
Ayşe Kulin'den Diyarinsesi.ORG'ye özel söyleşi
17 Kasım 2011 Perşembe 10:32Diyarinsesi.ORG yazarlarından Mehmet ASLAN'ın ünlü yazar Ayşe Kulin ile yaptığı çok zevkli söyleyişi siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz.
M-A: Hoş geldiniz sizi burada görmekten gerçekten büyük bir keyif aldık. Kitaplarınız da büyük ilgi görüyor ciddi bir okuyucu kitleniz var. Bunu neye bağlıyorsunuz?
A-K: Ben Diyarbakır' da doğrusu bu kadar ilgi beklemiyordum. Diyarbakırlı değilim. Mesela Murathan Mungan Mardinli. Doğunun çocuğu. Çok doğal burada ilgi görmesi. Burada gördüğüm ilgi beni çok mutlu etti. Benim “Bir Gün” isimli bir kitabım var. Bir Kürt kadınla bir Türk kadınının birlikte geçirdikleri bir günü anlatıyor ve geri dönüşlerle bu olayı biraz irdeliyor. O kitap burada çok satar zannetmiştim. O kitabı da aldılar ama o kadar ilgi çekmedi. Dikkatimi çekti…
M-A: Ben Münir Nurettin Selçuk'u (Bir Tatlı Huzur) aldım. Benim için özel bir kitap.
A-K: O yalnız bana ısmarlanmış bir kitaptır. Ben romancı olmadan önce, kalemimle hayatımı kazanmak için gazetelere ve dergilere yazıyordum. İşte, “bir araştırma yapıp yazar mısınız ?”, “100 sayfayı geçmesin”, “2 ayda verin” vs… Neticede 100 sayfayı verdim paramı aldım bitti. Onun için, o kitap tam bir biyografi değil. Resimli yapacaktık çok kalın istenmiyordu falan… Ser Yayınlarının bir sürü dizi kitaplarından biridir o kitap. İşte Sabahattin Ali var. Türk büyükleri gibi bir şey…
M-A: Yine de iyi bir çalışma olmuş.
A-K: O çalışma yüzünden ben astım oldum. Çünkü arşivlere girdim. O zamanlar böyle internet falan yok. Hiçbir bilgi de yok adam için. Bir ansiklopedide; doğdu, öldü, şunları yaptı, şunlardan ders aldı, nokta. Ayşe Hanım ben prensip olarak tek bir kelime etmeyeceğim dedi. Ben bir gün yazacağım kendi bilgilerimi oraya saklıyorum dedi ve henüz yazmadı.
M-A: Mütedeyyin bir insan değil mi? Yani farklı bir çizgisi var.
A-K: Mütedeyyin de fakat konuşmasına mani değil, yani ben ona bambaşka şeyler sordum. Bir Baba olarak sordum. Çocukluğunu nasıl hatırladığını sordum hiçbir cevap vermedi. Tek taraflı oldu kitap. Münir Nurettin Selçuk' un nikâhlı eşinden bir kızı (Meral) var. Sonra tiyatrocu hanımla büyük bir aşk yaşıyorlar. 2 tane oğlu oluyor. Biri Timur biri de Selim. Meral Hanım kardeşlerini dışlamıyor ama tabi annelerine küs, kendi annesini üzmüş olduğu için. Hiçbir şey söylemedi. Biraz kendi açısından anlattı, ben tarafsız kalmaya çalıştım.
M-A: Çok enteresan bir yelpazesi var kitaplarınızın. Mesela Bosna'dan çıkmış olmak. Biliyorsunuz o kırk yıllık zaman süreci. Babamın yaşadığı 40 yıl boyunca, gördüklerim, yakaladıklarım, baktıklarımı yazdım demişsiniz. İki sorum var bir Bosnalı olmak sizde bir mülteci kimliği oluşturdu mu? Bir de bu durum nasıl etkiledi sizi?
