilerinden birinin eline çok parlak ve iri bir nesne verip ona:-Oğlum al bunu götür çarşıda birkaç esnafa göster, kaç para vereceklerini sor fakat sakın satma, ne derlerse aklında tut. Son olarak da bir kuyumcuya göster “ne fiyat verdiğini ve ne dediğini” gel bana söyle, der. Öğrenci elindeki nesneyle çarşı esnafını gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve:-Şunu kaça alırsınız?  Diye sorar. Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği bu nesneyi evirip  çevirdikten sonra:- Bizim çocuk oynasın diye bir lira veririm, der. Oradan uzaklaşan öğrenci nesneyi bir manifaturacıya uzatır. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye beş lira verebileceğini söyler. Üçüncü olarak uğradığı kişi ise bir semercidir. Semerci nesneye şöyle bir baktıktan sonra:- Bu benim semerlere iyi süs olur, “kaş” dediğimiz süslerden yaparım. Helalinden on lira veririm, der. Öğrenci ödevini tamamlamak üzere son olarak bir kuyumcu dükkanından içeri girer. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar ve:- Bu kadar değerli bir MÜCEVHERİ nereden buldun? Diyerek, hayretle bağırır ve ilâve eder:- Buna kaç lira istiyorsun? Öğrenci:- Siz ne veriyorsunuz?Kuyumcu:- Ne istiyorsan veririm.Öğrenci:-Hayır veremem, dedikten sonra taşı almak için elini uzatınca kuyumcu yalvarmaya başlar:- Ne olur bunu bana satın. Karşılığında dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim, der. Öğrenci bunun emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, sadece fiyatını öğrenmek istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker ve mücevheri alıp kuyumcudan çıkar. Aldığı cevaplar öğrencinin kafasını karma karışık etmiştir. Bir yanda elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu OYUNCAK olarak görenler, diğer yanda ise MÜCEVHER diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler.. Hocasının yanına varınca başından geçenleri birer birer anlatır. Öğrencisini dinleyen Bilge kişi öğrencisine:- Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin? Öğrenci şaşkınlık içinde:- Çok şaşkınım efendim. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kafam karmakarışık, diye cevap verir. Bilge kişi:   - Bir şeyin değeri ancak ondan anlayanlar tarafından bilinir. Canlı olsun, cansız olsun her varlığın değerini bilen, hisseden, fark eden KUYUMCULAR çevremizde mutlaka vardır. Bütün mesele KUYUMCU 'yu bulabilmektir.- Sevgili Kadri Abe, verdiğiniz bu son örnekle sizi daha iyi anladığımı sanıyorum. Son olarak sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı? Bu söyleşi için bize zaman ayırdığınız için DiyarınSesi ailesi ve tüm okurlarımız adına size teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.-Ben de bu söyleşi aracılığıyla beni seven ve bana inanan kardeşlerimize duygu ve düşüncelerimi aktarma imkanını verdiğiniz için sizin şahsınızda Diyarın Sesi ailesine içtenlikle teşekkür ediyorum.

Okunma Sayısı : 3768
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.

SON HAFTANIN SKORU

1
0
Turgutluspor
Diyarbakırspor


Copyright ©2007 Diyarın Sesi. Tüm hakları saklıdır.
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Yazılım: CM Bilişim - Görsel Tasarım: Capitol Medya