1. HABERLER

  2. ALINTI YAZARLAR

  3. 12 Eylül'de Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde hiç işkence yapılmadı!
12 Eylül'de Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde hiç işkence yapılmadı!

12 Eylül'de Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde hiç işkence yapılmadı!

Birkaç gündür yazıyorum... Hakim Onur Özsaraç'ın kararı gereğince, 12 Eylül'ün Diyarbakır Cezaevi Komutanı Esat Oktay Yıldıran'a işkenceci diyen herkese mahkumiyet yolu açıldı... İlk mahkum olan ben oldum...

A+A-

Yani defalarca Diyarbakır Cezaevi'nde yapılan işkenceleri lanetleyen, Esat Oktay'a işkenceci diyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin de her an mahkum edilebilir!

Türk yargı zihniyeti, Hakim Onur Özsaraç gibi hukukçularımız sayesinde toplumun ve siyasetin çok ilerisinde bir özgürlük ve adalet seviyesine sahip hakikaten!... Ben yargı kararına saygılıyım!...
Esat Oktay'a ve Diyarbakır Cezaevi'ne dair hiçbir şey söylemiyorum artık... Sadece o cezaevini yaşamış, şu anda da hayatta olmayan Selim Dindar ile usta röportajcı Neşe Düzel'in bundan 10 yıl önce yaptığı söyleşiyi yayınlamaya bugün de devam ediyorum...

Her an işkenceye uğrayabileceğini bilmenin, çevrede sürekli işkence edilenleri görmenin yarattığı dehşet duygusuyla nasıl baş edebiliyordunuz peki?

Bunu, onurlu kalmanın bir bedeli olarak görüyorduk. Çünkü karşındaki kişi, senin insanlığını elinden almak istiyordu.Sen de insanlık onurunu korumak için direniyordun.

Orada, normal hayatın dışında bir hayat sürüyordunuz.Bir insanın algılamakta zorluk çekeceği şartlarda yaşıyordunuz. Bu, gerçeklik duygunuzu nasıl etkiliyordu?Yaşadıklarımızın gerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk tabii.

Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı.
TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, 'Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız' desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dahil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre'de biliyorsunuz kabir ziyareti cumalarıdır' diyordu.Gardiyanların da Zebani olduğunu söylüyordu.

Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Bu durum uzun sürdü ve ona yaşadığımızı bir türlü ispat edemiyorduk. Bir gün mazgal açıldı ve 'Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor' dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, 'Biz yaşıyoruz!'

Peki o yaşadığına inandı mı?

Hayır. 'Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum' diye ağladı. Sonradan onunla birlikte tahliye olan gençten öğrendik ki, onları Siirt'teki sivil cezaevine götürmüşler. 'Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime inanırım' demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Genç, Salih Amca'nın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih Amca'ya vermiş. Salih Amca, hanımına 'Ben sağ mıyım, ölmedim mi?' diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih Amca, içerideki vahşeti görünce, oradan sağ kurtulacağına inanamadı. Sağ kurtulduğuna inandığında ise buna kalbi dayanmadı.
Yarın devam edeceğiz...

Bu haber toplam 11180 defa okunmuştur

HABERE YORUM KAT