A-K: Hayır hiç oluşturmadı. Babam da İstanbul'da doğmuş. Gelenler babaannem ile büyük babam, onlar da diğer mülteciler gibi çok büyük ızdıraplar çekerek gelmemişler. İki aşamada Bosna veriliyor. Bir 1905 veya 1908 yılında gidiyor tamamen. Bosna elden çıkıyor artık. Avusturya Macaristan İmparatorluğuna bırakılıyor. Ondan önce de aşağı yukarı 10 senelik bir dönem var Osmanlı sancağında, ama idaresi orda. O dönem içinde büyük babam Hristiyan haçı altında yaşayamam diye kalkıyor, daha henüz savaş falan başlamamış işte zengin bir adam orada Boşnak beylerinden biri toplayabildiği kadar eşyasını, çocuğunu çoluğunu topluyor ama bütün mülkü araziler evler orda kalıyor ve onların da iradını biz Tito'ya kadar yedik. Bize oradan hem gıda gelirdi hem para gelirdi. Tito geldi devletleştirdi bitti. Benim hatıralarımda bunlar yok. Benim babam İstanbul doğumlu, kökenlerinde var. Kendimi Bosna'ya ait hissetmedim ben. Ama Bosna'ya büyük bir sevgi duyarım. Babaannemin evinde Boşnakça konuşulurdu. Diğer kuzenlerim Boşnakça bilir; çünkü onlar İstanbul'da büyüdüler. Ben babamın vazifesinden dolayı Ankara' ya gittiğim için Boşnakça öğrenemedim.
M-A: Buna asimilasyon diyebilir miyiz?
A-K: Diyemeyiz. İsterseniz deyin ama hayırlıdır asimile olmam; çünkü bir de Boşnak kimliğimle uğraşmasın kimse, yani yeteri kadar dert var başımda. Boşnaklar Çerkezler, sonu yok bunun ve hayrı da yok.
M-A: Aslında kültürel bir zenginlik
A-K: O kültürel zenginlik başka tabi, ama asimile olmanın getirmiş olduğu bir rahatlık var. Bir yere ait oluyorsunuz ve bitiyor; çünkü benim anne tarafım da Çerkez. Benim büyük babam da. Veda'yı okursanız Osmanlı'nın son maliye nazırı, o tamamen Çerkez bir ailenin oğlu, orda da Çerkez genlerim var. Yani ben kendimi ortadan ikiye mi böleyim. Türkiye'de herkes benim gibi. Safkan Türk zaten yok. Belki Kürt vardır bilemiyorum; ama Kürtler de çok karışık. Bir Türk Tarafı var, bir Kürt tarafı var. Artık safkan diye bir şeyi Anadolu topraklarında aramamak lazım.
M-A: Sanırım ulus devlet ile ilgili bir şey bu. Herkesin kendini çok önemli tanımlama isteğinden kaynaklanıyor
A-K: Herkes değil, Kürtler tanımlamak istediler. Onların da herhalde hakkı var. Çünkü Kürtler çok eziyet çektiler. Boşnaklar, Çerkezler, Arnavutlar böyle eziyetler çekmediler. Bu durum Kürtlere nasip oldu. Onun da nedenleri var.
M-A: Benedict Anderson'un “hayali cemaat”ini bilirsiniz. Aslında ulus denilen şeyin bir tahayyül, bir imgelem olduğunu söylüyor. Siz onu kafanızda biçimlendirirsiniz, yeniden inşa edersiniz. Bunu (ulusu) indirgediğinizde bire bir benzer bireylerden oluşan bir küme oluşturamazsınız. Onun için ulus devlet meselesi dedim.
A-K: Ben ona katılmıyorum. Dünyada modalar var. İmparatorluklar vardı bitti. İmparatorlukların bitişi zaten ulus devletlerin çıkışıyla başladı. Bütün dünyada bugün ulus devletler var. Onların da bir gün sonu gelirse başka bir şey çıkacak. Derebeylik gibi onlar da hallerinden memnun olmadıkları için toplanmışlar merkeziyetçi olmuşlar. Yani böyle gelip geçen dip dalgalar var; ama yani ulus devlet yoktur diyemeyiz. O zaman Kürtler neleri için savaşıyorlar? Tabi ki herkesin ait olduğu bir kültür birikimi var. Ama 1. dünya savaşı sonucunda imparatorluklar bitti.
M-A: Çoğunlukla bitti ama nispeten kendini sürdürmek isteyenler de var.
A-K: İngiltere'de krallık duruyor ama sembolik.
M-A: Evet. Benim kastetmek istediğim şey buydu. Veri aldığımız o dönem içerisinde, o tarihsel aralıkta, Akdeniz dünyası içerisinden bakarsak, orada kendisini çok uluslu olarak tanımlayan Osmanlı derdi ki “ben 72 milleten müteşekkilim”, Avusturya keza öyle, Bismark öncesindeki Cermenler. Sadece Almanya değil de bir Germen ırkı var. Mesela o Germen ırkı eyaletleri oluşturuyor Bavyera, Saksonya gibi. Şimdi biz başka bir yere başka bir tartışmaya doğru gidiyoruz ama niyetim o değil. Ama ulus yine de tanımlı bir şeydir gibi gelir bana. Mesela güneş dil teorisi onun için vardır. Bu sadece Kürtler'e, Türkler'e işte Boşnaklar'a İtalyanlar'a özgü bir şey değil. Herkes kendi geçmişine en eski hikâyeleri koymak ister. Mesela Kalavela Finlandiya'nın folklorik yaratılış efsanesi, ya da Türkiye der ki biz Sümer'e kadar dayanırız. Herkes güçlü bir şeye dayanmak ister. Mısır uygarlığının dayanakları gibi, İran gibi İran'ın da güçlü argümanları var. Mesela Firdevsi, Firdevsi'nin Şehnamesine baktığınızda bin bir gece masallarının kaynağını oluşturur. O Şehnamede bir İran kimliği tahayyül eder ki, oldukça güçlüdür, kaynağını dinsel referanslardan da alır.
