1. HABERLER

  2. DİYARBAKIR HABERLERİ

  3. Bediüzzaman Diyarbakır'da
Bediüzzaman Diyarbakır'da

Bediüzzaman Diyarbakır'da

Nadire-i cihan, hâdim-i Kur'ân, Bediüzzâman Said Nursî Hazretleri, ilmî münâzaralarla meşgul olduğu dönemde Peygamber ve Sahabeler diyarı Diyarbakır'a 1910 yılının kışında gelen ve bir hafta kalan Bediüzzaman, buradan da Birecik'e sonra Gaziantep'e, sonra Kilis'e, oradan da Halep ve 1911 yılının başlarında Şam'a gittiği biliniyor.

A+A-
Diyarbakır'da kaldığı kısa bir zaman içinde yörenin tanınmış âlimleri ve aile reisleri tarafından büyük bir teveccüh görür.
 
Bediüzzamanın, Diyarbakır'da kaldığı süre zarfındaki hatıralarını, Esat Cemiloğlu ile Hamit Ekinci Ağabeyden naklen Askeri Yıldız Ağabey şöyle anlatıyor:
 
Esat Cemiloğlu, Diyarbakır'da bilinen ve tanınan Cemiloğlu ailesindendir. Babası Hamidiye Paşalarından Cemil Cemiloğlu'dur. Bediüzzaman, Diyarbakır'a geldiğinde bir hafta Cemil Cemiloğlu'nun evinde kalır.
 
Esat Cemiloğlu: “Bediüzzaman, Diyarbakır'a geldiğinde tahminen 31-32 yaşlarında, ben de 7–8 yaşlarında idim. Bediüzzaman, evimizde bir hafta kaldı, evin bir hizmetçisi Üstadın, hizmetine verilmişti, zaman zaman Mesudiye Medresesine gider Ulu Cami'de vaaz verirdi.
 
Babam, Bediüzzaman'a çok kaliteli ve pahalı bir takım şal ve şapık aldı, (yöresel bir kıyafet) ısrarla hediye etti. 2–3 gün sonra biri kapıyı çaldı, Bediüzzaman Hazretleri, hizmetçiye sordu: “kapıyı çalan kimdir?”
 
Hizmetçi: “eski elbise isteyen bir fakir” dedi.
 
Babamın hediye ettiği elbiseyi, “fakire verin” diyerek hizmetçiye verdi. Babama da, “Senin hediyeni aldım, kabul ettim, hayrına fakire verdim.” dedi.
 
Bediüzzaman Hazretleri çok şık giyiniyordu. Tabancası belinde, kabı ve kabzası gümüşten bir kaması vardı, sedeften olan tespihini tabancasının kabzasına bağlardı. Üstad'ı, çok sever ve hürmet ederdik. Bir gün beni yanına çağırdı, “gel sana bir duâ ezberleteceğim” dedi. Birkaç kez okuduğu duayı bana ezberletti, o günden beri her gün o duâyı okuyorum” diye ifade etmiş.
 
Askeri Yıldız: Aslen Diyarbakırlı, Risale-i Nur hizmetinde bir ömür tüketen bir hizmet erbabıdır. Hâlen Diyarbakır'da yaşamaktadır. Molla Hamit Ağabey ise, Üstad'ın ilk talebelerindendir.
 
Askeri Yıldız Ağabey, Molla Hamit Ağabeyden de şöyle anlatıyor: “Mola Hamit Ekinci Ağabey 1930 yılında Diyarbakır'da asker iken, arkadaşları ona kaderle ilgili soru sorarlar. Molla Hamit Ağabey de bu meseleyi iyice öğrenip, arkadaşlarına izah etmek için Diyabakır'da Âlim ve müderris olan, Molla İbrahim'e gider. Kaderle ilgili meseleyi anlatır.
 
Molla İbrahim: “Sa'di Taftazâni'nin halledemediği bir meseleyi ben nereden bileyim, git Bediüzzaman'ın eserlerini oku, o bu meseleleri halletmiştir.” der.
 
Molla Hamit: “Seyda (hoca) sen Üstadı nereden tanıyorsun?”
 
Molla İbrahim: “Bediüzzaman Hazretleri Cemil Paşagilde iken Said-i Meşhur ismiyle yâd ediliyordu. Ben de Mesudiye Medresesinde talib (mezun) idim. O zaman Bediüzzaman Hazretleri Diyarbakır'da çok konuşuluyordu. Mesudiye müderrisleri en muğlâk 14 soruyu hazırladılar. Bediüzzamanı, medreseye dâvet edip, imtihan etmeye karar verdiler. Bu dâvet işini de bana verdiler. Bir arkadaşımla beraber Bediüzzaman'ın kaldığı Cemil Paşa konağına gittik.
 
Cemil Paşanın evine gittiğimizde, bir genç bizi misafir odasına aldı, orada oturan bir kişinin üzerinde çok güzel şark kıyafeti, belinde gümüş bir kama ve tabanca vardı. Çok asil bir duruşu vardı. Her halde bu Cemil Paşaların ileri gelenlerindendir, dedik. Bize kahve ikram edildi. Kahvemizi içtikten sonra, Erkan-ı harp gibi başında sarıklı oturan zat, dedi ki: “bizim şark âdetlerimizde, misafir geldiği zaman ya yemeğini yedikten veya kahvesini içtikten sonra muradını sorarız.” dedi.
 
Ben de dedim ki: Efendim sizde misafir bulunan Said-i Meşhur ismindeki zâtı, Mesudiye Medresesine dâvet etmek üzere, hocalarımız tarafından gönderildik.
 
Bediüzzaman Hazretleri: “Said benim; ama meşhurluğu filan yoktur. Madem dâvet ediyorsunuz geleyim” dedi.
 
Mesudiye Medresesine vardığımızda arkadaşlar çay hazırlamışlardı. Bediüzzaman çay esnasında “denilebilir ki”; diye sözlerine başladı. Hocaların hazırladıkları soruları daha sormadan sırasıyla cevap vermeye başladı. “İşte o zamandan beri Bediüzzamanı tanıyorum,” dedi.
 
Bediüzzaman, Diyarbakır'da kaldığı kısa süre içerisinde, Mesudiye Medresesinde âlimlerle yaptığı ilmî sohbet ve münâzaralarla, ilminin rüchaniyetini ispat etmiş, yöre halkından da büyük teveccüh görmüş. Ayrıca Hamidiye paşalarından Cemil Paşa gibi tanınmış birinin ikramını çevirmek hakaret sayılacağından, usûlen kabul etmiş ise de;  aldığı hediyeyi bir fakire vererek hem hediye almama kaidesine sadık kalmış, hem de paşanın gönlünü kibarca almıştır. (YeniAsya)

HABERE YORUM KAT