A-K: Var zaten yok diyemeyiz.
M-A: Tabi ki yok diyemeyiz. Benim kastettiğimde böyle bir şeydir. Herkes aslında bir önem atfeder kendisine. Ben kendime bir şey atfederim, siz atfedersiniz. Biz bunu çok abarttığımız zaman başka sulara açılırız.
A-K: Ben kendime hiçbir önem atfetmediğime inanabilirsiniz.
M-A Tevazu iyidir; ama sizin bir resminiz var. Görünen bir resminiz, güçlü bir kaleminiz var, önünüzde sıra bekleyen insanlar var. bu çok güzeldir, keyifli bir şeydir. Şunu dersiniz işte, “iyi ki böyle bir hayat yaşadım” çünkü birçok hayat ışıldar ve yok olur. Birçok insanın hikâyesi yoktur. İşte 6 milyar insan var ama belki 5–6 milyar insanın hikâyesi olmayacak başlayacak ve bitecektir. Bir yere o hayat ile ilgili kayıt düşmeyecek. Ama sizinle ilgili bir kayıt var.
A-K: Ben varken olacaktır sonra ölecektir.
M-A: Belki daha sonra da olacaktır. Mesela Deniz Gezmiş ile ilgili bir kayıt var. Platon öldü ama bugün Platon her yerde. Mesela NTV yayınlarına bakın; Platon' un hikayesi devam ediyor, edecek. Üzerine yazılacak, çizilecek, bunlar iyi şeylerdir, çok kötü şeyler değil. Kendimizi çok abarttığımız zaman hakikatten başka sulara gideriz işte milliyetçi oluruz, faşist oluruz vs… Bu bağlamda sorum şuydu Boşnaklık meselesinden yola çıktık siz şey dediniz “ben aslında kendimi öyle hissetmiyorum”
Bir de Osmanlı da bir Boşnak imajı vardı. İmparatorluğun son dönemlerinde 1800'lerden itibaren yavaş yavaş toprak küçülmeye başlıyor, geri dönüş başlıyor, mesela 1820'lerde. Yunanistan çıkıyor elden, Yunanistan'ın çıkışıyla birlikte Bulgarlar, Arnavutlar Boşnaklar devam ediyor. Fakat Osmanlı'nın içini acıtan iki tane kayıp var. Bir tanesi Selanik'in elden gitmesi, mesela bu Osmanlı'nın çok canını yakıyor ve Bosna'nın. Yunanistan'dan çok Selanik'e üzülüyor. Çünkü Selanik'i bir tür İstanbul gibi görüyor, bir de Bosna ya üzülüyor.
A-K: Bosna ya çok üzülüyor; çünkü Boşnaklar kendi arzuları ile Müslüman olmuş insanlar. Baskıyla falan değil. Kendim Boşnak olduğum için Bogomil olduğumuz için biliyorum. Bogomil nedir derseniz şöyle tarif edeyim. Türkiye'nin Alevilerine tekabül ediyor. Orada Ortodokslar, Katolikler var. Bogomiller de işte Sünnilerle Şiilerin arasına sıkışmış gibi. Türkiye'de ki Alevilik gibi hiçbir kimseye yaranamıyorlar ve birkaç kere de onların üstüne haçlı seferi yolluyorlar. Katolik olsunlar diye. Boşnaklar tekrar Bogomil oluyorlar. Bogomil Hristiyanlığın bir kolu ama Zerdüşten izler taşıyor. Çok yalın, yani kilisenin süsüne ve 3'lü şeye inanmıyor 3'lü teslise inanmıyor. Sadece Allah var onun için, peygamber var fakat peygamber Allahın oğlu değil, Allahın peygamberi. Ondan sonra akıllı bir adam olarak Fatih bu durumu önceden biliyor. Bektaşilerini yollamış öğrenmiş durumları. Bize, “siz Müslüman olun defterlere Müslüman diye geçin ben sizi koruyayım bunlara karşı. Yani diğer Hıristiyanlara karşı. Ne istiyorsanız yapın, ister ibadet edin ister etmeyin, hiç karışmayacağım” diyor. Yani kayıtlı olarak göstermek için. Bizim seçimdeki güç gösterisi gibi bir şey ve hakikaten de karışmıyor. 150 sene sonra herkes Müslüman olmuş, kraldan çok kralcı olarak.
M-A: O kültürel benzerliğe de yansımış, yeme içme alışkanlıklarındaki benzerlik, müzik, folklor gibi…
A-K: Fatih Han Akkoyunlular'ı götürmüş oraya, ayaklanmasın, başıma dert olmasınlar diye oralara yerleştirmiş. Konyalılar'ı götürmüş, gidenler hep Müslüman, ama benim ailem resmen dönme. Fatih'in ordularıyla beraber Müslümanlığı kabul etmiş bir aile ve çok muhafazakar Müslümandırlar.
M-A: Türkiye'nin yakın dönemine de ilginiz var kitaplarınızdan anladığım kadarıyla, bir de Nazım Hikmet'in özel bir yeri var sizde...
A-K: Evet çok. Ben onunla büyüdüm 13-14 yaşından itibaren beni çok etkilemiştir.
Nazım da sonunda bence pişmandı gittiğine. Rusya'da ki durumları görünce. Baskı hiçbir rejime yaramıyor. Baskı çok kötü bir şey. Rusya'da da görüyorsunuz baskıya, kim olursa olsun bir gün başkaldırıyor. Onun için akıllı adam baskı yapmaz. Akıllı lider baskı yapmaz; çünkü baskı er geç bir gün geri tepiyor. Bumerang gibi bir şey.
M-A: “40 yıllık dürbünümden bakıyorum” orada sizde önemli olan bir baba figürü var.
A-K: Evet babam çok baskın. Herkesin bir mihenk taşı var, benimki babamdı. Ailemde başka güçlü adamlar da var. Mesela Osmanlı'da maliye nazırı olan dedem. Onu da çok severdim. Ama ailede yerleşmiş bir namus kavramı var. Namuslu insan olmak, dürüst insan olmak, iyi insan olmak; hem dedem, hem babam, öteki dedeciğimi tanıyamadım. Boşnak olan, ben doğmadan 6 ay önce ölmüş. Beni çok etkilediler. Benim için dürüstlük çok önemli bir şeydir. Benim yaşadığım coğrafyada çok önemli olmadığını görüyorum. Yalan da kolay söyleniyor. Hırsızlık da kolay yapılıyor. Ben onlara çok yabancı kalıyorum. Benim büyüdüğüm evde çok ayıptı, çok günahtı, kibir çok ayıptı, çok günahtı. Osmanlı dedemden, insanları küçük görmenin ve kibirli olmanın en büyük günah olduğunu öğrendim.
M-A: Biliyorsunuz Hıristiyanlıkta da var. Kibir 7 temel günah arasında sayılır. İslamda da öyledir.
A-K: Hak yemek, kul hakkı yemek ve kibir çok büyük günahlardır. Bunu benim kafama kazıdılar. Yani namaz kılmayabilir, oruç tutmayabilirsin, haram yemeyeceksin, kibirli olmayacaksın, dedikodu yapmayacaksın, fitne yapmayacaksın. Şimdi demek ki bunlar dinde var ama insanlara bunu oturtamamışız. Seçim konuşmalarına bakmamız yeter, birbirlerini yiyorlar ben bu adamlardan ne bekleyeyim.
M-A: Evet hepsi kendi mecralarına doğru kaymaya başlıyorlar.
A-K: Hepsi evet hiçbir ayrım yapmıyorum.
M-A: Diyarbakır sizde nasıl bir izlenim yarattı?
A-K: Diyarbakır'a ilk gelişim değil. Diyarbakır'a 3-4 defa geldim. Bir de babamdan çok dinlemiştim Diyarbakır'ı. Çok büyük bir sevgiyle anlatıyordu. Diyarbakır'da çok bulundu. Mühendis olarak bütün doğuya barajları yaptı, ışık götürdü, Anadolu'yu avucunun içi gibi bilirdi ve doğunun insanını çok severdi. Çok temiz, saf ve sadık bulurdu.
M-A: Siz babanızın tarif ettiği şeyleri burada yakalayabildiniz mi?
A-K: Hayır yakalayamadım; çünkü babamın anlattığı dünyadan çok daha değişik bir dünyada yaşıyoruz. Tüm dinamikler değişmiş. Birçok şey değişmiş. Artık o günleri bu günde aramak saçma. İlk geldiğimde buraya yağmur yağıyordu, çok şiddetli yağmurdu. Şiiri çok sevdiğim için, şairi de çok sevdiğim için Cahit Sıtkı Tarancı'nın evine gitmek istedim. Böyle iki arkadaş okul gezisi yapmıştık. Kocaman insanlardık. Oturduk bahçede ve Tarancı'dan şiirler okuduk, onun balkonuna karşı, sonra girdik Hasan Paşa Hanı'nda kahvaltı ettik, çay içtik. Burası çok çarpıcı bir bölgesi Türkiye'nin. Mezopotamya burası yani…
M-A: Öyledir. Çok fazla kültürler gelip geçmiş. Mesela Diyarbakır'dan 28 medeniyet gelip geçmiş.
A-K: Ama çok iyi bir şey. Ben Kürtleri ne zaman tanıdım esas yani. Kürdistan dediğiniz bölgeyi (artık bu kelimeleri rahatlıkla kullanıyoruz). Kürtler'in yaşadığı bölgeleri, Kardelenler'i yazarken birçok defa geldim gittim ama turist olarak geldiğimiz zaman gözünüzden pek çok şey kaçıyor. Burada çeşitli yardımlar var. Çok yoksul ailelere veriliyor ve çok yoksul olmalarının dışında kızlarını okullara yollamamakta direnen ailelere veriliyor. Yani deniyor ki paran yok diye çocuk okula gidemiyorsa ben sana her ay 40 lira bedel vereceğim, iki çocuğun yol parasını, okul parasını sen karşıla. Ama onu almıyor yani babaya veriyor parayı, ister başka şey yapar ister çocuğuna pabuç alır, o parayı aldığı müddetçe o adam kızını okula yolluyor. Devam etsin, başarılı olmasa da devam etsin okuma öğrensin, yazma öğrensin yani okuryazar olsun bir kere, yani bir gün evlendiği kocadan kaçıyorsa bineceği otobüs nereye gidiyor onu bilsin. Başarırsa ilkokulu bitirirse ortaokulda okutuyor, ortaokulu bitirirse liseyi de okutuyor, üniversiteyi de okutuyor, sonra o çocuklara gidip, aileleriyle konuşmamı ve ailelerin fikirlerini yansıtmamı istediler. Yani nasıl değişiklikler olmuş onu görmek istediler ve yanımda bir de Manuel Çıtak ile onun asistanı buraya geldik. 3 kişiyiz araba kiraladık. Arabamızla bütün bir Güneydoğuyu gezdik sonra geri döndük kuzeye doğru çıktık. 7, 8 yıl oluyor. O zaman ben tabi aşağı yukarı 50 tane ailenin evine girdim. Onlar ile yemek yedim, konuştum. Bir kere çok korkunç misafirperverler, çok yoksullar, o yoksulluğa rağmen seni mutlaka doyuruyorlar, hamurlar açıyorlar, gözlemeler yapıyorlar, çayını da içiriyor, evine yağmur yağıyor evin tepesini muşambalar ile kaplamış, tahta parçalarıyla mukavvalarla falan, kar yağıyor ama cep telefonu mutlaka var. Bunlar benim gözlemlerim bu bölgeye dair. Cep telefonu mutlaka var. Her evde siyah beyaz da olsa bir televizyon mutlaka var. Her evde gereğinden fazla mutlaka çocuk var. O çocuklar bir türlü doyduğuna göre o babanın da bir işi var ama gözükmüyor. Yani işsiz gözüktüğü için çocuklara yardım yapılıyor. Mesela bir öğretmenin çocuğu, öğretmen çok fakir ama öğretmenin çocuğuna yardım yapılmıyor çünkü onun geliri var. Yahut belediyede çalışan bir adamın geliri var. Gelirsiz ailelere yapılıyor bu yardım. Ama o evde bir gelir var ki cep telefonu var anlatabiliyor muyum? Bunları da gördüm.
M-A: Bu konuda haklısınız. Aslında bu yeni çıkan objeler, cep telefonu ve diğer teknolojik cisimler kolaylıkla tüketiliyor fakat yaşama alışkanlığı çok çabuk değişen, dönüşen bir şey değil.
A-K: Hayır dönüşen bir şey değil yani şunu da gördüm, bu bölge devlete bu şekide durduğu müddetçe bir kuruş ödemez; çünkü bakın açık kalplilikle söylüyorum, tenkit etmek için değil gözlemlediğimi size aktarıyorum. Bir tek yerden, biz otelde kaldık onu harcıyoruz yememizi, içmemizi, otelimiz ve faturalarımızı götürüyoruz fakat bir tane benzin faturası alamadık. Herkesin makinesi bozuktu. Bir tanesi de bozuk olmasın, dolduruyorsun deponu kilometrelerce gidiyorsun. “Napalım valla abla 3 gündür bekliyorum istiyorsan benle birlikte bekle” diyor tabi faturanı alamadan gidiyorsun. Kayıt dışı yaşadıklarını gördüm. Vermiyor ödemiyor. Elektrik ödemiyor, benzin ödemiyor, vergi ödemiyor burada her şey kayıt dışı.
M-A: Çalışma Bakanlığı'nın yapmış olduğu bir çalışma vardı
A-K: Türkler de ödemiyor ama yani Ankara da batıya gittiğin zaman orda bir müddet sonra tepene biri dikilir ve onu ödemek zorunda kalırsın. Burada öyle bir şey yok, demek ki burada ödetebilmek için bir sistem değişikliği lazım. Çünkü Kürtler bir gün tek başlarına kendilerini idare edeceklerse bu şekilde edemezler. Yani olmaz.
M-A: Bu devlet vatandaş meselesindeki sorun biraz bireyden biraz devletten kaynaklanır ama bunu hakikaten ayrıştırmak kolay değil. Kim ne kadar bu sözünü ettiğiniz sonuçtan sorumludur? Onun hakikaten ayrımı kolay değil.
A-K: Hayır hayır bir yere havale etmiyorum, bakın diyorum ki bunu değiştirebilmek için belki de buradaki sistemi değiştirmek lazım. Yani buradaki adam Türkiye'ye para ödemek istemiyorsa o zaman onun para ödeyeceği insanı Kürt yapacaksın anlatabiliyor muyum?
M-A Demin Kürtlerin yaşadığı bölgeye “Kürdistan” deyip şimdi artık bu kelimeyi de kullanabiliyoruz dediniz. Bu bir dönüşümü de ifade ediyor. Burada sizi de tenzih ediyorum. Artık Türkiye de birçok şey biraz daha konuşulmaya tüketilmeye başlandı.
A-K: Evet Kürt lafı edemiyorduk, Kürt lafı ağzımızdan çıkamıyordu.
M-A: Çünkü yoktu çünkü olmayan bir şeydi. Yani Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezine bakacak olursak öyleydi.
A-K: Bu bence güneş dil teorisinden daha vahim bir şey. Güneş dil teorisi öyledir, değildir ispatlarsın, ispat edemezsin ama sen olanı gözünün önünde duranı inkâr etme yoluna gidiyorsun, bence vahim bir durum.
M-A: Çok vahimdi. Bir de sanırım bir devletin kendi toplumuna yaptığı en büyük haksızlık: Manipülasyon. Bir konuda manipüle ediyorsunuz aslında onun adı “A” değil “B”'dir diyor ve ikna da ediyorsunuz.
A-K: Benim de hiçbir şekilde tasvip etmediğimin farkındasınız. Ama durup dururken de hiçbir şey olmuyor. Yani cumhuriyetten bu yana 28 tane ayaklanma, 13 tane de Abdülhamit'ten cumhuriyet e kadar ayaklanma, yani Kürt de bir şey istiyor, Kürt'ü de birisi dürtüklüyor Kürt'ün kendi kendine bağlı değil bu. Hakikaten maşa olarak kullanmak istediler bu insanları.
M-A: Dünya tarihi biraz öyle değil midir?
A-K: Öyle öyle ama yani onlar da kandılar buna, çünkü hep de yalnız bırakıldılar. Hiçbir zaman da onlara vaad edenler sözlerini tutmadılar. Sonra da Türkler ile baş başa kaldıkları için Türkler'in de burasına geldiği için onlara kötü muamele yapmaya başladılar.
M-A: Bosna'da da son ana kadar ne olacağı belli değildi. Amerika müdahale edecek mi? Avrupa nasıl dahil olacak? İtalyanlar'ın orda farklı politik beklentileri vardı, Fransızlar'ın ve Almanlar'ın da. Nihayetinde Bosna kendi dinamikleri ile oluşmadı. Çok büyük haksızlıklar oldu, kan döküldü ve hani bu düveli muazzamayı (süper güçler) bilirsiniz, dedenizden bilirsiniz çünkü. Dedeniz duyun-i umumiye de ki son nazır değil mi? maliye nazırı olduğuna göre özellikle düveli muazzama nedir onu çok iyi bilir, yaşamıştır çünkü. Bu düveli muazzama gelir bir yere ve size bir şey yapar. Bir misyon, bir rol biçer ama bunun için de bir noktaya gelmesi gerekir aynen Bosna'da olduğu gibi sorunun artık kendisini bir yere dayatması, artık örtbas edilemez hale gelmesi gerekir. Yani bütün bunlar sanki birbiriyle örtüşüyor.
A-K: Kızıltepe miydi oradaki imtihanlar gibi yani orda bir sorun var senelerce göz yumulmuş ama artık öyle bir an geldi ki göz yumulamaz oldu, ortaya çıktı. İşte böyle sancılı topraklarda yaşadığımız için bu işler oluyor.
M-A: Özel bir soru şimdi. Oldukça helezonik bir imzanız var. Nedir o?
A-K: O gül, çiçek yapıyorum. İmza değil o.
M-A: Gül tasavvufta Muhammet demek, bununla bir ilgisi var mı ?
A-K: Hayır yok benim gülümün şunla ilgisi var. Çok uzun bekliyorlar beni. Bazen 45 dakika 1 saat kuyrukta bekliyorlar imza almak için. Onları kuru bir imzayla göndermek istemiyorum. Uzun yazıyorum dikkat ettiyseniz, yani çok hasta değilsem. Bugün buraya gelirken tansiyonum 16-10'du. Devamlı limon suyu içiyordum orda farkındaysanız. Eğer iyi değilsem yapamıyorum, o zaman kısa imzayla, ama genelde herkesi memnun edip göndermek istiyorum. Hakikaten hatır için çok uzun bekliyorlar. Çok seviyorlar. Kitaplarımı çok severek okuyorlar. Onlara bir gönül borcum, bir gül borcum oluyor.
M-A: Bir şey daha sormak istiyorum sizi çok tutmak istemiyorum, zahmet ettiniz buralara kadar geldiniz. Türkiye'de genelde bir farklı aydın profili var. Tabi benim söylediğim genel bir tasnif değildir bunu baştan ifade edeyim. Bir şeyin tarafında bir şeyi tutan destekleyen ve bir başka şeyinde karşısında olan. Pozisyonunu çok fazla değiştirmeyen, fikri sabit olmayı belki bir meziyet gibi gören bir aydın profili var. Bu halk edebiyatı ve divan edebiyatı meselesinde de böyle işte, halk edebiyatı istasyonundaysanız diğerine bakmıyorsunuz. Sizin kitaplarınızda gördüğüm güzel bir şey, Nazım'ı ne kadar seviyorsanız Yahya Kemal'e de o kadar yakın ve sıcak bakıyorsunuz. Bu da güzel bir şey...
A-K: Size ben 2 kitap tavsiye edeyim okumadınız diye tahmin ediyorum. Biri “Veda” okuyun. Orda benim duruşumu göreceksiniz. Bir de Bir “Gün”'ü okuyun özellikle bu toprakların insanı olarak.
M-A: Evet okuyacağım…Kitaplarınızda yoğun bir İstanbul sevgisi var.
A-K: Evet İstanbul' u çok seviyorum. Siz nerelisiniz derseniz ben İstanbullu'yum
M-A: Nedim kadar seviyor musunuz ?
A-K: Nedim kadar seviyorum.
M-A: Fuarla ilgili ne düşünüyorsunuz.
A-K: Buradaki fuara ilk defa geldim. Neden daha önce gelemedim çünkü oğullarımdan biri Singapur da oturuyor ve torunlarım da orda, torunların tatile girdiği zaman gideyim oraya istiyor ve fuar denk düşmüyor. Bu yıl da Singapur'a gittim ama erken döndüm. Onun için daha önce gelememiştim bu yıl ilk defa geldim. Şöyle söyleyeyim, bir kere ben 4 saat kitap imzalayacağımı ummuyordum hakikaten. Bana çok tatlı bir sürpriz oldu. Burada da benim okurlarımın bulunması, sevenlerimin bulunması, yani saat 1'den beri imza atıyorum, hala orada kimse var mı bakacağım, varlarsa tekrardan ineceğim onları da imzalayacağım, ayıp olmasın bekliyorlarsa. Fakat çok yoğun kuyruklar yoktu diğer stantlarda. Ben şahsen çok memnun ayrılacağım yarın da buradayım zaten. İkincisi, çok fazla korsan kitap karşıma geleceğini tahmin ediyordum. Çünkü kardelenleri yazmak için buradayken kaymakamla beraber Adıyaman'da mıydım tam hatırlayamıyorum, kitapçılara girdim çıktım, bütün kitapçılar korsan satıyordu. Korsan bunlar dedim, kaymakam ne demek o dedi, sayın kaymakamım bunlar korsan işte kitap ama korsan, adama sordu ne demek korsan dedi. Bir genç kadın iki tane korsan kitap getirdi. Ben dedim ki ona kusura bakma tek yapabildiğim imzalamamak, başka hiçbir yaptırım yapamıyorum korsana karşı. Mani olamıyorum, kızamıyorum, sokakta satanlara bir şey söyleyecek olsam nerdeyse dayak yiyeceğim. Tek yapabildiğim korsanı imzalamamak. Korsan kitap bir yazarın önüne geldiği zaman yüzüne tükürülmüş gibi hissediyor. Çünkü benim emeğim, sadece benim de değil, 20 kişinin emeği, ekmek kapısı. Sadece ben değilim ki. Ben oradan %10, %20 alıyorum. Bekli de en küçük payı ben alıyorum ama oradaki kapağı yapan, düzelten, ciltleyen, taşıyan yani o kadar büyük bir kalabalık var ki, hepsinin emeği var. Dindarsan kul hakkı yiyorsun. Solcusun emeğe saygı duymuyorsun. Onun için ben yine bir şey diyemem. ucuz diyorsan tamam al oku ama benden imza isteme. Genç kadın peki dedi gitti. Biraz sonra elinde düzgün bir kitapla geldi ve dedi ki; demin ben çok utandım. Ben de çok üzüldüm. Utandıracak bir şey yapmadım. Ne tersledim ne de başka bir şey, gayet yumuşak söyledim bunları; ama çok sevindim. İçine güzel güzel şeyler yazdım. Ondan sonra korsan gelmedi. O iki kitap hariç korsan hiç gelmedi.
M-A: Bizim için iyi bir şey.
A-K: Çok iyi bir şey. Bana gelmediyse başkalarına da gitmemiştir çünkü en çok satan benim korsan kitaplarım.
M-A: Kentte korsan kitap alışkanlığı pek yok.
A-K: Kahvaltı çok güzeldi. Hasan Paşa'da çok güzel kahvaltı yaptık. Abartılmıştı. Her şeyi yemedik ama o ikram göz dolduruyor.
M-A: Reçellerini kendileri yapar. Zeytini peyniri de özenlidir. Bir emek var orda da
A-K: Bir de şeye bayıldım bak fuarla ilgili, gösteri falan oluyor zannettim. Bir gümbürtü patırtı koptu sonra o kocaman tefleri müziklerini zılgıtlarını çalarak yaptılar ona bayıldım. Ben zaten müziği çok severim o da çok hoşuma gitti.
M-A: O da bir yanıyla tasavvufi, bir yanıyla yereldir. Bir de fırsat bulursanız bir Dengbej evi vardır Diyarbakır'da. Dengbejler sözlü anlatıcılar gibidir. Hani bir parça tarih anlatıcısı, bir parça vakanüvis gibi... Olan biteni bir melodiyle aktarırlar. Fırsat bulursanız gidebilirsiniz.
A-K: Merak etmeyin ben geleceğim tekrar.
M-A: Fuarda gözünüze çarpan eksiklikler var mı veya bize önerileriniz var mı?
A-K: Yok ben eksiklik göremedim. Çünkü ben şu kapıdan girdim, geç kalmıştım çünkü. Tansiyon falan ölçtürdük eczanede. Sonra doğru yerime oturdum oradan da çıktım buraya geldim. Dolaşma fırsatı bulamadım.
M-A: Diğer gittiğiniz fuarlar ile bu fuarı kıyaslarsak peki?
A-K: Diğer şehirlerde durum biraz farklı. Burada belki özel günler yaşıyorsunuz. Mesela Adana fuarı çok kalabalık olur. Bursa fuarı kalabalık olur. Tabi İstanbul'u ölçmeyelim o ayrı bir şey, ölçüt değil ama. Buraya gelmeden bir gün önce Kocaeli fuarındaydım. Çok geniş çok ferah bir fuar orası. Aşağı yukarı kalabalık aynıydı. Benim yine uzun kuyruğum vardı. Başka taraflarda pek büyük bir ilgi yoktu. Bence bu fuarın eksiği yoktu fazlası vardı çünkü o teflerle yaptıkları müzik benim çok hoşuma gitti.
M-A: Dengbejleri de seveceksinizdir. Onlar bir olayı bir aşk hikâyesini, bir kan davasını anlatırlar ama bir şarkıyla anlatırlar. Çok teşekkür ederiz geldiğiniz için, röportaj için…
A-K: Ben Teşekkür Ederim.


SON HAFTANIN SKORU



Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Yazılım: CM Bilişim - Görsel Tasarım: Capitol Medya


































































